Alain Badiou’nun Özne Teorisi: Diyalektik Materyalizmin Yeniden Başlatılması mı?
(Bölüm II)
Gerçek: Sadece Neden Olarak Değil, Tutarlılık Olarak da
“Bugün ihtiyaç duyulanı ve Marksizmin her zaman —farkında olmadan da olsa— rehber ilke olarak edindiği şeyi materyalizmden talep ediyoruz: bir özne teorisi.”
— Badiou, Théorie du sujet, s. 198
Badiou’nun Althusser ve Lacan’a yönelik keskin polemiği, hiç kuşkusuz, bu iki düşünürün Mayıs 1968 olaylarında herhangi bir anlamlı gerçek bulamamalarına bir yanıt olarak ortaya çıkar. Oysa Badiou’nun 1970’lerde ve 1980’lerin başında sürdürdüğü çalışmaların amacı, bu olaylardan daha fazla sonuç çıkarmaktır. 1975’ten 1979’a kadar seminer biçiminde sunulan, Mitterrand’ın iktidara gelişi sırasında, 1981 yılında yazılmış bir önsözle yayımlanan Özne Teorisi (Théorie du sujet), bu süregiden çabanın ilk büyük özetidir.

Althusser örneğinde, İdeoloji ve İdeolojik Devlet Aygıtları adlı metin, isyanın etkilerini teorik olarak kaydetme yönündeki tek girişimi olarak görülebilir. Bu metin, eğitim dünyasından örneklerin yanı sıra, sokakta bir polis memurunun bir yayayı çağırdığı meşhur sahneye de yer verir. Althusser’in çokça tartışılan Özeleştiri Unsurlarından (Éléments d’autocritique) sonra, sonraki çalışmaları —tıpkı Badiou’nun daha sonraki Siyaset Düşünülebilir mi? adlı çalışmasındaki iki bölüm gibi— Marksizmin yıkımı ve yeniden bileşimi yönünde çift yönlü bir çaba olarak okunabilir: Sınırları İçindeki Marx ve Karşılaşmanın Materyalizminin Yeraltı Akımı adlı metinlerde olduğu gibi.
Bu son notlar, diyaklektik materyalizmden aleatory (rastlantısal) materyalizme doğru bir kez daha zemin değiştirir; bu değişim, politik olayların özünü, sözde tarihsel zorunluluk yasalarından bağımsız olarak, yalnızca rastlantısal oluşları içinde kavrayabilmek içindir. Bu nedenle, atomların sapmaları, rastlantısal birleşmeler ve tesadüfi karşılaşmalar üzerinden yürüyen son derece lirik bir materyalizm araştırmasının, yazarı geçmişe dönük olarak 1968’de Fransa’da yaşanan ani dönüştürücü ve sarsıcı olaylara daha duyarlı hâle getirdiği beklenebilir. Ne var ki, örneklerin uzun bir listesinin sonunda, bu dönüm yılının en büyük tezahürü hâlâ bir “olmayan olay” olarak görünmektedir: “13 Mayıs’ta, işçiler ve öğrenciler —ki ‘birleşmiş olsalardı’ (bunun nasıl bir sonuç doğuracağını düşünebiliyor musunuz?)— uzun ve paralel yürüyüşlerinde birbirlerinin yanından geçip giderler ama birleşmeden, birleşmekten özellikle kaçınarak, hiçbir şekilde birleşmeyerek, bugüne kadar emsali görülmemiş bir birlikten uzak durarak…”
Öğrenci ve işçilerin bu kaçırılmış karşılaşması mı söz konusudur, yoksa filozofun, bu karşılıklı dönüşüm olayını kavrama konusundaki paradoksal başarısızlığı mı?
Badiou’nun Maoist broşürleri Althusser’e karşı acımasız olsa da, asıl amaç, Althusser’in yapı ve ideolojiye dair tezlerinden —özellikle 1968 olaylarından sonra— öğrencilerin, işçilerin ve entelektüellerin ihaneti kolaylaştıranları karşısında durmaktır. Çelişki Teorisi adlı metni bu ilkeyle açılır:
“Mayıs 68’in benim için —hem felsefe düzeninde hem de diğer tüm alanlarda— gerçek bir Şam yolculuğu olduğunu hiçbir çekince olmadan kabul ediyorum.”
Bu deneyimin etkisi, İdeoloji Üzerine adlı çalışmada daha da araştırılır:
“İdeoloji meselesi, gerçek hareket tarafından sınanan ve bölünen teorik bir sorunun en çarpıcı örneğidir.”
İlk kitapçık, Mao’nun —ki bu metin Marx İçin adlı kitabında Althusser’in de başvurduğu bir kaynak olmuştur— Çelişki Üzerine adlı eserine dönüş yoluyla, diyalektik materyalizmin temel ilkelerini yeniden tanımlamaya çalışır. İkinci kitapçık ise yalnızca Althusser’in İdeoloji ve İdeolojik Devlet Aygıtları adlı metnindeki ideoloji ve özneye dair tek taraflı görüşlerini değil, aynı zamanda Özeleştiri Unsurlarında bu görüşlerin sözde düzeltilmesini de hedef alır:
“‘Genel olarak ideoloji’nin —bireylerin öznelere hayali olarak çağrılması şeklindeki— teorisine son vermeliyiz.”
Bu yüzden, Lacan’ın İdeoloji ve İdeolojik Devlet Aygıtları metninde öğrenciler, işçiler ve entelektüellere yönelik çağrının ima ettiği yapısal konumun yerine geçebilecek öznel bir müdahale olasılığına alan bırakmayan tek yönlü görüşleri, yalnızca bu yazının değil, Badiou’nun İdeoloji Üzerine adlı çalışmasında da eleştirilir.
“Genel olarak ideoloji” teorisine, yani bireylerin hayalî biçimde özneler olarak çağrılmasına dair yaklaşıma bir son verilmesi gerektiğini yazar.
Tarihsel süreç, baskın ya da tâbi konumların yapısal bir incelemesine indirgenemez; bu, eksik olsa bile, öznenin kaçınılmaz biçimde edilgin ve hayalî bir yer tutucu olduğu boş bir yer tarafından tamamlanan bir yapısal çerçevedir.
Bir olayın dönüştürücü etkisi, ancak mekânların birleşimsel yapısı ile bu yapıların ideolojik yansıtma oyunlarının, etkin bir biçimde işleyen güçler diyalektiğiyle sabitlenmesi, tamamlanması ve bölünmesiyle kavranabilir.
İşte bu, felsefi anlamda Badiou’nun “Şam yolu” deneyimidir ve onu sonsuza dek Althusser’den uzaklaştıracaktır.
Althusser’in başarısız karşılaşması olayların kendisine yabancı kalırken, Lacan’ın Mayıs 68’i açıkça mahkûm etmesi çok daha yıkıcıdır.
Üniversite söylemini genel olarak ele almadan önce Lacan, öğrenci-halk hareketinin merkezine doğrudan darbe indirir: bu hareketin, yeni bir efendi arayışı içinde ortaya çıkan histerik bir patlama olduğunu ileri sürer.
Bu değerlendirme, acı bir ironiyle, sonradan Yeni Filozoflara dönüşecek birçok eski Maoist’in argümanlarını ve itiraflarını önceden haber verir gibidir.
1969 yılında Vincennes’te yeni kurulmuş kampüste yapılan doğaçlama bir toplantıda —bu konuşma Psikanalizin Tersi adlı seminerde yer almaktadır— Lacan, öğrencilerini alaycı biçimde kışkırtır:
“Birazcık sabrınız olsaydı ve doğaçlamalarımın sürmesini isteseydiniz, devrimci arzunun yegâne şansının her zaman efendi söylemine yol açmak olduğunu söylerdim.”
Bu eleştiri —anarşistlerle parti disiplini yanlıları arasında süregiden mücadeleyi, hatta kuşkucularla dogmatistler arasındaki eski çatışmayı yeniden sahneler gibidir— açıkça Badiou’nun Özne Teorisinde Lacan’a verdiği sistematik yanıtın örtük itkisidir.
Bu durumu anlamak, özellikle önemlidir çünkü Žižek, Gıdıklayan Özne (The Ticklish Subject) adlı çalışmasında aynı Lacancı eleştiriyi —yani kısa süreli histerik patlamalardan efendimsi, dogmatik bir felsefe türetilmesi suçlamasını— bu kez Badiou gibi eski Althussercilerin ayaklarının dibine bırakacaktır.
Badiou’nun Özne Teorisine göre, 68 Olaylarının Politik Sonucu Nedir?
Çelişki Teorisi (Théorie de la contradiction) ve İdeoloji Üzerine (De l’idéologie) adlı kitaplardan çıkarılan kavrayışların ardından, Badiou’nun Özne Teorisine göre, Mayıs ’68’in başlattığı politik diziden çıkarılması gereken temel ders nedir?
Bu olayların tüm etkisi, öncelikle felsefede, diyalektiğe dair alçakgönüllü bir ders olarak kaydedilir. Mekânların ve güçlerin çift eklemliliği ya da birinin diğeri tarafından inkârı bile yeterli değildir.
Diyalektik, her şeyden önce içsel bölünmenin bir sürecidir — sadece inkâr ve inkârın inkârı değil.
Bu nedenle her güç, kendi içine ve o gücün yerleştirildiği yapının belirlediği parçasına doğru bölünmelidir.
Badiou şöyle yazar:
“A vardır ve Ap vardır (okunuşu: ‘kendi olarak A’ ve ‘başka bir yerdeki A’, yani yerleştirme mekânı tarafından dağıtılmış olan P tarafından belirlenmiş A).”
Bu durumda, şu kurucu bölünmenin ileri sürülmesi gerekir:
A = (A Ap)
Yani, her güç, onu belirleyen yere karşı içsel bir dışlanma ilişkisi içindedir.
Örneğin, proletarya ile burjuvazi ya da emek ile sermaye arasındaki meşhur çelişki, A ile P arasındaki soyut yapısal bir şemadır ve hiçbir zaman olduğu gibi verili değildir.
Althusser’in “aşırı belirlenim” (overdetermination) savunusu da bu çelişkilerin saflığını reddetmişti elbette, fakat onun çözümü yalnızca basit bir kaynaktan zaten verilmiş karmaşık bir yapıya geçmekti.
Badiou’nun diyalektiği ise, bu karmaşık bütünün fiilî bölünmesini amaçlar.
20. yüzyılın tarihi, bu sürecin ne denli acı verici olduğunu ayrıntılı biçimde göstermiştir:
İşçi sınıfı, burjuva-kapitalist düzen tarafından belirlenmesine karşı sürekli mücadele eder — bu düzen, proletaryayı kendi içinde böler.
Badiou şöyle özetler:
“Somut, militan felsefede, diyalektiğin yalnızca bir yasası olduğunu ilan etmek zorunludur: Bir, ikiye bölünür.
Diyalektik, bir İki olduğunu söyler ve Hareket Hâlindeki Bir olarak bunu türetmeye çalışır.
Metafizik, Bir’i temel alır ve içinden İki’yi çıkarmaya çalışırken daima kendine dolanır.”
Eğer “belirlenim” (determination), bir gücün (force) bir yere (place, yapısal konuma) diyalektik olarak yerleştirilmesini ve bunun sonucunda bölünmesini tanımlıyorsa, o zaman özne teorisinin asıl amacı, bu gücün kendi bölünmesini belirleyen yere geri dönerek bu belirlenimi yeniden belirlemesi, yani “belirlenimin belirlenimi”ni gerçekleştirmesi olasılığını ortaya koymaktır.
Başlangıç noktası olan statik biçim A = (A Ap) formülünde,
-
A bir güçtür,
-
Ap ise bu gücün yer tarafından belirlenmiş kısmıdır (yani P’nin etkisiyle şekillenen A).
Bu yapı içinde, Ap, A’nın bölünmüş özünü kontrol eder. Badiou bunu şöyle formüle eder:
Ap(A Ap) → A(A Ap) ya da kısaca A(Ap)
Bu, Özne Teorisi’nin en önemli anıdır:
Öznenin kendi yapısal yerleşimine karşı gerçekleştirdiği semptomatik bükülme, yani torsiyon süreci.
Badiou şöyle açıklar:
“Bu, bir gücün, çatışmalı biçimde içinden çıktığı şeye yeniden yönelmesiyle gerçekleşen bir bükülme sürecidir.
Herhangi bir yere ait olan her şey, bu yer tarafından belirlenmiş olan kendi parçasına geri döner ki bu yeri yerinden oynatsın, belirlenimi yeniden belirlesin, sınırı aşsın.”
(Théorie du sujet, s. 29-30)
Bu şekilde, özne ancak kendi içine dönerek, süregiden bir bölünme içinde, mevcut düzenin içinden yeni bir hakikatin ortaya çıkmasına olanak sağlar.
Bu hakikat sürecinde özne, ne onun başlangıcıdır ne de boş bir taşıyıcısı; özne, daha çok maddî bir kırıntı, sonlu bir yapılandırmadır.
Bu “torsiyon” (bükülme) ve “belirlenimin belirlenimi” fikri, Badiou’nun özneleşmeyi nasıl mücadeleci, yapısal ve hakikat-yaratan bir süreç olarak gördüğünü çok net biçimde ortaya koyar.
Badiou, diyalektik sürecin tipik bir geri tepme (backlash) halinde iki aşırı türde sapmaya (Hegel’in terimiyle Rückfall) yol açabileceğini ileri sürer:
-
Sağa doğru kayma:
Bu durumda süreç, bizi mevcut düzene geri döndürür. Böylece gerçekten yeni bir şeyin ortaya çıktığı bükülme (torsiyon) bastırılır ya da örtülür. Bu sapma şöyle formüle edilir:
Ap(A Ap) → Ap(Ap) = P
Yani özneleşme süreci, tamamen mevcut yapıya, “yer”in (P) egemenliğine geri döner. -
Sola doğru kayma:
Bu sapma ise özgün gücün saf hâlini yüceltir. Yani yeni olanda hâlâ varlığını sürdüren eskiyi inkâr eder:
A(A Ap) → A(A) = A
Burada da özneleşme süreci başarısız olur çünkü mevcut belirlenimlerin devamlılığını inkâr ederek sahte bir saflık üretir.
Badiou bu durumu şöyle özetler:
“Ama tarihsel sürecin gerçek terimleri şunlardır:
Ap(A) — belirlenim,
A(Ap) — sınır.
Bu iki terim sayesinde bütün, kapanmadan kendini olumlar ve unsur, kendini ortadan kaldırmadan sürece dahil olur.”
(Théorie du sujet, s. 30)
Bu ayrımlar, Badiou’nun Hegelci diyalektiğe dair olağanüstü bir yeniden okumasını mümkün kılar. Badiou’ya göre Hegel’in diyalektiği yalnızca toptan reddedilecek bir şey değildir; aksine, onun da içten bölünmeye, yani diyalektik hareketin yapısının içinden yıkılabilirliğe ihtiyacı vardır.
“A vardır ve Ap vardır (şöyle okunur: ‘olduğu gibi A’ ve ‘başka bir yerdeki A’; bu yer, yerleştirme mekânı tarafından dağıtılan yerdir, yani P),” diye yazar Badiou: “Bu nedenle kurucu bir yarılmayı varsaymalıyız: A = (AAp).” Her güç, belirleyici yeriyle içsel dışlama ilişkisi içinde durur. Proletarya ile burjuvazi ya da emek ile sermaye arasındaki meşhur çelişki örneğin, gerçekte asla verilmemiş olan soyut bir yapısal şemadır: A ile P karşı karşıyadır. Elbette Althusser’in aşırı belirlenim (overdetermination) argümanı bu çelişkilerin saf doğasını zaten reddetmişti, ancak onun çözümü yalnızca basit bir kökenden her zaman zaten verilmiş olan karmaşık bir yapıya geçmek olmuştur; Badiou’nun diyalektiği ise, bu karmaşık bütünün fiili bölünmesini hedefler. Yirminci yüzyılın tarihi, acı verici bir şekilde gösterir ki, gerçekte olan şey, işçi sınıfının burjuva kapitalist düzen tarafından belirlenimine karşı sürekli mücadelesidir — ki bu düzen, proletaryayı içeriden böler. Halkın ortasında meşhur çelişkiler vardır. “Somut, militan bir felsefede bu yüzden diyalektiğin yalnızca tek bir yasasının olduğunu ilan etmek zorunludur: Bir, ikiye bölünür,” diye özetler Badiou: “Diyalektik, bir ‘İki’ olduğunu söyler ve Hareketli Bölünme olarak ‘Bir’i bundan türetmeye çalışır. Metafizik ise ‘Bir’i ortaya koyar ve ondan ‘İki’yi türetmeye çalışırken sonsuza kadar dolanıp durur.”
Eğer belirlenim bir gücün diyalektik yerleştirilişini ve bunun sonucunda ortaya çıkan bölünmeyi tanımlıyorsa, o zaman özne kuramının tüm amacı, bir gücün kendi bölünmüş kimliğini belirleyen yere yeniden kendini uygulayarak belirlenimi belirleme olasılığını—nadir de olsa—onaylamaktır. A = (AAp) gibi biraz durağan bir başlangıç noktasından, burada p, A içinde P tarafından yapılan belirlemenin göstergesi olduğundan Ap, A’nın bölünmüş özünü kontrol eder; yani Ap(AAp) yapısından, belirlenimin etkilerini hem sınırlayan hem de aşan fiilî süreci elde ederiz: Ap(AAp) → A(AAp), yani A(Ap). Bu, hiç kuşkusuz Badiou’nun Özne Kuramı’ndaki en önemli andır: öznenin kendi yapısal yerleşiminin çıkmazlarına doğru semptomatik bir burulması ya da bükülmesi—ki bu sürece Varlık ve Olay’da daha kısa ama potansiyel olarak yanıltıcı bir formülasyonla yeniden rastlarız. Badiou şöyle açıklar: “Bu, bir gücün kendisini, çelişkili biçimde içinden çıktığı şeye yeniden uygulaması sürecidir. Bir yere ait olan her şey, o yer tarafından belirlenmiş olan kendi parçasına geri döner; bu da yeri yerinden etmeye, belirlenimi belirlemeye, sınırı aşmaya yöneliktir.” Ancak kendine böyle dönerek süregiden bir yarılma içinde hareket ettiğinde, eski yerleşik düzenin içinden nadir bir yeni hakikat ortaya çıkabilir—ve bu hakikat sürecinde özne, ne onun kaynağıdır ne de boş bir taşıyıcısıdır; daha ziyade maddi bir parça ya da sonlu bir biçimleniştir.
Badiou nihayetinde diyalektik sürecin tipik bir geri tepme halinde iki uç noktaya savrulma riski taşıdığını, Hegel’in deyimiyle bir tür Rückfall (geriye düşüş) meydana getirebileceğini öne sürer: Bunlardan ilki, siyasetin “sağ” kanadına çekilen türde bir geri düşüştür; bizi yerleşik düzene geri gönderir ve böylece gerçekten yeni bir şeyin ortaya çıktığı burulmayı (torsiyonu) gözden kaçırır: Ap(AAp) → Ap(Ap) = P. İkinci tür ise bunun tersine, “sol” tarafa yönelen bir geri tepmeyle, özgün gücün el değmemiş saflığını savunur ve böylece yenide eskiden kalanın süregiden varlığını inkâr eder: A(AAp) → A(A) = A. Burada tıkanan ya da inkâr edilen şey ya belirlenim gücüdür ya da onun burulma süreci, yani tarihsel bir değişimin gerçekleştiği momenttir. “Ama bütün tarihsel sürecin gerçek terimleri şunlardır,” der Badiou: “Ap(A), yani belirlenim ve A(Ap), yani sınır—ki bunlar, bütünün kendini kapanmadan onayladığı ve ögenin kendini yok etmeden dahil olduğu terimlerdir.”
Bu ayrımlar, Badiou’ya Hegel diyalektiğinin olağanüstü bir yeniden okumasını önerme imkânı tanır—ki bu diyalektik, Althusser’in yaptığı gibi tümüyle reddedilecek bir şey değil, tersine kendi içinde bir bölünmeye ihtiyaç duyar.
Diyalektiğin bu eksiksiz açılımı, aynı zamanda Mayıs ’68’in ardından ortaya çıkan başarı ve başarısızlık algılarını anlamamıza da yardımcı olur. Gerçekten de, dışarıdan gözlemciler (örneğin Lacan) tarafından yapılan kışkırtıcı suçlamalar ve içeriden eski Maocular (örneğin Glucksmann) tarafından sergilenen pişmanlık dolu geri dönüşler, sanki büyülenmişçesine, yerleşik konumlar düzeniyle bozulmamış bir atılım gücü arasındaki hareketsiz düalizme saplanıp kalmışlardır.
Mayıs ’68 sırasında çekilmiş, Daniel Cohn-Bendit’in polisle karşı karşıya geldiği ve gülümsediği ünlü fotoğraf buna örnek olarak gösterilebilir. Bu karede öğrenci lideri meydan okuyan bir ifadeyle gülümserken, karşındaki polis miğferinin ardında görünmez kalır—ve bu sahne bir yıl sonra Lacan’ın Psikanalizin Tersi başlıklı seminerinin kapağını süsler. Bu görüntünün bulaşıcı cazibesi ve yüksek seferber edici gücü, tamamen sınırlı bir yapısal düzene dayanır: Ne özgür ruhlu öğrencilerin kampında bir yarılma görünür ne de mevcut düzenin bir burulması söz konusudur; yalnızca baskıcı devlete karşı yöneltilmiş ama tek taraflı bir protesto vardır.
Althusser’in örneğiyle, yolda yürüyen birinin bir polis memuru tarafından “ey, sen!” diye çağrılmasıyla başlayan interpellasyon sahnesi, bu ikili yapıya sıkışmıştır. Keza Rancière’in daha sonraki çalışmalarında polise karşıt olarak tanımlanan siyaset anlayışı da bu çerçeveden çıkamamaktadır. Oysa Badiou’ya göre, bu bakış açısı herhangi bir özgül siyasal diziyi onun gerçek süreci içinde kavrayamaz. “Kapital’in yasası ya da yalnızca polis yoktur. Bu noktayı kaçırmak, atanmış yerler düzeninin birliğini, onun tutarlılığını görememek anlamına gelir. Bu, nesnelcilik tuzağına düşmektir ve bu tuzağın ters yüz olmuş bedeli, devleti tek özne haline getirmek ve ardından ‘baskı karşıtı gevezelik’ içinde kaybolmaktır,” diye uyarır yazar. “Bu, dünyanın yalnızca zorunlu sağcı tepkiye ve güçsüz, intihara meyilli solculuğa sahip olduğu fikridir. Yani Ap(Ap) ya da A(A)’nın kesintili biçimde sahneye çıkmasıdır; başka bir deyişle, P ile A’nın işleyemez bir dışsallık halinde var olmasıdır.”
Bu bağlamda Lacan’ın suçlaması, diyalektik sürecin iki uç sonucunu yeniden sahnelemekten başka bir şey yapmaz ve bunların arasında gerçekte olup biten burulmayı, yani yapının içinde gerçekleşen hakiki dönüşümü fark edemez.
Bu keskin teşhis ve Özne Kuramı’nın geri kalanında geliştirilen alternatif bir materyalist diyalektik göz önüne alındığında, Badiou’nun Varlık ve Olay adlı eserinde sonradan iki alanın —varlık ve olay, bilgi ve hakikat, fâni varlık ve ölümsüz özne— safça, diyalektikten uzak ya da ön-eleştirel (pre-critical) bir şekilde ayrıştırıldığı yönündeki eleştiriler oldukça garip kaçmaktadır. Bu eleştiriler yalnızca Badiou’nun sonraki felsefesinin temel noktasını sistematik biçimde gözden kaçırmakla kalmaz; aynı zamanda onun erken dönem çalışmalarının esas polemik yönünü de yanlış anlamış olur.
Zira Badiou’nun erken dönem düşüncesinin tüm itici gücü, Mayıs ’68 sonrasında beliren böylesi “eleştirel” pozisyonların önkabullerini sorgulamaktan ibarettir. Neredeyse alaycı bir ironiyle söylenebilir ki, Özne Kuramı’ndaki bu dönüm noktası, Lacancı psikanalizle sürdürülen titiz bir diyalog ve hesaplaşma üzerinden şekillenmiştir — ki daha sonra tam da bu Lacancı düşünce, Žižek gibi figürlerce Badiou’nun felsefesine yöneltilen eleştirilerin başlıca referansı olacaktır.
Öznenin, içine yerleştirildiği düzene dair konumuyla bölünmüş halde bulunduğunu kabul ettiğimizde, hâlâ kendimizi yapısal nedensellik mantığının tanıdık zemininde bulabiliriz. Badiou’ya göre bu mantık Lacan’ın Écrits’lerinden alınmış tek bir ifadeyle özetlenebilir: “Özne, bir anlamda, nesnesine dışsal olarak dahil olur.” Bu nesne, Lacan’ın erken dönem yorumlarında olduğu gibi simgesel düzenin kendisi olarak okunabilir ya da daha sonraki Lacan’ın savunduğu üzere, bu düzenin tutarlılık kazanabilmesi için dışarıda bırakılması gereken tekinsiz (uncanny) bir öğe olarak da yorumlanabilir. Birinci durumda öznenin merkezî olmayan nedeni, bilinçdışı olur (ki bu da dil gibi yapılanmıştır); ikinci durumda ise özne, yapının içindeki boşluğun —dışlanan ve böylece arzuya neden olan imkânsız nesnenin— tam karşılığıdır.
Ancak Badiou’nun özne kuramı, bu “dışsal dahil olma” ilişkisinin tam olarak nasıl kavranacağına dayanır—ve bu, yapısal olarak sabit bir veri mi, yoksa bölünmüş bir süreç mi olarak anlaşılmalıdır?
Badiou’ya göre Lacan’ın çalışmaları çoğunlukla bir yapısal diyalektiğin sınırları içinde kalır ve bu diyalektik, temel işlemleri bakımından Mallarmé’nin şiiriyle çarpıcı bir benzerlik taşır. Bu işlemlerin ilki, ortadan kaybolmuş bir öğenin —örneğin batmış bir gemi ya da boğulmuş bir deniz kızı— izleriyle işaretlenmiş bir sahne kurmaktır. Bu yok oluş, sahnenin tüm yapısını ayakta tutar. Bu, olmayan bir nedenin etkisidir; yani ortadan kaybolmuş olan kuvvet, tüm yerlerin tutarlılığını taşır.
Bu ortadan kaybolmuş neden, ardından ardışık metonimik terimler zinciri üreterek bir “zincirleme etki” yaratır: örneğin denizin yüzeyindeki köpük ya da beyaz bir saç teli gibi. Bu terimler, nedenin bıraktığı boşluğun bir izidir; her biri bir eksikliğin bölücü işaretini taşır. “Bu nedenle,” der Badiou, “yok olan neden daima kendi etkilerinin bütününe yeniden enjekte edilir. Bu, yapısal diyalektiğin büyük bir teoremidir: eksikliğin nedenselliği kendini gösterebilsin diye, her terim bölünmelidir.” Nihayetinde özne, nesnesinin eksikliğine göre belirlendiği için, yalnızca iki işaretçi (S1 ve S2) arasındaki titrek salınımda beliren söylenemez bir aralık olarak ortaya çıkar. Badiou şöyle sonuçlandırır: “Özne, evanesan (sönüp giden) terimin kaderini takip eder; iki gösteren —S1 ve S2— birbirine onu temsil ederken, özne bu ikisinin arasında bir aralık olarak yer alır. Özneye bir öz atfetmeye çalışan herkes bir sahtekârdır.”
Bu anlamda, Mallarmé’nin şiiri, Lacancı okul tarafından geliştirilen yapısal nedensellik doktrininin aydınlatıcı bir serimi olarak değerlendirilebilir. Ancak bu doktrinin sorunu, eksik nedeni ve onun bütün üzerindeki bölücü etkilerini diyalektik olarak saptasa bile, bu bütünün kendisine bağlı kalmasıdır. Dolayısıyla bu doktrin, o bütünün muhtemel dönüşümünü açıklama kapasitesinden yoksundur.
“Ortadan kaybolan terimin tutarlı bir şekilde düşünülmesi, yapısal diyalektiğin gerçekçi zirvesidir,” der Badiou. Bu da şu anlama gelir: burada herhangi bir yeniliğin zamansal olarak ortaya çıkışı mümkün değildir. “Mekânların mantığı —en yetkin bir usta tarafından bile ele alınsa— ancak yok olup kendini silen şeyin düzenli, neredeyse sonsuz tekrarından başka bir şey veremez.” Mallarmé’nin şiirinde nihayet şu formülle özetlenir her şey: “Hiçbir şey gerçekleşmemiştir, yalnızca mekânın kendisi vardır.” Lacan da benzer biçimde şunu ifade eder: “Bir şey ikiye bölündüğünde, asla geri dönüş olmaz. Bu, yeniden bir birlik yaratmak anlamına gelmez; hatta yeni bir birlik bile değildir.”
Lacan’daki “gerçek”in iki yüzü: Neden (eksiklik) ve tutarlılık (düğümlenme) olarak
Yakından bakıldığında, simgeselden gerçeğe doğru Lacan’da gerçekleşen kayma, özne kuramı için materyalist bir koşul olmakla birlikte, tek başına yeterli değildir. Antagonizmada gerçek olarak, her toplumsal düzenin yapısını yaran travmatik çekirdek görüldüğünde, bu nokta yapısal diyalektiğin temel stratejisini işaret eder; ancak bu strateji, siyasal bir öznenin üretim sürecini yalnızca kısmen verir – hatta en kötü durumda, bu süreci baştan olanaksızlaştırır. Eksik nedenin noktasından bakıldığında, her türden düzenli tutarlılık, bu eksikliğin kendisini gizlediği ölçüde, zorunlu olarak hayali görünür. Oysa diyalektiği materyalist bir şekilde kavramak açısından asıl belirleyici soru, gerçek’in nadir durumlarda yeni ve tutarlı bir hakikatin yeri hâline gelip gelemeyeceğidir.
Gerçek’in silik neden olarak kavranmasının yanı sıra, onu yeni bir tutarlılık biçimi olarak da düşünmemiz gerekir. Badiou, birinci kavrayışa “cebirsel” adını verir; çünkü gerçek burada ait olma ve dışlama ilişkileriyle değerlendirilir. İkinci kavrayış ise “topolojik”tir; yakınlık ve bağlılık ilişkileri üzerinden ilerler.
“Buna göre Lacan’da, Bir’in bölünmesine uygun olarak, gerçek’in iki kavramı olduğunu ileri sürmemiz gerekir: öznenin cebiri için neden konumundaki silikleşen gerçek ve öznenin topolojisi için tutarlılık konumundaki düğümsel (nodal) gerçek.”
“Gerçek’i neden olarak ele almaktan onu tutarlılık olarak düşünmeye geçiş, materyalizmin bütünsel bir doğrultusunu verir.”
Lacan’ın bu karanlık topolojik araştırmaları, yapısal diyalektiğin sınırlarını koruduğu sürece sınırlı kalır. Bu yüzden, onun gerçek’e ilişkin ödünsüz ısrarı bile –analizin sonunun yapısal çıkmazın tanınması ya da yalnızca artık semptomla özdeşleşme olduğu noktada– kontemplatif ve idealist bir hale bürünme tehdidi taşır. Badiou’ya göre, özne kuramı ile Lacan arasındaki temel ayrım hattı, doğrudan gerçek kavramının içinden geçmelidir. Gerçek’in çekirdeğini ikiye bölmek gerekir: bir yanda yapısal eksiklikle bağlı kalan yönleri, diğer yanda yapının kendisinin bükülmesi ya da yıkılması anlamına gelen yönleri.
“Lacan ile tüm tartışmamız, onun sınırladığı bu süreci –eksiklik sürecini yıkım sürecinden ayırmasını– bölmek üzerine kurulu.”
“Yıkım, bir bükülme demektir. Mekâna içkin olarak, onun alanlarını tahrip eder; zahmetli bir süreklilik içinde.”
Bu güçlü dil aslında, daha önce değinilen nadir imkânı –belirlenimi aşırı-belirlemek ve mevcut yerler mekânını yerinden etmek– yeniden ifade eder. Bu tür bir bükülmeden kaçınma arzusu ne olursa olsun –ister simgesel ister metafizik düzlemde olsun– ödenen bedel, mevcut durumun sürekli yinelenmesidir. Gerçek bir değişim ya da neyin hakikat sayıldığında bir değişim, yalnızca mevcut yapının boş yerine yerleşmekle değil, bu yapının ötesine geçmekle mümkündür.
Demokratik rejimlerde iktidarın boş yeri de dâhil olmak üzere, mevcut yapının boş yerini işgal etmek değil, onu aşmak gerekir. Bugün birçok siyaset filozofunun üzerinde birleştiği bu demokratik boş yer söylemi, gerçekten herhangi bir siyasal dizimi kayıt altına almamızı sağlar mı? Ya da aşkın koşulunu düşünelim: Salt yapısal çıkmazın tanınmasından bir çiftte yeni bir hakikat doğabilir mi?
Badiou’ya göre, aşk ya da siyaset hakikati, ne bu çıkmazın kendisidir ne de bir kriz anındaki semptomatik patlamalardır. Cinsiyetler arası ya da toplumsal bağın biçimsel imkânsızlığı –ki bu kriz anlarında ortaya çıkar– en fazla bir olayın mümkün yeri olabilir. Ancak bir aşk karşılaşması ya da siyasal tezahürün hakikati, yalnızca bu olay temelinde bir öznenin, ikili ya da kolektif olarak, sonradan yapıp ettiklerinden meydana gelir: Olaydan sonra o duruma ait her şey için genel geçer olanı yaratmalarıdır mesele.
Bir hakikatin gerçekleşmesi için, o hâliyle çıkmazın içinden geçmek gerekir.
“Eğer Lacan’ın dediği gibi, gerçek formelleştirmenin çıkmazıysa,” der Badiou,
“biz de diyeceğiz ki, formelleştirme gerçek’in çıkmazıdır.”
Bu, mevcut durumun ve onun içsel kilitlenmelerinin yarıldığı bir geçiştir:
“Formelleştirmenin kırılması içinde, gerçek’in geçişine dair bir kurama ihtiyaç vardır. Burada gerçek yalnızca yerine konulamayan değil, kuvvetle geçip giden şeydir.”
Elbette gerçek, varlığın eksikliği olarak temellenir; fakat bir hakikat süreci, tam da bu eksikliğe varlık kazandırandır. Bir duruma ait olan eksik nedeni ya da kurucu dışı saptamak –yalnızca diyalektik ama idealist bir taktiktir– bu silikleşmiş gerçek noktası zorlanmadıkça, bozulmadıkça ve uzatılmadıkça, yani yeni bir evrensel hakikate tutarlılık kazandırmadıkça.
Dolayısıyla Badiou’ya göre, Mayıs 68’in uzun sonrasındaki özne kuramı iki parçadan oluşur. İlki, diyalektik ya da cebirsel yarı; her kuvvetin yapısal yerleşim yasası tarafından bölündüğünü ileri sürer:
“Her ‘o’ ki vardır, bulunduğu yere bağlı bir mesafeyle kendine yönelir.”
İkinci yarı ise, materyalist ya da topolojik olanıdır; belirleyici yasa tarafından bükülmeye zorlanan bir öznenin doğuşunu açıklar:
“Şöyle diyelim: ‘O’, ‘ben’ yaptığında olur.”
Bu çift açılım, Badiou’nun Freudyen özdeyişi –“Wo Es war, soll Ich werden / O’nun olduğu yerde Ben olmalı”– açıklama biçimidir. Bu şekilde özne, salt yapının çıkmazına indirgenemez; ki Lacan sonrasında idealizme yönelen eğilim budur.
Lacancı psikanalizde ise, gerçek’in mevcut yasa içindeki yerleşiminin ötesine işaret eden iki öznel figür bulunur: Kaygı ve Üstbenlik (süperego). İlk figür, gerçek’in fazlalığı nedeniyle bütün simgesel düzenin çöküşünü bildirir. Bu anlamda kaygı, yeni bir hakikat için kusursuz bir kılavuzdur; çünkü bu hakikatin mümkün olduğu yeri, tam da başarısızlıkla işaret eder:
“Kaygı, gerçek’in aşırı biçimde istilası altında, mevcut düzenin ölü bir düzen olarak belirmesine olanak tanıyan kesinti biçimidir,” der Badiou.
“Denebilir ki, kaygı, gerçek’in simgeseli böldüğü değil, öldürdüğü andır.”
Kaygı, yapının ölümünü çağırırken, onun yansıması olan üstbenlik, hukukun saçma ve yasa dışı alt yüzünü temsil eder. Lacan şöyle yazar:
“Üstbenlik, yasa ile ilgilidir ve aynı anda onun yıkımıdır. Bu bakımdan, üstbenlik, yalnızca kökü kalan yasa sözünün kendisidir.”
Üstbenlik figürü, hukukun yıkıcı temelini açığa çıkarır; ama bunu yalnızca mevcut yapıyı daha şiddetli bir biçimde yeniden kurmak adına yapar. Kaygının açtığı boşluğu, üstbenliğin barbarca bir düzen çağrısı hemen doldurur. Bu ikili arasında özne, acılı bir şekilde salınır; ama gerçek bir yenilik gerçekleşmez.
Lacan, daha ilk seminerlerinde bu çözümlemenin iki başka öznel figürü de kapsayacak şekilde genişletilmesi gerekip gerekmediğini sorar:
“Tüm analitik müdahale, büyük diyalektik gelenekteki adalet ve cesaret üzerine temel tartışmalara kadar götürülmeli midir?”
Badiou için, Lacan’ın yalnızca bir öneri olarak ortaya attığı bu düşünce, bir çıkış noktasıdır. O andan itibaren Badiou, mevcut düzenin yalnızca çöktüğü, tıkandığı ya da eski biçimleriyle yeniden inşa edildiği bir yer değil, aynı zamanda gerçekten genişletildiği, değiştirildiği ve yeni bir hakikate tutarlılık kazandırıldığı bir süreci temsil edecek şekilde adalet ve cesaret figürlerini işler.
Kaygı gibi, cesaret de gerçek’in çözülmeye zorladığı baskısı altındadır. Fakat bu kez amaç, yapıyı öldürmek değil, onun çıkmaz noktasında onu bükmek, dönüştürmektir:
“Cesaret, simgesele ait düzensizliği, iletişimin kırılmasını olumlu anlamda gerçekleştirir. Oysa kaygı, onun ölümünü çağırır,” der Badiou.
“Tüm cesaret, daha önce kimsenin geçebileceği düşünülemeyen yerden geçmeyi başarabilmektir.”
Buradaki yıkımın payı, artık yasa terörü altında bir yeniden inşa anlamına gelmez; onun yerine, eski düzeni sınayarak öngörülemez bir alternatifi üretmeye yöneliktir.
“Kaygı, yer eksikliğidir; cesaret ise, yerin bölünmesiyle gerçek’in üstlenilmesidir.”
Ve böylece, yasanın eski yasa dışılığı yerini yeni bir yasaya bırakır. Bu yasa, artık üstbenliğin arkaik vahşetini yeniden üretmez; onun yerine daha önce duyulmamış bir adalet figürü üretir.
“Adalet, öznenin yerle, yasayla olan düğümsel bağının, onun dönüşümüne açık hale gelmesiyle oluşan figürdür,” diye sonlandırır Badiou.
“Daha radikal olarak, adalet, özne etkisi olarak varlığa getirdiği şeyin bakış açısından, yasa olmayanın yasa olarak hizmet edebilmesinin adıdır.”
Badiou’nun özne kuramı, böylece dört öznel figürü tek bir düğümde birleştirir:
-
Kaygı ve cesaret – özneleşmenin yıkım anını böler.
-
Üstbenlik ve adalet – özneleşmenin yeniden inşa sürecini böler.
Her özne, bir yıkımla bir yeniden kurmayı birleştirir. Bu iki farklı yönelim ya da iplik, bütünsel bir özne kuramında birleştirilmelidir:
-
Birinci iplik (kaygıdan üstbenliğe): Mevcut düzenin yasasına tabidir ve onu aşamaz.
-
İkinci iplik (cesaretten adalete): Mevcut düzenin tutarlılığını bölerek yeni bir hakikat üretir.
Bu birinci yol cebirsel olarak adlandırılır: Özne, bulunduğu yapıya içsel dışlanma konumunda yer alır.
İkinci yol ise topolojiktir: Özne, tayin edildiği yasanın üzerinde fazlalık gösterir; bu yasa dönüştürülür.
Kısaca özetleyecek olursak:
Özne, yerinde eksik olan tarafından neden olunur (cause);
Ancak özne, zorlanmış bir eksikliğin tutarlılığı içinde var olur (consistency).
“Özne kuramı, ancak boş yerin yapısal yasasını, onun üzerindeki fazlalığın çapa noktası olarak düşünebildiği zaman tamamlanmış olur.”
Lacancı psikanaliz bize yalnızca bu kuramın yarısını verir:
Yani kaygı ve üstbenlik figürleriyle sınırlı olan, yapısal ve cebirsel yönünü.
Bu yön, sürekli olarak iki uç arasında salınan bir özne üretir:
Bir yanda arzunun silinen nesnesi olarak kaygı, diğer yanda arkaik yasanın şiddetli geri dönüşü olarak üstbenlik.
Trajik Kaynak: Sophokles mi, Aiskhylos mu?
Lacan ve Freud’un özne kuramı açısından başvurdukları trajik kaynak her zaman Sophokles olmuştur. Oysa Badiou’ya göre, psikanalizin özne kuramına katkısına dair eleştirel bir sınırlamayı şöyle özetlemek mümkündür:
“Psikanalizin, özne kuramına yaptığı katkı açısından eleştirel sınırlamanın tüm amacı şu soruyla özetlenebilir:
Neden, Ödipus aracılığıyla, bu kuram bu kadar derin biçimde Sophokles’çi olmuştur?”
Eğer Sophokles’in dünyasında Antigone ve Kreon, sırasıyla kaygı ve üstbenlik figürleriyse — yani yasal bir yerden yoksun olanın biçimsizliği (Antigone) ve yasayı terör biçiminde yeniden kuran aşırılığı (Kreon) — o hâlde Badiou’nun Aiskhylos’a yönelmesinin amacı, cesaret ve adalet figürlerine karşılık verecek karakterleri bulmaktır: Orestes ve Athena.
“Badiou’nun Aiskhylos’a dönmesinin amacı, şeylerin öç yasasını kesintiye uğratan cesaret ve yeni bir yasal düzeni yeniden kuran adalet figürlerini bulmaktır.”
Badiou şöyle yazar:
“Gerçekten de iki ayrı Yunan trajedi biçimi vardır:
– Biri Aiskhylosçu biçimtir, anlamı şudur: adaletin çelişkili gelişi, yeninin cesaretiyle gelir.
– Diğeri Sophoklesçi biçimtir, ki bunun kaygılı anlamı, üstbenliğin kökenine geri dönüş arayışıdır.”
Yani:
-
Sophokles’in trajedisi, yapısal eksiklikle baş başa kalmanın, yani yasa olmayanın yasaya dönüşemediği kaygılı bir kapanış sunar.
-
Aiskhylos’un trajedisi ise, intikam zincirini kesintiye uğratan ve yeni bir yasa inşa eden pozitif dönüşüm sürecini temsil eder.
Badiou’ya göre Lacan, Sophokles’in dünyasında sağlam bir şekilde konumlanmıştır — ancak aynı zamanda onun Aiskhylos’la genişletilmesini de işaret eder.
İşte bu genişletme noktası, özne kuramının ilerlemesi gereken yerdir.
Geriye dönüp bakıldığında, Badiou’nun Théorie du sujet adlı kitabının hâlâ bazı eksikliklerden mustarip olduğu söylenebilir.
1. Felsefenin yalnızca siyasetle “dikişlenmiş” (sutured) olması
Théorie du sujet’de felsefe hâlâ yalnızca siyaset koşuluna dikilmiştir. Sanat, bilim ve aşk gibi diğer hakikat yordamları –ve gölge gibi sürekli eşlik eden din koşulu da dâhil olmak üzere– kitapta zaten yer alır. Ancak bunlar çoğu zaman yalnızca örnekleme düzeyinde görünürler. Hakikatin öznesi, burada yalnızca siyaset bağlamında tanımlanır:
“Her özne siyasaldır. Bu yüzden özne azdır, siyaset de öyle.”
Badiou bu ifadeyi daha sonra düzeltir. Conditions adlı eserinde artık şunu söyler:
“Bugün artık ‘her özne siyasaldır’ demezdim; bu hâlâ bir ‘dikişlenme’ söylemidir.
Onun yerine şöyle derdim: ‘Her özne, bir genel (tümel) yordam tarafından belirlenmiştir ve dolayısıyla bir olaya bağlıdır. Bu yüzden özne nadirdir.’”
Ve Manifeste pour la philosophie (Felsefe İçin Manifesto) kitabında da şu sonuca varır:
“Her özne ya sanatsal, ya bilimsel, ya siyasal ya da aşksaldır.
Çünkü bu alanların dışında sadece varoluş (mevcudiyet) ya da bireylik vardır; ama özne yoktur.”
Bugün Badiou, bu nedenle yeni bir özne kuramı üzerinde çalışmaktadır (Logics of Worlds). Ve bu yeni kuram, hakikatin dört alanında (sanat, bilim, siyaset, aşk) ortaya çıkan farklı özne figürlerini açıklama niyetindedir.
2. Siyaset içinde öznenin sadece partiyle özdeşleştirilmesi
Théorie du sujet, siyaset koşulunu yalnızca parti formu üzerinden işler.
Ancak Badiou, zamanla öznenin partiyle özdeşleştirilmesini eleştirir. Çünkü her biçimiyle parti, özneyi devlete bağlayan bir yapıdır. Sonradan, partiden bağımsız bir militan figür arayışına girer.
Bu bağlamda katıldığı oluşumlardan biri, 1985’te kurulan “Organisation Politique” (Siyasal Örgüt) adlı küçük militan gruptur. Bu grup, bir bülteninde şöyle der:
“19. yüzyılın bilançosu, siyasetin yalnızca sınıf kategorisine bağlanmasının gerileyişidir;
20. yüzyılın bilançosu ise, yalnızca parti-devlet formuna sıkışmış parti biçiminin gerileyişidir.”
Badiou, felsefi düzeyde de bu dönüşümü ifade eder. Nitekim Saint Paul: Universalismin Temeli adlı eserinde, Pavlus figürü aracılığıyla, partinin ötesinde bir militan özne figürünü yeniden düşünmeye çalışır:
“Benim için Pavlus, olayın şair-düşünürü ve aynı zamanda evrenselci militan figürün sesidir.”
3. Öznenin varlıksal (ontolojik) bir temele oturtulmaması
Théorie du sujet, özne kavramını başlangıçta varsayım olarak alır. Oysa onu ontolojik olarak temellendirmez.
Kitabın sonunda Cantor’un küme teorisine (sonsuzluklar, boş küme, vb.) kısaca yer verilse de, öznenin “ait olma” ve “dâhil olma” fazlalığı üzerinden konumlandırılması esaslı biçimde sadece L’Être et l’Événement (Varlık ve Olay) adlı eserle yapılacaktır.
Badiou bu farkı bizzat şu şekilde ifade eder:
“Matematiğin ontoloji (yani varlık bilimi) olduğu –varlığın bizzat kendisinin bilimi– şeklindeki felsefi önerme,
Théorie du sujet’te yalnızca varsayım olarak bırakılmış olan ‘özneleşme vardır’ fikrini aydınlatan bir şimşek oldu.”
Yeni hedef, özne kuramını artık sadece siyasetle değil, ontolojiyle birlikte yürütmekti.
Eskiden bu, doğa ve tin diyalektiğiyle açıklanıyordu; ama artık Heidegger’le ve Lacan’la yapılan polemikler üzerinden yeniden inşa edilecekti.
4. “Yıkım” (destruction) söyleminin fazlasıyla şiddetli olması
Badiou’nun Théorie du sujet’te kullandığı “yıkım” dili oldukça güçlüdür. Bu, her yeni hakikatte bir kayıp ve kopuş olduğu fikrine dayanır.
Gençlik dönemindeki Maoist metinlerinde şunları yazar:
“Her hakikat özü itibariyle yıkımdır.
Tarih ne kadar iyi ilerlediyse, çöp kutuları da o kadar dolmuştu.”
Ancak L’Être et l’Événement’in sonunda Badiou bu dili sorgular:
“Théorie du sujet’te yıkım temasında biraz aşırıya kaçtım.
Hâlâ yıkım ile yenilik arasında özsel bir bağ kurma fikrindeydim.”
Badiou’ya göre artık bu “yıkım” kavramı yerine, çıkarma (soustraction) ve geçersiz kılma gibi kavramlarla çalışmak gerekir.
Yeni bir hakikat, herhangi bir varlığı yok etmez; yalnızca genellik ilkesiyle uyuşmayan öğeleri sistemin dışına çıkarır (örneğin ırkçılık, eşitsizlik vb.).
Bu ayrım –yani yıkım mı, çıkarma mı– Badiou’nun özellikle Éthique ve Le Siècle kitaplarında yeniden ele aldığı temel bir meseledir.
Burada “tüm durumu zorlamak” tehlikesine karşı etik bir sınır savunulur. Badiou şöyle yazar:
“Her hakikat sürecine, bir sınırlayıcı terim uygulanmalıdır.
Çünkü bu terim, durumun ‘yalın gerçeği’nin simgesidir – yani hakikatsiz yaşamın.”
Bu sınır aşıldığında –örneğin Çin Kültür Devrimi’ndeki radikal yeniden eğitim çabalarında olduğu gibi– hakikatin adı altında felaket doğar.
Badiou, Théorie du sujet’teki eksiklikleri ve “yıkım” söylemini, işte böyle bir felaketi zorlayan düşünce olarak geriye dönük değerlendirir.
“Being and Event bu açıdan bakıldığında çok daha az belirleyici ve içgörülüdür ya da daha doğrusu, bir ontoloji incelemesi olarak zorunlu olarak çok daha saflaştırılmış ve kararcıdır. Gerçeğin tüm süreçlerinin saf olmayan ve çok anlamlı doğası, ‘varlık olarak varlık’ın cebirsel bilimi içerisinde kolayca kavranamaz; buna karşılık, öznenin topolojik bir anlayışından ayrılmaz. Ontolojik soruşturma, daha eski özne kuramının bakış açısından yeniden okunduğunda, Badiou’nun sonraki felsefesi dahi iki temel kavram etrafında dönmeye başlar—olayın sahası (evental site) ve gerçeğin zorlanması (forcing of truth). Bu iki kavram, eleştirmenlerin ve yorumcuların sıklıkla göz ardı ettiği ancak aslında onun unutulmuş diyalektik materyalizm geleneğine yaptığı katkıyı özetleyen kavramlardır…”
“Varlık açısından bakıldığında olayın matematiksel temsili Ex = {x ∈ X, Ex} biçimindedir; yani yalnızca E ∈ E gibi kendi kendine ait bir olay değil, aynı zamanda bu durum için bir olaydır, Ex, bu olayın gerçekleştiği yer X ∈ S tarafından belirlenir. Benim kanaatime göre olay sahası fikri, ontoloji içerisinde her terimin ya da çokluğun, hatta olayın temelsiz çokluğu bile, yerleştirildiği atanmış mekânların yapısı tarafından işaretlenmiş olduğu bir diyalektiği arayışın devamıdır.”
Being and Event’in Eleştirisi – Öznenin Tanımı Üzerine
“Olayın ontolojik perspektifine karşılık gelen özne tanımı da tek yanlıdır. Bu tanım yalnızca sadakatin etkilerini kapsar; oysa herhangi bir hakikat araştırması, tepki ya da inkâr gibi başka öznel figürlerle de karşılaşır. Tam da bu anlamda Being and Event, öznenin hem öznelleşme eylemi hem de öznel sürecin dört figürü (kaygı, süperego, cesaret ve adalet) ile tanımlandığı Theory of the Subject’tan daha sınırlıdır. Badiou’nun Logics of Worlds adlı eseri bu eski çözümlemeye, farklı hakikat koşulları açısından geri dönecek; her bir durumda öznelleşme eyleminin sadakat figürüyle birlikte onun karanlık veya tepkisel karşıt figürleriyle nasıl karmaşık bir öznel uzam oluşturduğunu ayırt etmeye çalışacaktır. Bu süreklilik arz eden araştırmanın bir kısmı, yayımlanmamış Aksiyomatik Özne Teorisi seminerlerinde görülebilir.”
“Bu seminerde Badiou, öznelleşme eylemini başlangıçta histerik bir figür olarak tanımlar; bu figür, olayın kendisinden bir açılış ifadesini ayırabilme yetisine sahiptir—zira olay, ortaya çıktığı gibi kaybolur. Ontolojik olarak E ∈ E biçiminde tanımlanan olaydan hareketle, bu histerik öznelleşme eylemi artık yalnızca boşluğu adlandırmakla kalmaz, aynı zamanda zorunlu olan ilk doğru ifadeyi ayıklamak ya da ayırmakla ilgilidir: E → p. Bir aşk ilanı, hiç şüphesiz böyle bir ayrıştırma işleminin en basit örneğidir. Bu ilk figür, öznelliğin ifadesiyle şahsen bağlı kaldığı ölçüde histerik olarak değerlendirilebilir.”
“Fakat Being and Event’de, bu başlangıç figüründen sonra ne kaygı ne süperego ne de cesaret ve adalet figürlerine rastlarız. Oysa Theory of the Subject’ta bu figürlerin her biri öznel sürecin yapısal ve topolojik yönlerini temsil eder: kaygı, yapının ölümcül kesintisine tekabül eder; süperego, yapının aşırı bir yeniden tesisi olarak çıkar karşımıza; cesaret, bu boşlukta geçit bulan yaratıcı bir kuvveti gösterir; ve adalet, öznenin bu yeni yapıdaki düğümsel bağını temsil eder.”
“Being and Event’in en ciddi zaafı, bu öznel süreklilikleri göz ardı etmesi ve yalnızca sadakate indirgenmiş bir özne anlayışı sunmasıdır. Bir olayın ardından, bir özne yalnızca o olayın sadık taşıyıcısı olarak belirir; onun çelişkileri, zorlukları ya da inkârı bu şemada düşünülmez. Badiou’nun özneye dair bu indirgemeci yaklaşımı, sonrasında Lacan’ın özne tanımıyla da açıkça çelişir: çünkü Lacan’a göre özne her zaman eksik, kaygan, ikircikli bir figürdür ve kendi kendine özdeş değildir.”
“Zizek gibi eleştirmenler de bu noktaya işaret eder. Onlara göre, Badiou’nun öznesi fazla bütünlüklüdür, adeta Tanrısal bir güvenle sadakatini sürdürür. Oysa Lacancı özne, yapının eksikliğiyle boğuşan, kendi arzusunun kökeninde olan nesneye hiçbir zaman ulaşamayan, kendi üzerine katlanan bir özne figürüdür.”
“Bu eleştiriye karşılık Badiou, Being and Event’in sonlarına doğru şöyle der: ‘Ben Theory of the Subject’ta yıkım temasıyla biraz fazla ileri gitmiş olabilirim. Hâlâ yıkım ile yenilik arasında özsel bir bağ kuruyordum.’ Yani burada Badiou, önceki döneminin şiddetli dilini, yıkımın her yeni hakikatin ayrılmaz bir parçası olduğu düşüncesini kısmen terk eder.”
“Özne nihayetinde, bir olayın işe koşulmasıyla ortaya çıkan maddi bir yapım sürecidir. Bu, öznenin kendisini yapının yapısal çıkmazıyla saf bir biçimde özdeşleştirdiği, yalnızca biçimsel bir dönüşüm eylemi değildir. Travmatik bir semptom aracılığıyla, özne ancak ideolojik fanteziyi geçerek bu çıkmazla özdeşleşebilir. Bu radikal çıkmazın kabul edilmesi —örneğin radikal demokrasi politik felsefesinde antagonizma olarak— hâlâ sadece özneleşmenin açılış edimi olabilir; öznel bir sürecin yokluğunda.”
“En kötü senaryoda ise, bu çıkmaz yalnızca yeni bir hakikatin üretiminin önünü tıkayan ve onu gölgeleyen şey olur. Badiou’ya göre, bir özne ancak bu çıkmazdan yeni bir geçit açarak ortaya çıkar—yani yapının boşluk barındırdığı noktada yapıyı zorlayarak, mevcut durumun ‘saçmalık’ olarak dışladığı şeyi genelleyerek mümkün kılma çabasıyla. Ünlü bir Çin atasözünün dediği gibi: bu, eski olandan yeniyi çıkarmaktan başka bir şey değildir.”
“Dolayısıyla, Badiou’nun tüm felsefesi, saf ve mutlak bir başlangıç değil, kirli ve zahmetli bir yeniden-başlamanın (recommencement) materyalist diyalektiği olarak okunabilir. Bu, değişimi saf çokluk olarak varlıkta mümkün kılan ve bir olayın patlak vermesiyle tamamlanan düşüncenin biçimidir. Ancak bir olayın hakikati, yalnızca o anda parlayan ani yok oluş eylemiyle değil, aksine olay sonrası süregiden, zaman zaman kesintili ama kararlı bir inşa süreciyle ortaya çıkar: yıkımlar, yeniden oluşlar, geriye dönüşler, dirilişler, sadakat ve hatta tepkisellik ile karanlık gerilemeler.”
“Bir olay ani bir başlangıçtır; ancak onun hakikati yalnızca yeniden-başlamayla üretilebilir. Bu bağlamda Badiou’nun felsefesi iki etik buyruğa uyar: ‘Arzundan asla vazgeçme!’ ve ‘Her zaman devam et!’ yani ‘Her zaman yeniden başla!’ En son özne teorisi seminerinde şöyle der: ‘Etik olan şey, devam etmek değil, yeniden başlamaktır.’”
______________________________________________________________________________
BRUNO BOSTEELS
1967, Leuven, Belçika doğumlu ) Columbia Üniversitesi’nde İspanyolca ve Karşılaştırmalı Edebiyat profesörü olarak görev yaptı. 2024 itibarıyla Bosteels, Columbia Üniversitesi’nde Beşeri Bilimler Dekanı Vekili ve Latin Amerika ve İber Kültürleri Bölümü Profesörüydü. 2010 yılına kadar diakritiklerin Genel Editörü olarak görev yaptı . Bosteels, Latin Amerika edebiyatı ve kültürü üzerine yaptığı çalışmalar ve Alain Badiou’nun (ünlü bir Fransız filozof ) eserlerinin çevirileriyle İngilizce konuşan dünya tarafından iyi bilinmektedir . Badiou’nun önemli erken felsefi metinlerinden biri olan Öznenin Kuramı 2009’da ortaya çıktı. Bu, Bosteels’in Théorie du sujet’in İngilizce çevirisiydi (aslen 1982’de Fransa’da yayınlandı). O zamandan beri Bosteels, Badiou’nun en az yedi kitabını daha çevirdi. Bosteels’in çağdaş felsefe, edebiyat eleştirisi, siyaset ve eleştirel teori alanlarında araştırma ilgi alanları bulunmaktadır. Edebi eleştirisi nedeniyle 2024 Guggenheim Bursu ile ödüllendirilmiştir .

