510

“Hapisten çıktığımda (çünkü biri çıkıp vergimi ödemişti) genç yaşta içeri girip saçları ağarmış, aksak bir adam olarak tahliye olan bir adamın karşısına çıkacak türden büyük değişikliklerle karşılaşmadım; yine de kasaba, devlet ve ülke hiçbir zaman diliminin değiştiremeyeceği kadar değişik göründü gözüme. İçinde yaşadığım devleti daha berrak bir şekilde görmeye başlamıştım. Arasında yaşadığım insanların komşu ve arkadaş olarak ne kadar güvenilir olabileceğini, aslında iyi gün dostu olduklarını, doğru olanı yapmaya pek de hevesli olmadıklarını, önyargılarıyla ve batıl inançlarıyla benden Çinliler ve Malaylar kadar ayrı bir ırkın mensubu olduklarını, insaniyet namına, hatta kendi mülkleri için feda edecekleri şeylerde hiçbir riske girmediklerini, nihayetinde hiç de asil olmadıkları halde hırsıza hırsızın onlara davrandığı gibi davrandıklarını ve birkaç ayine göstermelik katılıp birkaç dua ederek ve dümdüz ama beyhude bir yolda yürüyerek ruhlarını kurtarmayı umduklarını gördüm. Bu söylediklerim komşularıma karşı biraz insafsız hükümler olabilir çünkü çoğunun, köylerinde hapishane gibi bir kurum olduğunun farkında bile olmadığını düşünüyorum.”

Henry David Thoreau – Sivil İtaatsizlik

Giriş

Türkiye’de Kürt meselesi etrafında otuz yılı aşkın süredir devam eden çatışma, barış arayışlarını her zamankinden daha acil ve önemli hale getirmiştir. Ancak kalıcı barışın tesis edilmesi, sadece devlet ile silahlı aktörler arasındaki müzakerelerle mümkün değildir. Toplumun tüm kesimlerinin sürece katılımı, barışın meşruiyeti ve sürdürülebilirliği için kritik bir gerekliliktir[1]. Bu bağlamda, sivil toplumun barış süreçlerindeki rolü hem kuramsal hem pratik düzeyde yeniden değerlendirilmelidir. 11 Ekim 2025 tarihinde Ankara’da Demokratik Gelişim Enstitüsü (DPI) tarafından düzenlenen “Barış İnşasında Sivil Toplumun Rolü” çalıştayı da tam olarak bu konuyu gündeme getirmiştir. Uluslararası deneyimleri aktarmak üzere davet edilen uzmanlar Andy Carl ve Emma DeSouza, İrlanda’dan Güney Afrika’ya farklı barış süreçlerinden dersleri Türkiye ile kıyaslamış; siyasiler, akademisyenler ve STK temsilcilerinden oluşan katılımcılarla birlikte Türkiye’de sivil toplumun çatışma çözümüne katkısını tartışmıştır[2][3]. Bu makalede, Türkiye özelinde sivil toplumun barış süreçlerine etkisi eleştirel ve çok katmanlı bir yaklaşımla incelenmekte; sosyoloji, siyaset bilimi, hukuk ve psikoloji disiplinlerinden yararlanılarak kuramsal çerçeve çizilmekte; küresel örnekler ışığında karşılaştırmalı bir analiz sunulmaktadır.

Barış, toplum ve devlet üzerine geçmişten bugüne düşünce üreten filozofların görüşleri, sivil toplumun barış inşasındaki konumunu anlamamız için ufuk açıcıdır. Immanuel Kant, ünlü “Ebedi Barış Üzerine” denemesinde barışın insanlığın ulaşmak zorunda olduğu en yüksek değerlerden biri olduğunu vurgular ve kalıcı barış için her devletin anayasasının cumhuriyetçi (yani temsili ve hukuka dayalı) olması gerektiğini savunur[4][5]. Kant’a göre halkın yönetime katıldığı, özgür ve eşit vatandaşlardan oluşan bir düzen, keyfi savaş kararlarını engelleyerek barışa zemin hazırlar[6]. Benzer şekilde, çağdaş adalet teorisyeni John Rawls, adil ve kapsayıcı bir siyasal düzen kurulmadan toplumda istikrar ve barışın kalıcı olamayacağını belirtir. Adalet duygusu ile desteklenmeyen bir barış, ona göre sürdürülebilir değildir[7]. Öte yandan Jürgen Habermas, demokratik toplumlarda kamusal alanın ve sivil iletişimin önemine dikkat çeker; ona göre sivil toplum, bireylerin özel hayatlarında hissettikleri sorunları kamusal tartışmaya taşıyarak siyasi sisteme nüfuz etmelerini sağlar[8]. Habermas, sivil toplumu “genel çıkar konularında sorun çözücü söylemlerin kurumsallaştığı, eşitlikçi ve açık iletişim ağları” olarak tanımlar[8]. Bu bakış açısı, sağlıklı bir barış süreci için toplumun farklı kesimlerinin özgürce tartışabildiği bir kamusal alanın gerekliliğini ortaya koyar.

Diğer yandan, modern düşünürler sivil toplum ve iktidar ilişkisini eleştirerek daha karamsar içgörüler de sunmuşlardır. Michel Foucault, iktidarın toplumsal ilişkilerin her zerresine nüfuz ettiğini ve “iktidarın olduğu her yerde direnişin de olduğunu” söyler[9]. Bu, sivil alanda çatışma karşıtı direniş potansiyelinin her zaman mevcut olduğunu ima ederken, bir yandan da iktidarın sivil alanı şekillendirme gücüne işaret eder. Louis Althusser de devletin sadece zor aygıtlarıyla değil, eğitim, medya, din gibi ideolojik aygıtlar aracılığıyla da hakimiyet kurduğunu belirtir; bu bakış açısına göre sivil toplum kuruluşları bile egemen ideolojiyi yeniden üretme riski taşır. Nitekim klasik Marksist gelenekte sivil toplum, “tarihin sahnesi” olarak görülür; devlet, baskıcı sınıfların elinde bir araç iken asıl mücadele ekonomik ve kültürel zeminde, toplum içindeki güç ilişkilerinde cereyan eder[10]. Antonio Gramsci ise sivil toplumu, egemen sınıfın rızayı üreterek iktidarını sürdürdüğü ama aynı zamanda alternatif fikirlerin filizlenebildiği bir hegemonya arenası olarak tarif eder[11][12]. Gramsci’ye göre toplumsal değişim için “savaş alanı” sadece cephelerde değil, insanların zihinlerinde ve kültürde kazanılmalıdır; bu da sivil toplumda verilecek bir “mevzi savaşı” ile, yani mevcut düzene alternatif değer ve normların inşasıyla mümkündür[13][12]. Hindistan’ın sömürge boyunduruğundan kurtuluşunu şiddetsiz direnişle gerçekleştiren Mahatma Gandhi ise sivil toplumun aktif ve etik eyleminin barışa ulaşmadaki gücünü gösterir. Gandhi’nin “Barışa giden yol yoktur, barış yolun kendisidir” sözü, barışın ancak yöntemlerin de barışçıl olmasıyla elde edilebileceğini dile getirir[14]. Yine onun ifadesiyle “şiddetsizlik, insanlığın elindeki en büyük güçtür; insan aklının ürettiği en ölümcül silahlardan bile daha güçlüdür”[15]. Bu perspektif, sivil itaatsizlik ve şiddetsiz direnişin toplumsal dönüşümdeki olağanüstü etkisine dikkat çeker. Hannah Arendt de benzer biçimde sivil itaatsizliğin bireysel vicdan eyleminden ziyade örgütlü kolektif bir hareket olduğunu ve demokratik toplumlarda meşru bir rolü bulunduğunu savunur. Arendt’e göre “kayda değer sayıda vatandaş, değişim için normal kanalların işlemediğine inandığında” sivil itaatsizlik ortaya çıkar; bu kişiler aslında “örgütlü azınlıklardır” ve kamusal vicdana hitap ederek çoğunluğun desteğini kazanmayı amaçlarlar[16][17]. Arendt, birlikte hareket eden yurttaşların yarattığı bu kolektif gücün, hukuk düzeniyle çelişmek bir yana, anayasal sistemin ruhuyla uyumlu olduğunu ve toplumun kendi kendini düzeltme mekanizmasının parçası olduğunu ileri sürer[18][19].

Yukarıdaki kuramsal çerçeve, sivil toplumun barış sürecindeki konumunu anlamak için çok boyutlu bir perspektif sunmaktadır. Bir yandan demokratik ve etik ilkeler, sivil katılımın barış için elzem olduğunu öne sürerken; diğer yandan eleştirel yaklaşımlar, sivil alanın çatışmanın bir parçası olabileceğini, ancak aynı zamanda onu dönüştürecek araçları da barındırdığını gösterir. Bu noktada temel soru, sivil toplumun nasıl mobilize edileceği ve barışın inşasında olumlu bir güç haline getirileceğidir. Aşağıdaki bölümlerde, farklı ülkelerin barış tecrübelerine bakarak bu soruya yanıtlar arayacağız.

Küresel Deneyimler: Sivil Toplum ve Barış Süreçleri

Barış süreçlerinde sivil toplumun üstlendiği roller, her coğrafyada farklılıklar gösterse de ortak bir ders vardır: Kapsayıcılık barışın anahtarıdır. Araştırmalar, barış anlaşmalarına sivil toplum aktörleri dâhil edildiğinde anlaşmaların çok daha uzun ömürlü olduğunu ortaya koymaktadır. Örneğin 1989-2004 arasında imzalanan 83 barış anlaşmasını inceleyen istatistiksel bir çalışma, metinde sivil topluma rol verilen anlaşmalarda çatışmanın yeniden başlama riskinin %64 oranında azaldığını göstermiştir[20]. Yani müzakere masasında veya uygulama mekanizmalarında sivillere yer açılması, barışın kalıcılığını güçlendiren bir etkendir[20]. Buna karşın toplumun dışlandığı, sadece elitlerin yürüttüğü barış girişimlerinin kırılgan kaldığı da çeşitli örneklerle sabittir. Bu bölümde İrlanda, Güney Afrika, Kolombiya, Sri Lanka gibi farklı çatışma bölgelerinden örneklerle, sivil toplum katılımının barışa etkisini karşılaştırmalı olarak ele alacağız.

Kuzey İrlanda: Sivil Diyalog ve Toplumsal Müzakere

Kuzey İrlanda barış süreci, sivil toplumun çok katmanlı katkı sunduğu bir örnektir. 1998 tarihli Hayırlı Cuma Anlaşması (Good Friday Agreement), esas olarak siyasi partiler arasında imzalanmış olsa da öncesindeki yıllarda sivil inisiyatifler toplumsal uzlaşının zeminini hazırlamıştır. Örneğin 1970’lerden itibaren Peace People gibi halk girişimleri, Katolik ve Protestan toplumlar arasında şiddetin durması için kampanyalar yürütmüş; 1996’da barış müzakerelerine kadınların sesini taşımak için kurulan Kuzey İrlanda Kadın Koalisyonu, anlaşma görüşmelerine katılarak önemli bir boşluğu doldurmuştur. Kadın Koalisyonu’nun ısrarıyla Anlaşma metnine eklenen Sivil Forum, farklı toplumsal kesimlerin temsilcilerini bir araya getirerek politika yapıcılara danışmanlık yapmayı hedefleyen yenilikçi bir mekanizmaydı[21]. Bu Forum, Kuzey İrlanda meclisindeki mezhep eksenli siyaset ile vatandaşlar arasında köprü işlevi görecekti. Nitekim Arendt’in vurguladığı gibi, sivil toplum “insanların bir araya gelip birlikte nefes aldığı” bir kamusal alan sağladığında demokrasi güç kazanır[22][23]. Ne var ki Kuzey İrlanda Sivil Forumu, Hayırlı Cuma Anlaşması’ndan sonra sadece iki yıl faaliyet gösterebildi ve 2002’de bölgesel hükümetin dağılmasıyla birlikte askıya alındı[24]. Forum’un süreklilik kazanamaması bir kayıp olarak değerlendirilse de Kuzey İrlanda deneyimi sivil toplumun başka yollarla da sürece etki ettiğini gösterir. Örneğin Emma DeSouza gibi sivil hak savunucuları, barış sonrası dönemde ortaya çıkan kimlik ve hak sorunlarında (ör. İrlanda kimliğinin tanınması, vatandaşlık hakları, dil hakları vb.) halk kampanyaları yürüterek hükümeti adım atmaya zorlamıştır[25]. DeSouza’nın belirttiği üzere, “sivil toplum demokrasinin omurgasıdır, inisiyatif alıp hükümetlerin eylemsizliğini aşacak değişimleri tetikler”[26]. Nitekim Kuzey İrlanda’da eşcinsel evlilik veya kürtaj yasağı gibi konularda yıllarca adım atmayan siyasi yapılar, ancak tabandan gelen güçlü talepler ve güneyde İrlanda Cumhuriyeti’nde yapılan vatandaş meclislerinin başarılı örnekleri sayesinde değişime gitmiştir[27]. Kısacası, Kuzey İrlanda barış sürecinde sivil toplum hem şiddetin sonlandırılması için zemin hazırlamış, hem de barışın getirdiği yeni tartışmalarda toplumsal ilerlemenin motoru olmuştur. Bununla birlikte, Kuzey İrlanda deneyimi sivil katılım mekanizmalarının sürekli bakım gerektirdiğini de gösterir. Barış anlaşması her ne kadar silahları sustursa da, toplumsal diyalog kanalları zayıflarsa siyasi sistem tıkanabilmektedir – nitekim son 20 yılda Kuzey İrlanda yönetimi defalarca kilitlenmiş, boşlukları doldurmak yine sivil girişimlere kalmıştır[28][29]. Bu örnek, barış sonrası toplumlarda sivil toplumun “bekçi” rolü oynayarak barışı koruduğuna işaret eder.

Güney Afrika: Sivil Toplumun Dönüştürücü Gücü

Güney Afrika, ırkçı apartheid rejiminden demokratik düzene geçişte sivil toplumun kurucu rol oynadığı çarpıcı bir örnektir. 1980’lerde apartheid’a karşı direnişte sendikalar, kiliseler, öğrenci hareketleri ve yerel topluluk örgütleri geniş bir ittifak oluşturarak uluslararası izolasyon altındaki beyaz azınlık iktidarını müzakereye zorladı. Barışçıl geçiş sürecinin en önemli adımlarından biri, 1994 seçimleriyle ilk çoğulcu demokrasinin kurulmasıysa, bir diğeri de Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu (TRC) idi. Bu komisyonun hayata geçmesinde ve çalışmalarında sivil toplumun özel bir ağırlığı oldu. İnsan hakları örgütleri, yıllarca biriktirdikleri belge ve tanıklıkları Komisyona sunarak geçmişin suçlarının ortaya çıkarılmasına yardımcı oldular[30]. TRC sürecine paralel olarak, ülke çapında yerel diyalog inisiyatifleri yürütüldü; örneğin topluluk düzeyinde kiliselerin veya STK’ların öncülük ettiği “toplumsal uzlaşma” toplantıları, farklı etnik grupları bir araya getirerek güven inşasına katkı sundu[31]. Bu sayede, resmi müzakereler kadar toplumsal barış inşası da önem kazandı. Sivil toplumun Güney Afrika’da bir diğer kritik rolü, anayasa yapım sürecine katılım oldu. 1996 Anayasası’nın hazırlanmasında kadın örgütlerinden çevre hareketlerine dek birçok kesim görüş bildirerek metne etki etti; ortaya çıkan metin, dünyanın en kapsayıcı ve hak temelli anayasalarından biri olarak kabul edildi. Bu geniş katılım olmasaydı, muhtemelen yeni düzen toplumun tüm kesimlerince bu denli sahiplenilmezdi. Barışın toplumsallaşması açısından bakıldığında Güney Afrika deneyimi, “barış sadece bir antlaşma değil, bir kültür meselesidir” sözünü doğrular niteliktedir. Apartheid sonrası dönemde sivil toplum, sadece geçmişle hesaplaşmada değil, aynı zamanda yeni bir ortak ulusal kimliğin – “Gökkuşağı Ulusu” ideali – inşasında da rol almıştır. Bununla birlikte Güney Afrika’da da sivil toplumun tümü homojen bir blok değildi; eski rejim yanlısı gruplar veya şiddet yanlısı kesimler barış sürecine direnç gösterdi. Fakat burada kilit nokta, reformcu ve uzlaşmacı sivil aktörlerin topluma hâkim bir söylem sunmayı başarmış olmalarıydı. Nelson Mandela gibi karizmatik liderler kadar, sıradan vatandaşların kurduğu yerel barış komiteleri de bu başarıda pay sahibidir[32]. Sonuç olarak Güney Afrika, sivil toplumun baskıcı bir rejimi sona erdirmek ve yerine daha adil bir düzen kurmak için mobilize olabildiğinin kanıtıdır. Bu süreçte sivil toplum bir yandan savunuculuk işlevi ile insan hakları ve adalet talebini güçlü biçimde dile getirmiş[30], öte yandan arabuluculuk işlevi ile çatışan taraflar arasında gayriresmî iletişim kanalları kurarak müzakerelerin önünü açmıştır[33].

Kolombiya: Kapsayıcı Barış İçin Toplumun Seferberliği

Kolombiya, dünyanın en uzun soluklu iç çatışmalarından birini (FARC gerillaları ile devlet arasındaki 50 yıllık savaşı) müzakereyle sonlandırırken sivil toplumu sürece entegre etme konusunda yenilikçi adımlar atmıştır. 2012-2016 arasındaki Havana müzakere süreci, belki de tarihin en kapsayıcı barış görüşmelerinden biriydi. Görüşmelere doğrudan katılmak üzere kurbanlar, kadınlar ve yerli/afro-Colombiyalı temsilcilerinden oluşan özel heyetler Havana’ya davet edildi. Bu kişiler yaşadıkları acıları ve taleplerini hem hükümet hem FARC delegasyonuna ileterek anlaşmanın maddelerine etki ettiler. Sonuçta imzalanan 2016 Barış Anlaşması, toplumsal cinsiyet perspektifini ve mağdurların haklarını güçlü biçimde içeren, bu yönüyle örnek bir metin haline geldi. Nitekim Kolombiyalı kadın örgütleri, anlaşmaya toplumsal cinsiyet eşitliği hükümleri konulması için ulusal ve uluslararası düzeyde etkili kampanyalar yürütmüş ve başarı kazanmıştır[30]. Bu, sivil toplumun savunuculuk işlevine güzel bir örnektir: Uzun yıllar çatışmanın yükünü taşıyan kadınlar, barışın tasarımında söz sahibi olmuşlardır. Ayrıca Kolombiya’da anlaşma imzalandıktan sonra uygulamayı izlemek üzere kurulan özel komitelerde de sivil toplum yer aldı. Bağımsız STK’lar, akademisyenler ve yurttaş girişimleri, barışın uygulama aşamasında hükümetin verdiği taahhütleri yerine getirip getirmediğini izleyen raporlar yayınlamıştır[34]. Örneğin toprak reformu veya gerillaların topluma yeniden entegrasyonu gibi konularda ilerlemeler ve eksiklikler, sivil izleme mekanizmaları sayesinde şeffaf biçimde takip edildi[35]. Bu çabanın barışın sürdürülebilirliği açısından kritik olduğu söylenebilir; zira devletin hesap verebilirliği arttıkça, eski düşman taraflar arasındaki güven de pekişir. Kolombiya örneğinin dikkat çekici bir yönü de barış sürecine dair toplumsal iletişim stratejileridir. Barış Anlaşması, Ekim 2016’da referanduma sunulduğunda çok az farkla reddedilmişti. Bu şok edici sonuçta, toplumun bir kesiminin anlaşmayı FARC’a “ödün” olarak görmesi ve yoğun dezenformasyon etkili oldu. Hemen ardından sivil toplum grupları harekete geçerek barış lehine kampanyalar düzenledi, yalan haberlerle mücadele etti ve taraflar bazı değişikliklerle anlaşmayı tekrar imzaladı. İkinci sefer referandum yapılmasa da Kongre onayıyla yürürlüğe giren anlaşma toplumsal desteğini zamanla artırdı. Bu süreçte gazeteciler, sanatçılar, gençlik hareketleri barışın getireceği faydaları anlatmak için seferber oldu[36]. Özellikle ülkenin kırsal kesimlerinde çatışmadan en çok etkilenen topluluklar, barışın somut kazanımlarını (altyapı yatırımları, arazi dağıtımı, kalkınma projeleri gibi) görmeye başlayınca barış sürecine daha sıkı sarıldılar. Kolombiya tecrübesi, barışın yalnız masada değil, sokakta ve tarlada da kazanıldığını gösteriyor. Ancak tüm bu olumlu adımlara rağmen Kolombiya’da riskler de devam etmektedir: Sürece karşı çıkan silahlı gruplar (ELN gerillaları, paramiliterler) hala aktif; ayrıca barış anlaşmasının tam uygulanmaması halinde toplumun güveni zedelenebilir. Sivil toplum burada da devreye girerek, hükümete sözlerini tutması için baskı yapmaya devam etmektedir. Örneğin 2022’de göreve gelen yeni hükümet, “Toplum Kapsayıcı Barış” vizyonuyla, kırsalda barış komiteleri kurulmasını teşvik etmiş; bu komiteler yerel halkın barış politikalarını sahiplenmesini hedeflemektedir. Bu, çatışma sonrası toparlanmada sivil katılımın kurumsallaşmasına güzel bir örnektir.

Sri Lanka: Dışlanmış Toplum ve Barışın Kırılganlığı

Sri Lanka örneği, sivil toplumun barış süreçlerinden dışlanmasının ve barışın yalnızca devlet ile silahlı aktör arasında “negatif barış” (yani sadece şiddetin bitmesi) şeklinde tesis edilmesinin risklerini göstermektedir. 26 yıl süren Sri Lanka iç savaşı, 2009’da hükümetin Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları’nı (LTTE) askeri yenilgiye uğratmasıyla sona erdi. Bu bir barış anlaşmasıyla değil, tek taraflı bir zaferle elde edildi. Sonuçta çatışma durmuş olsa da Tamil azınlığın siyasi talepleri ve savaşın yaraları uzun süre görmezden gelindi. Sivil toplum bu süreçte ya kenara itildi ya da hain damgası yedi. Özellikle savaşın son döneminde ve sonrasında uluslararası insan hakları örgütleri ile yerel STK’lar, savaş suçları ve insani trajediler konusunda seslerini yükselttiğinde hükümetin sert tepkisiyle karşılaştı. Milliyetçi aktörler, barış aktivistlerini ve insan hakları savunucularını “Batı’nın ajanları” olmakla suçladı, onları ülkenin egemenliğine tehdit olarak gösterdi[37]. Bu propaganda, geniş kitlelerde STK’lara karşı güvensizlik yaratırken, hükümet de bu durumu kullanarak sivil alanı daralttı. Sonuç olarak Sri Lanka’da 2009 sonrası dönem, kazananın barışı dikte ettiği fakat kaybeden kesimin dışlandığı bir tablo sundu. Bu tablo ilk bakışta devlete “zafer” görünse de, uzun vadede kalıcı bir uzlaşı sağlayamadı. Tamil sivil toplumu bastırıldığında, Tamil toplumunun devlete güveni daha da azaldı; ülkenin kuzey ve doğusunda acılarla yüzleşme yaşanmadığı için etnik gerilimler tam olarak sönümlenmedi. Aradan yıllar geçtikten sonra dahi, kayıplarının akıbetini arayan Kayıp İnsanlar Anneleri gibi gruplar adalet taleplerini sürdürüyor. Uluslararası baskılar sonucu son dönemde kısmi adımlar atılsa da (örneğin zorla kaybetmelerle ilgili ofislerin kurulması gibi), Sri Lanka örneği barış sürecine toplumun katılımının ihmal edilmesinin barışın kalitesini düşürdüğünü gösteriyor. Bu ülkede barış, sadece silahların susması anlamında gerçekleşti; ancak toplumsal barış – yani kalplerde ve zihinlerde barış – hala kırılgan. Son yıllarda Sri Lanka’da bazı sivil toplum çabaları, geçmişle yüzleşme ve uzlaşma için çalışıyor. Ülkenin her bölgesinden STK’ları bir araya getirerek kayıp kişiler, savaş mağdurlarına destek ve adalet reformları için kampanyalar yapan ağlar kuruluyor[38]. Ayrıca 2015’ten sonra değişen hükümetler döneminde, sivillerin de içinde olduğu bir Uzlaşma Ofisi ve Anayasa reformu çalışmaları gündeme geldi. Ne var ki siyasi irade gelgitli olduğundan ve eski rejim kalıntıları direndiğinden, bu girişimler istenen hızda ilerleyemedi. Sri Lanka deneyimi, toplumun barışa “sahip çıkmadığı” bir barışın ne kadar kırılgan olabileceğini ortaya koymaktadır. Barışın gerçekten yerleşmesi için sadece silahların değil, zihinlerin de dönüştürülmesi gerekir. Bunun yolu da sivil toplumun barış sürecine etkin katılımından, mağdurların sesinin duyulmasından, toplumlararası diyaloğun güçlendirilmesinden geçer. Aksi takdirde, bastırılmış veya dondurulmuş çatışmalar bir gün farklı biçimlerde tekrar su yüzüne çıkabilir.

Yukarıda özetlenen küresel deneyimler, sivil toplumun barış süreçlerinde oynayabileceği muhtelif rollerin somut karşılıklarını sunuyor. Sivil toplum; çatışma sırasında koruma sağlayabilir (Nepal’de kadınların kurduğu yerel koruma ağları gibi)[39], anlaşma sonrasında izleme yapabilir (Kolombiya’da uygulamayı denetleyen STK raporları gibi)[35], müzakere öncesi savunuculuk yaparak barış gündemini belirleyebilir (Güney Afrika’da TRC’yi kurduran insan hakları hareketi gibi)[30], resmi görüşmeler tıkandığında arabuluculuk kanalları oluşturabilir (Kuzey İrlanda’da yerel arabulucuların gerilimi düşürmesi gibi)[33], toplumlar arası iletişimi güçlendirip barış kültürünü yayabilir (Kadınların medya aracılığıyla barış anlatıları geliştirmesi gibi)[36] ve çatışma sonrası sosyal uyumu pekiştirebilir (Güney Afrika’da yerel uzlaşma inisiyatiflerinin güven tesis etmesi gibi)[31]. Tüm bu işlevler, devletin tek başına başaramayacağı toplumsal dönüşümlere işaret eder. Barışı kalıcı kılmak, toplumu barışa hazırlamak ve barışı toplumda kurmak, sivil toplumun aktif desteği olmadan mümkün değildir[40]. Uluslararası örneklerden çıkarabileceğimiz ders, barış süreçlerinin sadece diplomasiden ibaret olmadığı, aslında bir toplumsal seferberlik gerektirdiğidir[41][1]. Sırada, bu derslerin Türkiye için ne ifade ettiğine bakmak ve Türkiye’de sivil toplumun barış arayışlarındaki rolünü irdelemek var.

Türkiye’de Sivil Toplum ve Barış Arayışları

Türkiye’de sivil toplumun barış süreçlerine dâhil olması meselesi, tarihsel ve yapısal bazı zorluklarla maluldür. Ülkemizde “sivil toplum” kavramı 1980’ler sonrasında gelişim göstermiş olsa da özellikle Kürt meselesi gibi yüksek politik risk içeren konularda uzun süre birçok STK çekingen bir tutum takınmıştır. 1990’lı yıllarda çatışmalar şiddetlenirken, devletin sivil topluma yönelik baskıcı politikaları nedeniyle pek çok örgüt bu alana hiç girmemiş veya temkinli davranmıştır[42]. Örneğin insan hakları kuruluşları ve barış inisiyatifleri, çatışma döneminde sık sık baskınlar, kapatmalar ve gözaltılarla karşılaşmıştır. Bu durum, pek çok yapının kendini sosyal yardım, kültür, eğitim gibi “daha güvenli” alanlara yönlendirmesine yol açmıştır. Ana akım halihazırda güçlü STK’ların bir kısmı ise devlet söylemiyle açıktan çelişmemeye gayret etmiş, barış talebini marjinal bir “grup çıkarı” gibi gösterme tuzağına düşmüştür[43][44]. Dolayısıyla 2000’lerin başına dek Türkiye’de barış konusunda sivil bir ses, daha çok insan hakları çevreleri ve çatışmadan etkilenen bölgedeki aktörlerle sınırlı kalmıştır.

Buna karşın 2013-2015 Çözüm Süreci, sivil toplum katılımı açısından önemli bir fırsat penceresi açmıştır. İlk defa hükümet, Kürt meselesinin çözümü için İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüşmelere başlarken bir yandan da toplum nezdinde destek yaratmak üzere bir Akil İnsanlar Heyeti oluşturmuştur. Bu heyet, farklı kesimlerden kanaat önderlerini barındırarak 7 bölgede halkla toplantılar yapmış; barış sürecinin gerekçelerini ve hedeflerini anlatmaya çalışmıştır. Akil İnsanlar girişimi, devlet eliyle kurulmuş olsa da aslında bir tür sivil toplum inisiyatifi olarak işledi. Heyet üyeleri gittikleri illerde sivil toplum temsilcileriyle, mağdurlarla, yerel halkla bir araya gelerek hem nabız tuttu hem de diyalog ortamı yarattı. Bu süreç, toplumda barış umudunu yaygınlaştırmak bakımından değerliydi. Nitekim 2013 baharında silahların sustuğu, çatışmasızlığın hüküm sürdüğü bir atmosferde yüz binlerce insanın katıldığı barış mitingleri düzenlendi; batı illerinden doğuya “barış yürüyüşleri” yapıldı. Sivil toplum kuruluşları ortak bildiriler yayımlayarak süreci desteklediklerini ilan ettiler. Kısacası barış talebi ilk kez geniş kesimler tarafından görünür biçimde sahiplenildi. Ancak Demos Araştırma Kolektifi’nin belirttiği gibi, bu girişimler kurumsallaşmış kalıcı bir zemine oturtulamadı[45]. 2015’te sürecin çökmesinin ardından hızla milliyetçi-otoriter bir iklim hâkim oldu ve barış talebi kamusal alanda dile getirilmesi zor, hatta riskli bir konu haline geldi[45]. Nitekim 2016’da savaş ortamına geri dönülmesiyle birlikte barışı savunanlar ağır bedeller ödedi: “Bu suça ortak olmayacağız” diyerek devleti çatışmayı sonlandırmaya çağıran Barış Akademisyenleri, ihraç edildi ve yargılandı; bazı STK’lar kapatıldı, miting ve etkinliklere izin verilmedi. Bu dönemde sivil toplum savunma pozisyonuna çekildi ve alanı iyice daraldı[46]. Özellikle OHAL koşullarında ifade özgürlüğünün kısıtlanması, uluslararası fonların azalması, sivil toplumun maddi ve manevi kapasitesini zayıflattı[47]. Tüm bu baskılar, sivil toplumu barış konusundan uzaklaştıran bir etki yaptı.

Yine de toplumsal bellek bütünüyle silinmiş değildir. 2013-2015 arasındaki görece özgürlük ortamını deneyimleyen STK’lar, barışın imkân dâhilinde olduğunu hatırlamaktadır. Son yıllarda muhalefet çevrelerinde ve bazı STK aktörlerinde, mevcut sert yönetimle doğrudan çatışmadan kaçınan “temkinli” bir tutum gözlemlense de[48], aynı zamanda toplumda barış fikrinin tabana yayılması gerektiğini savunan kesimler de güç toplamaktadır. Bu ikili durum – yani bir yanda iktidarla ters düşmemek için barış mevzusundan uzak duranlar, diğer yanda demokratik geleceğin barıştan geçtiğini savunanlar – Türkiye’de sivil toplumun önündeki açmazı yansıtmaktadır[48]. Barışın toplumsallaşması önündeki bu tereddüt hali aşılmadan, barış talebi dar bir kimlik meselesi olarak kalmaya mahkûmdur[49]. Oysa Demos’tan Atalay Göçer’in dediği gibi, “barış meselesi yalnızca Kürtlerin sahiplendiği bir talep olarak kalmamalı; aksi halde barış söylemi geniş kesimlere nüfuz edemez ve ortak bir gelecek tahayyülü inşa edilemez”[49]. Toplumun çoğunluğu barışı kendi ihtiyacı ve değeri olarak görmedikçe, siyasi iradenin barış adımı atması da zorlaşacaktır.

Gelinen noktada, Türkiye’de sivil toplumun önünde hem bir sorumluluk hem de bir imkân durmaktadır[50]. Sorumluluk, geçmişteki hatalardan ders çıkararak barışı toplumsal bir norm haline getirmek için çalışmaktır. İmkân ise, değişen konjonktürde yeni nesil sivil aktörlerin ve yöntemlerin devreye girme potansiyelidir. Bu kapsamda birkaç temel stratejik yönelime ihtiyaç vardır:

  • Geçmişle yüzleşme ve hakikat arayışı: Türkiye’de çatışma döneminde yaşanan insan hakları ihlalleriyle yüzleşmeden sahici bir barış inşa edilemez. Sivil toplum, bir Hakikat ve Adalet Komisyonu kurulmasını savunmalı; faili meçhul kayıplar, köy yakmalar, zorla göç ettirmeler gibi konuların aydınlatılması için bellek çalışmaları yapmalıdır. Hafıza merkezleri, sözlü tarih projeleri, mağdurların deneyimlerini paylaşacağı kamusal etkinlikler bu açıdan değerlidir[51][52]. Hakikatin ortaya çıkması hem kurbanların onurlandırılması hem de toplumun öğrenerek tekrarını önlemesi için şarttır.
  • Barış eğitimleri ve kültürel programlar: Toplumsal düzeyde barış kültürünü geliştirmek üzere müfredatta insan hakları ve barış eğitimine ağırlık verilmesi, sivil toplum işbirliğiyle okullarda, üniversitelerde programlar düzenlenmesi gerekir. Genç kuşakların empati becerileri geliştikçe, kutuplaşma yerini diyaloga bırakabilir[51]. Ayrıca sanatın birleştirici gücünden faydalanılmalı; tiyatro, sinema, müzik yoluyla çatışmanın acıları ve barışın getirileri geniş kitlelere anlatılmalıdır[36]. Bu, toplumun farklı kesimlerini ortak insani değerlerde buluşturmanın etkili bir yoludur.
  • Kapsayıcı diyalog mekanizmaları: Türkiye’nin barış sürecine hazırlık olarak çoğulcu ve katılımcı platformlar oluşturulmalıdır. Örneğin sivil toplum, sendikalar, meslek odaları, kadın ve gençlik örgütleri, inanç temsilcileri ve siyasi partilerden oluşan geniş katılımlı bir Barış Kongresi düzenlenebilir. Bu kongre hem bir diyalog zemini olacak hem de çözüme dair toplumun beklentilerini tespit edecektir. Benzer şekilde, bölgesel düzeyde Barış Komiteleri kurulup yerel aktörlerin katılımıyla barışın yerelden inşası sağlanabilir[32]. Dünya deneyimleri, yerel düzeyde kurulan barış komitelerinin toplumsal zemini güçlendirdiğini gösteriyor (Nepal’deki Barış Komiteleri gibi)[53].
  • Meclis ve siyaset kanallarının açılması: TBMM çatısı altında, tıpkı geçmişte kurulan çözüm komisyonu girişimi gibi, ancak bu defa sivil toplumun aktif katılımıyla çalışan kalıcı bir Barış ve Uzlaşı Komisyonu kurulması değerlidir. Nitekim Temmuz 2025’te 100’ü aşkın aydın, yazar ve aktivistin oluşturduğu Barış İçin Toplumsal Girişim adlı platform, Meclis’te kurulması gündemde olan Kürt sorunu Komisyonu’na sivil toplumun dahil edilmesi çağrısı yapmıştır. Platform, “Komisyon çalışmalarında sivil toplumun yer alması, görüş bildirmesi ve öneriler sunmasının sürecin demokratik meşruiyeti ve sürdürülebilirliği açısından vazgeçilmez” olduğunu vurgulamıştır[54]. Gerçekten de parlamentonun çatısı altında dahi sivil toplumun temsili sağlanabilirse, barış süreci çok daha şeffaf ve topluma mal olmuş ilerleyecektir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi genel kurulunda farklı partiler ve temsilciler bir araya geliyor. Barış İçin Toplumsal Girişim’in çağrısıyla kurulması planlanan Meclis Komisyonu’nda sivil toplumun yer alması, barış sürecinin toplumsallaşması için kritik görülüyor[54].

  • Sivil toplumun kendi ev ödevi: Elbette sivil toplumun devletten ve siyasetten talepleri kadar, kendi içerisinde yenilenmeye de ihtiyacı vardır. Göçer’in belirttiği gibi, sadece belli hak temelli alanlarda kendi içine kapanan bir STK modeliyle toplumsal yeniden inşa sürecine katkı sunmak zordur[55]. STK’lar farklı kesimlerle diyalog kurmayı öğrenmeli, toplumun geniş tabakalarına ulaşacak yeni çalışma tarzları geliştirmelidir. Örneğin muhafazakâr kesimlerle de konuşabilen, onları barışın bir parçası yapabilen yaklaşımlar benimsenmelidir. Bu amaçla, aynı hedefe yönelik çalışan örgütler arasında işbirliği platformları kurulabilir. Ayrıca sivil toplum ile yerel yönetimler, özel sektör ve medya arasında da köprüler inşa etmek gerekir. Barış öyle kapsayıcı bir hedef olmalı ki, toplumda kimse kendini bunun dışında görmemelidir.
  • Uluslararası dayanışma ve bilgi paylaşımı: Türkiye sivil toplumu, dünyadaki benzer süreçlerle etkileşimini artırmalıdır. DPI gibi kuruluşların uluslararası deneyim aktarımları bu açıdan değerlidir. Örneğin DPI’nın Ankara toplantısında Andy Carl, Uganda’dan Bask bölgesine kadar birçok barış sürecinden dersleri paylaştı; Türkiye için en önemli derslerden birinin, barış sürecinin ilerleyebilmesi için siyasi liderliğin tam katılımının şart olduğu olduğunu vurguladı[56][57]. Carl, İspanya’nın Katalan çatışmasında hapisteki siyasi liderleri serbest bırakmasının diyalog için nasıl bir dönüm noktası yarattığını anlattı ve benzer şekilde Türkiye’de de müzakerelerin önünü açmak için cezaevindeki aktörlerin durumunun ele alınması gerektiğine işaret etti[58]. Keza Carl’ın vurguladığı bir başka nokta, aynı anda hem savaşmanın hem konuşmanın imkânsızlığı idi; PKK’nin 2025 kongresinde ilan ettiği ateşkes ve demokratik zeminde mücadele kararı için “cesurca ve etik bir adım” nitelemesini yaptı[59][60]. Bu tür uluslararası uzman görüşleri, Türkiye’de barış yanlısı sivil toplumun ufkunu genişletmektedir. Emma DeSouza ise aynı toplantıda İrlanda deneyimini aktararak, sivil diyaloğun kurumsallaşmasının önemini dile getirdi. İrlanda Cumhuriyeti’nde vatandaş meclislerinin kürtaj referandumu gibi zor konularda nasıl başarılı olduğunu ve Kuzey İrlanda’da eksik kalan Civic Forum yapısının aslında barışın derinleşmesi için ne kadar gerekli olduğunu anlattı[21][27]. Türkiye, İrlanda örneğinden esinlenerek kendi vatandaş meclisi veya sivil forum modelini geliştirebilir. Ayrıca Kolombiya’dan kadınların müzakereye katılımı, Güney Afrika’dan hakikat komisyonu tecrübesi, Nepal’den yerel barış komiteleri gibi uygulamalar yakından incelenerek adapte edilebilir.

Yukarıda sayılan önerilerin hayata geçmesi, elbette ki siyasi iklimle yakından ilişkili. Ancak siyaset kurumu hazır olduğunda sivil toplum hazırlıksız olmamalıdır. 2023 seçimleri sonrasında parlamentoda Kürt meselesine dair ilk kez bir uzlaşı komisyonu kurulması yönünde adımlar atılması, sivil toplumu da hareketlendirmiştir. Barış İçin Toplumsal Girişim gibi platformlar, bu fırsatı değerlendirerek seslerini duyurmaya başlamıştır[61][62]. Bu ivmenin devamı getirilmelidir. Unutulmamalıdır ki, barış sadece masada değil, sokakta kazanılır. Topluma mal olmayan hiçbir barış anlaşması uzun ömürlü olamaz[54]. Türkiye’de sivil toplum, tüm farklılıklarıyla birlikte barış idealinin etrafında birleştiği ölçüde, siyasetin de üzerindeki baskı artacaktır.

Sonuç

Ele aldığımız kuramsal tartışmalar ve küresel karşılaştırmalar ışığında, Türkiye’de sivil toplumun barış süreçlerine etkisi konusunda birkaç temel sonuca varabiliriz:

Birincisi, barış ve demokrasi mücadelesi iç içedir. Barış talebi, yalnızca silahların susması değil, aynı zamanda daha demokratik ve adil bir toplum talebidir. Kant’tan Habermas’a düşünürlerin işaret ettiği gibi, halkın yönetime katılımı ve kamusal iletişim mekanizmaları güçlendikçe barış şansı artacaktır[6][8]. Türkiye’de demokratikleşme hamleleri barışa katkı sunacak; barış yolunda atılacak adımlar da demokratikleşmeyi pekiştirecektir. Bu nedenle sivil toplum, barışı teknik bir güvenlik meselesi olmaktan çıkarıp toplumsal bir dönüşüm projesi olarak ele almalıdır.

İkincisi, sivil toplum barışın garantörüdür. Toplumsal düzeyde sahiplenilen bir barış, siyasal değişimlere daha dirençli olur. Kolombiya’da anlaşmayı uygulamakta ayak direyen yönetimler, sivil toplum baskısıyla taahhütlerini yerine getirmek zorunda kalmıştır. Kuzey İrlanda’da siyasetin kilitlendiği zamanlarda sivil toplum sorunları gündemde tutmuştur. Türkiye’de de benzer şekilde, sivil toplum barışın uygulama sürecini denetleyecek, aksaklıkları kamuoyuna duyuracak ve tarafları sorumlu davranmaya çağıracaktır. Barışın sürdürülebilirliği için sivil alanın canlı ve özgür olması şarttır. Bu sebeple barış süreciyle eş zamanlı olarak, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve basın özgürlüğü gibi alanlarda ilerlemeler sağlanmalıdır. Aksi takdirde sivil topluma alan açılmadan yürütülecek bir süreç, toplum nezdinde gereken meşruiyeti bulamaz[62].

Üçüncüsü, eleştirel ve kapsayıcı bir yaklaşım geliştirilmelidir. Sivil toplum öznelerinin de özeleştiri yapması, çatışma karşısındaki tutumlarını gözden geçirmesi gerekir. Gramsci’nin ifade ettiği gibi, eğer sivil toplum sadece mevcut düzenin ideolojik uzantısı olarak kalırsa, değişim mümkün olmaz[63]. Türkiye’de özellikle batıdaki sivil toplumun “barış sadece Kürtlerin meselesidir” yanılsamasını kırması elzemdir[64]. Barış, herkesin meselesi haline geldiğinde gerçek anlamına kavuşacaktır. Bu yüzden sivil toplum içindeki Türk, Kürt, çeşitli etnik ve dini grup temsilcilerinin eşit ortaklar olarak sürece katılımı sağlanmalıdır. Aynı şekilde kadınların, gençlerin, LGBTİ+ bireylerin barış çalışmalarındaki rolü arttırılmalıdır. Kolombiya’da kadınların sürece yaptığı katkı ortadadır; benzer şekilde Türkiye’de de kadın hareketi barış için güçlü bir aktördür ve mutlaka karar alma mekanizmalarında temsil edilmelidir. Sivil toplumun kendi içindeki çeşitlilik ne kadar artarsa, barış sürecine o derece toplumun aynası yansıyacaktır.

Dördüncüsü, yeni nesil yöntemlere açık olunmalıdır. Klasik STK formatlarının ötesine geçerek daha yatay, ağ tipi örgütlenmeler ve dijital platformlar kullanılabilir. Genç kuşağın sosyal medyadaki etkinliği, barış mesajlarının yayılması için değerlendirilebilir. Online imza kampanyaları, sanal forumlar, belgesel film projeleri gibi araçlar barışı gündemde tutabilir. Ayrıca yurtdışındaki diaspora topluluklarıyla iletişim de önemlidir; barışın dış boyutunda diaspora Kürt ve Türk sivil toplumunu bir araya getirecek projeler geliştirilebilir.

Son olarak, devlet ve sivil toplum arasında güven tesis etmek kritik olacaktır. Foucault’cu anlamda iktidar ile direnç her zaman karşı karşıya değildir; bazen işbirliği yapmak da mümkündür. Demokratik bir rejimde devlet, sivil toplumu düşman olarak değil, paydaş olarak görmelidir. Özellikle çatışma çözümlerinde devlet kurumları ile STK’lar arasında düzenli istişare mekanizmaları oluşturulabilir. Meclis bünyesinde sivil toplum temsilcilerinin katıldığı alt komisyonlar kurulması, vali ve kaymakamların illerde sivil toplumla periyodik toplantılar yapması gibi uygulamalar bu güveni artıracaktır. DPI’nın etkinliğinde İrlanda Büyükelçisi’nin açılış konuşması yapması ve bizzat diplomasinin sivil diyaloğu desteklemesi, devlet ve sivil toplumun ortak zeminde buluşmasına örnek teşkil eder[65]. Aynı şekilde, Türkiye’nin dost ülkeleri ve uluslararası kurumlar da benzer süreçlerdeki deneyimlerini paylaşarak kolaylaştırıcı rol oynayabilir; ancak Andy Carl’ın vurguladığı gibi inisiyatif içeriden gelmelidir[66][67]. Dış destek, ancak yerel aktörler öncülüğünde olduğunda etkili olur.

Sonuç itibariyle, sivil toplumun barış inşasında rolünü tartışmak, onu yüceltmek veya değersizleştirmek meselesi değil; barışın toplumsal temellerini kimlerin ve nasıl kuracağı meselesidir. Türkiye, kendi barış sürecini er ya da geç yeniden başlatmak durumundadır. Bu yeni süreç, geçmiş deneyimleri aşan bir yaklaşımla tasarlanmalıdır. Makalemizde savunduğumuz üzere, sivil toplum bu sürecin edilgen bir figüranı değil, kurucu bir öznesi olmalıdır. Barışı sadece taraflar arasındaki bir pazarlık olmaktan çıkarıp toplumun ortak yaratısı haline getirebilirsek, işte o zaman kalıcı ve adil bir barıştan söz edebiliriz. Böyle bir barış, Kant’ın “ebedi barış” idealine de en yakın karşılık olacaktır; çünkü barış, onu gerçekten isteyen ve günlük hayatında yaşayan bir toplum olduğunda ebedi olabilir. Türkiye’de sivil toplum, tüm baskılara rağmen barış umutlarını yaşattıysa, gelecekte de barışın güvencesi olmaya devam edecektir.

Kaynakça  

Arendt, Hannah. 1972. Crises of the Republic içinde “Civil Disobedience.” New York: Harcourt Brace Jovanovich. (Hannah Arendt, sivil itaatsizliği kolektif bir demokratik eylem olarak ele aldığı makalesinde, sivil toplumun iktidarı denetleme rolünü vurgular.)

BİA Haber Merkezi. 2025. “Barış İçin Toplumsal Girişim: Sürece sivil toplum da dâhil edilmeli.” Bianet, 22 Temmuz 2025. [54][62]

Carl, Andy. 2025. DPI konuşması, “Barış Süreçlerinde Sivil Toplumun Rolü: Uluslararası Bir Perspektif.” (Demokratik Gelişim Enstitüsü etkinliği, Ankara, 11 Ekim 2025). Yeni Yaşam Gazetesi’ne yansıyan demecinden: “Sürecin ilerleyebilmesi için ön koşullardan biri siyasi liderliklerin tam olarak katılabilmesidir” (4 Haziran 2025)[56][57].

Coşkun, Vahap. 2021. “Kant: Barış İçin Ebedi Bir Referans.” Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 26 (45): 207-223. [4][5]

DeSouza, Emma. 2023. “Rethinking Civil Society in Northern Ireland.” Rethinking Civil Society Projesi (erişim tarihi: 10 Ekim 2025). (Emma DeSouza’nın Kuzey İrlanda barış sürecinde sivil toplumun rolü üzerine değerlendirmeleri)[68][27].

DPI (Democratic Progress Institute). 2025. “Barış İnşasında Sivil Toplumun Rolü” Davet Mektubu (Kerim Yıldız imzalı, 23 Eylül 2025). (Etkinlik amacını ve katılımcı profilini açıklayan resmi davetiye)[69][2].

DPI Toplantı Gündemi. 2025. Türkiye’de Kapsayıcı Diyaloğu Desteklemek: Barış İnşasında Sivil Toplumun Rolü – 11 Ekim 2025, Ankara. (Etkinlik programı: Konuşmacılar Andy Carl ve Emma DeSouza; kolaylaştırıcı Kerim Yıldız; tartışma oturumları moderatörleri Mehmet Kaya ve Sevtap Yokuş)[3][70].

Göçer, Atalay. 2025. “Barışı Kim İstiyor? Sivil Toplumun Barış Süreçlerindeki Kurucu Rolüne Dair Notlar.” DEMOS Araştırma Kolektifi Blogu, 25 Haziran 2025. [40][45]

Habermas, Jürgen. 1996. Between Facts and Norms: Contributions to a Discourse Theory of Law and Democracy. Cambridge, MA: MIT Press. (Habermas burada sivil toplumun kamusal alandaki iletişim ağları üzerinden demokrasiye katkısını kuramsallaştırır)[8].

Nilsson, Desirée. 2014. “Civil Society in Peace Accords and the Durability of Peace.” Accord No. 25 (Conciliation Resources): 174-181. (1989-2004 dönemindeki barış anlaşmalarında sivil toplum katılımının istatistiksel analizini sunan makale)[20].

Peace Direct (Oliver Walton). 2011. “Liberal peacebuilding and civil society in Sri Lanka.” Insight on Conflict, 29 Kasım 2011. (Sri Lanka barış sürecinde STK’ların rolüne dair Oliver Walton ile yapılan röportaj)[37].

Yıldız, Kerim. 2025. Açılış Konuşması, DPI Ankara Toplantısı (11 Ekim 2025). (DPI İcra Kurulu Başkanı Kerim Yıldız’ın, sivil toplumun çatışma çözümündeki pozitif rolüne değinen konuşması).

Yeni Yaşam Gazetesi (Hîvda Çelebi). 2025. “Andy Carl: Sürecin ilerlemesi için ön koşul siyasi liderliğin tam katılımıdır.” Yeni Yaşam, 4 Haziran 2025. [58][66]

EkoIQ Editör. 2023. “Uluslararası Şiddetsizlik Günü: ‘Şiddetsizlik, İnsanlığın Elindeki En Büyük Güç’.” EkoIQ Dergisi, 2 Ekim 2023. [15]

ADRIstanbul. 2025. “Gandhici Yaklaşım ve Alternatif Uyuşmazlık Çözümleri.” ADRİstanbul Blogu, 3 Şubat 2025. (Mahatma Gandhi’nin barış ve müzakere felsefesini anlatan yazı)[14].

Gramsci, Antonio. 1971. Selections from the Prison Notebooks. New York: International Publishers. (Gramsci’nin sivil toplum ve hegemonyaya dair temel kavramlarını içerir)[11][13].

Foucault, Michel. 1978. The History of Sexuality, Vol. 1: An Introduction. New York: Pantheon. (Foucault’nun “iktidarın olduğu her yerde direniş vardır” şeklindeki ünlü formülasyonunu ortaya koyduğu eser)[9].

[1] [30] [31] [32] [33] [34] [35] [36] [39] [40] [41] [42] [43] [44] [45] [46] [47] [48] [49] [50] [51] [52] [53] [55] [64] Barışı Kim İstiyor? | Sivil Toplumun Barış Süreçlerindeki Kurucu Rolüne Dair Notlar – DEMOS Araştırma Kolektifi

https://demos.org.tr/barisi-kim-istiyor-sivil-toplumun-baris-sureclerindeki-kurucu-rolune-dair-notlar/

[2] [69] Abdurrahman Akıncı_DPI Davetiye 11 Ekim-1.pdf

file://file_00000000a4f8620abcf0ad86d4252e11

[3] [65] [70] DPI Toplantı Gündemi_11 Ekim_Ankara-1.pdf

file://file_0000000041b0620ab02d7bb7a7f87677

[4] [5] [6] dergipark.org.tr

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/2147587

[7] BARIŞ VE ADALET: HANGİSİ ÖNCE GELİR? – Mustafa Erdoğan

https://erdoganmustafa.org/baris-ve-adalet-hangisi-once-gelir/

[8] [10]  HDRO 2002, background paper, kaldor

https://hdr.undp.org/system/files/documents/kaldor2002.pdf

[9] Michel Foucault: Where there is power, there is resistance  – ReviseSociology

https://revisesociology.com/2025/02/20/michel-foucault-where-there-is-power-there-is-resistance/

[11] [12] [13] [63] Powercube home template

https://www.powercube.net/other-forms-of-power/gramsci-and-hegemony/

[14] Gandhici Yaklaşım ve Alternatif Uyuşmazlık Çözümleri | ADRIstanbul

https://www.adristanbul.com/gandhici-yaklasim-ve-alternatif-uyusmazlik-cozumleri-barisa-giden-yol-yoktur-baris-yolun-kendisidir-mahatma-gandhi/

[15] Uluslararası Şiddetsizlik Günü: “Şiddetsizlik, İnsanlığın Elindeki En Büyük Güç” – #ekoIQ | Sürdürülebilirlik Hakkında Her Şey

https://www.ekoiq.com/uluslararasi-siddetsizlik-gunu-siddetsizlik-insanligin-elindeki-en-buyuk-guc/

[16] [17] [18] [19] [22] [23] The Right to Dissent | Lapham’s Quarterly

https://www.laphamsquarterly.org/roundtable/right-dissent

[20] Civil society in peace accords and the durability of peace | Conciliation Resources

https://www.c-r.org/accord/legitimacy-and-peace-processes/introduction-legitimacy-and-peace-processes/legitimacy-and-2

[21] [24] [25] [26] [27] [28] [29] [68] Emma DeSouzaWriter and Civil Rights Campaigner – Rethinking Civil Society

https://rethinkingcivilsociety.org/quotes/emma-desouzawriter-and-civil-rights-campaigner/

[37] Liberal peacebuilding and civil society in Sri Lanka — Peace Insight

https://www.peaceinsight.org/en/articles/oliver-walton-interview/

[38] Peace as a Process: Reflections from Sri Lanka

https://srilankacampaign.org/peace-as-a-process-reflections-from-sri-lanka/

[54] [61] [62] Barış İçin Toplumsal Girişim: Sürece sivil toplum da dâhil edilmeli

https://bianet.org/haber/baris-icin-toplumsal-girisim-surece-sivil-toplum-da-dahil-edilmeli-309703

[56] [57] [58] [59] [60] [66] [67] Andy Carl: Sürecin ilerlemesi için ön koşul siyasi liderliğin tam katılımıdır – Yeni Yaşam Gazetesi | Yeni Yaşam

https://yeniyasamgazetesi9.com/andy-carl-surecin-ilerlemesi-icin-on-kosul-siyasi-liderligin-tam-katilimidir/

Bir yanıt yazın