ibadetlerde-ihlas-ve-samimiyet_1596704883-s
 “Arınmak, saflaşmak, kurtulmak” mânasındaki hulûs/halâs kökünden türetilmiş olan ihlas kavramı “bir şeyi, içine karışmış ve değerini düşürmüş olan başka şeylerden temizleyip arındırmak, saflaştırmak” anlamına gelen ihlâs kelimesi, terim olarak “ibadet ve iyilikleri riyadan ve çıkar kaygılarından arındırıp sadece Allah için yapmak” demektir.
İslâmî literatürde ihlâs, şirk ve riyadan, bâtıl inançlardan, kötü duygulardan, çıkar hesaplarından ve genel mânada gösteriş arzusundan kalbi temizlemeyi, her türlü hayırlı faaliyete iyi niyetle yönelmeyi ve her durumda yalnızca Allah’ın rızâsını gözetmeyi ifade eder (Râgıb el-İsfahânî, Müfredât, “ḫlṣ” md.)(DİA) Kur’ân-ı Kerîm’de on yerde geçen “muhlisîne lehü’d-dîn” ifadesindeki ihlâs kavramı “yalnızca Allah’a yönelip O’na kulluk etme, O’na güvenip O’ndan dilekte bulunma, sadece Allah’ın dinini tanıyıp din konusunda kendini Allah’a adama, tevhid inancının saflığını bâtıl itikadlarla zedelemekten sakınma, saf dindarlık” şeklinde hem şirke hem riyaya zıt bir anlam taşır (A‘râf 7/29; Beyyine 98/5). Ayrıca Kur’an’daki “ibâdullāhi’l-muhlasîn” ifadesi, “Allah’ın yardımına mazhar olup hâlis dindarlığa ve hidayete ulaştırılmış kullar” mânasına gelmektedir. Âyetlerde bildirildiğine göre şeytan ihlâslı kişilere zarar veremeyeceğini itiraf etmiştir (Hicr 15/40; Sâd 38/83). Bu sebeple Kur’an’da ihlâs peygamberlerin başlıca niteliklerinden sayılmıştır (bkz. Yûsuf 12/24; Meryem 19/51; Sâd 38/45-46). Kur’ân-ı Kerîm’in 112. sûresine dinin temeli olan tevhid ilkesini en hâlis, en güzel ve en kapsamlı şekilde anlattığı için İhlâs adı verilmiştir. İbadetin ruhu ihlâs ve samimiyettir.
İhlâssız amelin de amelsiz ihlâsın da kula bir faydası yoktur; bununla beraber ihlâssız amel amelsiz ihlâstan daha kötüdür. Çünkü her şeye değer kazandıran ihlâstır. Çok ibadetle değil ibadetteki ihlâsla kurtuluşa erebiliriz. Doğruluğun özel bir şekli olarak görülen ve bazan niyet anlamında kullanılan ihlâs insanın ruhunda son derece gizli bir niteliktir. Hz. Ömer naklediyor; “Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir; herkesin niyeti ne ise eline geçecek odur. Kimin hicreti, Allah ve Resûlü (rızası ve hoşnutlukları) için ise, onun hicreti Allah ve Resûlü’ne müteveccih sayılır. Kim de nâil olacağı bir dünya veya nikahlanacağı bir kadından ötürü hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye göredir.” (Buhârî, Bedü’l-Vahy, 1; Müslim, İmare, 155; Ebu Davud, Talak, 11). Hadisi şeriften anlaşılmaktadır ki kişinin niyeti ne ise eline geçecek odur, sonuç niyete göre gerçekleşecektir. Söylediğimiz her söz ve yaptığımız her fiilin sonucunu belirleyen baştaki niyetlerimizdir. Niyet hâlis ise sonuçta aynı yönde olmaktadır. Niyet, amelin ruhudur; niyetsiz ameller ölü sayılır denilmiştir. Amelin amel olması niyete bağlıdır; niyetsiz hicret, turistlik; cihad, bâğîlik; hac, aldatan bir seyahat; namaz, kültür fizik; oruç da bir perhizdir. Bu ibadetlerin, insanı cennetlere uçuran birer kanat haline gelmesi ancak samimi bir niyetle mümkün olur. Ebedî cennet, ebedî kulluk niyeti, ebedî cehennem de ebedî inkâr ve ebedî küfür kastının neticesidir. Niyet kredisini iyi kullanabilenler, onunla dünyalara talip olabilirler.
Konumuz olan hadiste: “Herkesin niyeti ne ise eline geçecek olan odur.” denilmektedir. Yani Allah ve Rasûlü’nün emrine itaat ve hoşnutluğunu kazanma gayesiyle davası için memleket değiştirenler ile dünyalık bir gaye, bir kadınla evlenmek veya zengin olmak, çevre edinmek gayesiyle memleket değiştirenler bir olmazlar. Çünkü bu adalete zıttır. Adil-i Mutlak olan Allah (c.c.), her fiile niyetine göre değer vermektedir; hâlis niyetle yapıldıysa mükâfat, riya ile yapıldıysa ceza verilmesi adaletin gereğidir. Hadisin vermek istediği ana mesaj müminlerin tam ihlâs sahibi olmasıdır. İhlâs; yapılan amelin sadece Allah için yapılmasıdır. Her ne amel yapılırsa yapılsın sadece Allah’ı dikkate almaktır. Buna göre bu yolda yürüyen dava erlerini bekleyen en ciddi tehlike ihlâsa ulaşamamak veya amellere riya karışması tehlikesidir. Aslında tüm güzel ahlâklar, tevhitten, bütün kötü hastalıklar da tevhidin eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Niyetin sağlam olması da tevhide dayanmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz Teâla buna işaret ederek: “Oysa onlar, dini yalnızca O’na hâlis kılan hanifler (Allah’ı birleyenler) olarak sadece Allah’a kulluk etmek, namazı dosdoğru kılmak ve zekâtı vermekten başka şeyle emrolunmadılar. İşte en doğru (dimdik ve sapasağlam) din budur.” (Beyyine 98/ 5 buyurmaktadır. Niyetin sağlamlaşması ve tam ihlâsın elde edilmesi tevhidin iyi anlaşılmasına bağlıdır. Zira gerçek Kudret ve Rezzak olan varken, ayrıca öte âlemde cenneti ve cehennemi bulunuyorken ondan başkasını dikkate almak mümkün müdür? Allah’tan başkasına yaranmaya çalışmak, insanlardan bir şeyler ummak, izzet ve şerefi kulların basit menfaatlerine heba etmek mantıklı mıdır? Yapılan bir ibadet ve herkesin takdirini kazanan bir iş ve amel görünüş bakımından kusursuz olabilir; ancak o ibadet ve güzel amelin samimi bir niyetle ve sadece Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla yapılması şarttır. İnsanların takdir ve teveccühünü kazanmak veya hem Allah rızasını hem de insanların takdirini kazanmak düşüncesiyle yapılan ibadet ve hizmetlerin Allah katında hiçbir kıymeti yoktur. Yapılan işleri Allah katında değerli kılan bizim ihlâs ve samimiyetimiz, yani o işleri sadece Allah rızası için yapmış olmamızdır. İnsanlar beni görsün ve takdir etsin diye namaz kılmak, zekât vermek şirk derecesinde büyük bir günahtır. Fakat gösterişi aklından geçirmeyen bir mü’minin, başkalarını o ibadeti yapmaya teşvik etmek niyetiyle herkesin göreceği bir yerde namaz kılıp zekât vermesi faziletli bir davranıştır. Sâlih niyete dayanmayan, sadece gösteriş için yapılan ibadetlerin ve güzel davranışların Allah katında hiçbir değeri bulunmadığını Peygamber Efendimiz ibretli bir misâlle ortaya koymuştur. Bu hadîs-i şerîfe göre kıyamet gününde ilk defa bir şehid hakkında hüküm verilecek. Allah Teâlâ ona ne yaptığını sorduğunda: — Senin uğrunda çarpıştım ve şehid oldum, diyecek. Fakat Cenâb-ı Hak ona: — Yalan söyledin. Sana cesur, kahraman adam desinler diye çarpıştın, bunuda başardın buyuracak ve o adam yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak. Daha sonra ilim öğrenip öğreten ve Kur’an okuyan bir kimse getirilecek. Ona da ne yaptığı sorulacak. — İlmi öğrendim ve öğrettim. Senin rızânı kazanmak için Kur’an okudum, diyecek. Allah Teâlâ ona: — Yalan söyledin. İlmi, sana âlim desinler diye öğrendin. Kur’an’ı ise, güzel okuyor desinler diye okudun. Nitekim öyle de denildi, buyuracak. O adam da yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak. Hadîs-i şerîfin devamında zengin bir kimsenin huzura getirileceği, onun da malını Allah rızası için harcadığını söyleyeceği, ona, “cömert adam” desinler diye malını sarfettiği söyleneceği ve diğerleri gibi onun da cehenneme atılacağı belirtilmektedir (Müslim, İmâre 152). “Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını arttırırız. Kim de dünya kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şeyler veririz. Fakat onun ahirette bir nasibi olmaz.” (Şura 42/20). Âyette “kim ahiret kazancını istiyorsa” buyurulması burada fiilden çok niyetin öne çıkarıldığını göstermektedir. Çünkü iş ve amelin sâlih olması niyete bağlıdır.
Bazı güzel iş ve amelleri gösteriş için veya menfaat, insanlar arasında nüfuz ve saygınlık elde etmek için yapan kişiler de bulunmaktadır. Hedefi dünyalık olan dünyayı, hedefi Allah’ın rızâsı olan da O’nun rızasını kazanır. Dolayısıyla hasbi olmak, hesabi olmamak çok önemlidir. Yaptıklarımızın sonucunu belirleyen öncelikle başta yapılan niyetlerimiz olduğunu unutmayalım.

Bir yanıt yazın