iktidarın-psikolojisi-4-1-644x322

İnsanın özü kutsal eksenlidir. M. Eliade, “İnsan olmak dindar olmaktır.” derken aslında insandaki en temel eğilimin maneviyat olduğunu vurgular. Maneviyatın dindarlık olarak öne çıkmasının anlamı, ona göre, üretilmiş yargılarla şekillenmiş bir dindarlık değil; varoluşsal bir yücelik karşısında boyun eğme, manevî olanı maddî olana üstün görme durumudur. Bu anlamda dindarlık, bir inanç sistemine bağlılık değil, kutsalı sezme yetisidir. İnsan, varlık karşısında duyduğu hayret, acz ve anlam arayışıyla zaten kutsala yönelir; bu yöneliş onun ontolojik yapısına içkindir. Dolayısıyla bir ateistte de bu zemin bulunmaktadır. Hatt ateizm denilen tutum çoğu zaman üretilmiş, yapay bir kutsallığa —yani insanın kendi elinden çıkmış Tanrı imgelerine— tepki olarak ortaya çıkan bir tavırdır. Bu bakımdan kimi kere ateizm, Tanrı’ya değil; Tanrı adına kurulan sahteliğe  karşı bir duruş olarak da değerlendirilebilir.

İnsanın maneviyatı varoluşsal olmakla birlikte maneviyatı algılayış biçimi noktasında sıkıntılar ortaya çıkıyor. İnsanın çıkarı, korkusu, cehaleti çoğu zaman ontolojik özünü çarpıtmayı ve hatta Onu kendine kurban etmeyi getiriyor. Kendi varloşsal özünden kurtulması mümkün olamadığından çoğu kere maneviyatav ilişkin algılarını; anlayışını maneviyatın kendisi sanıyor ya da öyle gösteriyor. Bunu din kabul ediyor. Başkasını da bu anlayışı ile yargılıyor. Bu da hakikatin özünü gizlemeyi getiriyor;  kimileri bunu fark etmiyor bile. Tahrif, dejenarasyon, kutsal adına yapılan bütün çirkinlikler buradan besleniyor. Uyum yerini çatışmaya, merhamet yerini vahşete bırakıyor. Maneviyatı maddi olana kurban eden ideolojiler bile bu suçun uzantısı oluyor. Herkes yücelik davası ekseninde şeytani ayartmanın zavallı bir aparatına dönüşüyor. 

Oysa bazen hakikati kavrayabilmek için kendi gerçekliğimizi reddetmemiz gerekir. Çünkü hakikat, bizimle tam olarak uyuşmaz; bizi aşar. Bizim hakikat dediğimiz şey çoğu zaman kendi inançlarımızın, kültürümüzün ve alışkanlıklarımızın biçimlendirdiği dar bir aynadır. İnsan, o aynaya bakarken yalnızca kendi yüzünü görür; Tanrı’yı değil. İşte dinden çıkmak dediğim şey budur: kendimizin uydurduğu Tanrı’yı, kendi ölçülerimize göre biçimlendirdiğimiz hakikati yıkmak. Ancak o zaman Tanrı’nın bizden bağımsız olan gerçeğine temas edebiliriz. Dinden çıkmak, bu anlamda bir kopuş değil; kendini aşmanın, varlığın kendi kaynağına dönmesinin başka bir adıdır.

İnsan, kendi inandığı Tanrı’yı yıkmadıkça Tanrı’yı gerçekten bulamaz. Çünkü putlar taşta değil, bilinçte yaşar. Her çağın putları vardır: kavram putları, mezhep putları, cemaat putları… İnsan, bunların gölgesinde yaşadıkça kendi sesini bile Tanrı’nın sesi sanır. Oysa hakikatin sesi, insanın kendi sesine bile benzemez. “Dinden çıkış” bu anlamda bir terk değil, bir doğuştur — dinin kabuğundan çıkmak, onun özüne ulaşmaktır.

Attâr’ın Mantıku’t-Tayr’ındaki Şeyh San‘ân hikâyesi, bu içsel doğuşun simgesidir. Şeyh, zahirde dinden çıkar; Rum diyarında bir kıza âşık olur, imanını ve kimliğini yitirir. Fakat tam da bu düşüşte hakikate döner. Çünkü o, artık Tanrı’ya dışarıdan bakan bir mümin değil, Tanrı’da yanarak yeniden doğan bir insandır. Dinden çıkmak burada dine döndürür onu; biçimsel olanın yerine, içsel olanı geçirir. Gerçek çıkış, terk değil, hakikate geri dönüşün sancısıdır.

Kur’an’da geçen “Ey iman edenler, iman ediniz” ayeti, imanın durağan bir kimlik değil, dinamik bir yöneliş olduğunu gösterir. İman bir kez elde edilip korunacak bir mülk değil, her an yeniden doğacak bir bilinçtir. Bu yüzden “dinden çıkış”, aslında imanı kimlik olmaktan çıkarıp varoluşun eylemine dönüştürmektir. Çünkü iman, sabitlik değil, devinimdir; aşk gibi, akış içinde yenilenir. İman sabitlendiği yerde ölür, akışta kaldığı yerde canlıdır.

Bugünün dinsel krizleri, Tanrı’yla değil, Tanrı adına konuşan yapılarla ilgilidir. İnsan, bir dogmanın, bir cemaatin ya da bir otoritenin içinde sıkıştığında artık Tanrı’ya değil, o sistemin onayına inanır. Böylece iman, özgürlükten itaatkârlığa, arayıştan tekrara dönüşür. Dinden çıkmak burada, o sistemin belirlediği Tanrı tasavvurundan özgürleşmektir. Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözüyle söylediği de belki de -aslında- budur: Tanrı değil, Tanrı adına konuşan iddialar ölmüştür. İnsan, kendi elleriyle yarattığı Tanrı’yı yıkmadan, Tanrı’nın hakikatine ulaşamaz.

Tasavvuf bu “çıkışı” çok önceden yaşamıştır. Hallâc-ı Mansûr’un “Enel Hak” sözü, dinin sınırlarını değil, insanın sınırlarını aşar. O, Tanrı’yı dışarıda aramayı bırakıp, hakikatin kendi varlığında tecelli ettiğini görmüştür. Şeyh San‘ân da, “şeytan bile beni hakikate götürdü” derken biçimsel dinden hakikatin içine geçişi dile getirir. Bu anlamda “dinden çıkmak”, Tanrı’dan uzaklaşmak değil, Tanrı’ya daha doğrudan yönelmenin bir biçimidir.

Gerçek dindarlık, Tanrı’yı bir kimliğin, bir mezhebin, bir geleneğin parçası olmaktan kurtarabilmektir. Çünkü Tanrı’nın sesi, insanların Tanrı adına konuştuğu seslerin ötesindedir. Dinden çıkmak, Tanrı’yı inkâr değil; Tanrı’yı insanın elinden kurtarmaktır. Dinin kabuğundan çıkmak, onun özündeki ışığa ulaşmaktır. Ve bazen hakikate ulaşmanın tek yolu, inandığımızı sandığımız şeyi yıkmaktan geçer.

Bir yanıt yazın