KEMALAT MERTEBESİ OLARAK “DEĞMEZ” OLANI TANIMAK

f706e8d769c6190acc1afe9f110ea324
İnsan hayatı ilişkilerin toplamıdır. İnsan, bu ilişkilere yönelirken daima üstün olanı, asil olanı ister. Her ne kadar kendi hayatımızda bu istediklerimizle tercihlerimiz her zaman aynı olmasa da, hepimiz aslında üstün olanı ve kemalatı ararız. Fakat üstün olanı gerçekleştirme noktasında herkes başarılı olamaz. En üstün iyiyi istemek, insanın ontolojik zeminidir. Ancak hayat içerisinde insan kişiliği farklı mecralara sürüklenebilir; bazen kemalatı doğru anlayamaz, kendi hazlarını ve faydasını merkeze alır, dünyevî olan ekseninde davranır.

Klasik varlık zincirine baktığımızda ise en üstte manevî olanın bulunduğunu görürüz. Felsefe tarihinde klasik bir varlık hiyerarşisi vardır: En üstte Tanrı, ortada insan, en altta ise evren bulunur. Buna değer hiyerarşisi denir. İnsan, maneviyata doğru yükseldikçe değer kazanır; çünkü kemalat manevî olandadır. Zaten insanın kendi insanlığı da buna şahittir. İnsan hiçbir zaman kendinden aşağı olan maddî şeyleri hakikatte üstün görmez. Tercih etse bile üstün görmez. Mesela insan haz ve faydasını merkeze alsa bile, bunu açıkça ifade etmez; haz ve faydayı bile manevî değerler ekseninde sunmaya çalışır. Çünkü bütün insanlığın değer verdiği, alkışladığı ve üstün gördüğü şey manevî olandır.

Bu yüzden en büyük hırsız bile hırsızlığın bir değer olduğunu söylemez. Eğer hırsızlık yapmış ve açıkça yakalanmışsa, bunu daha üst bir değerle kamufle etmeye çalışır; “ihtiyacım vardı” gibi mazeretler üretir, kendisine bir meşruiyet zemini arar. İnsan, yaptığı şeyi mutlaka daha yüksek bir değer üzerinden anlamlandırmaya çalışır. Bu da manevî olanın üstün olduğunu gösteren en önemli delillerden biridir.

İnsan, ilişkileriyle şekillenir. Dolayısıyla hangi zeminde ilişki kuruyorsa, kendi değerini de o zemin belirler. Manevî olanla ilişki kurduğunda yükselir; manevî olandan uzaklaşıp hayvanî ve maddî olana düştükçe değeri azalır. İşte burada bazen kullandığımız “değmez” kavramı ortaya çıkar. Başkalarını eleştirirken, ihanetten, aldanmışlıktan ya da vefasızlıktan söz ederken aslında bunu, karşımızdakini hâlâ değerli bulduğumuz için yaparız. Yakınma da, sitem de bir değer atfının sonucudur. Fakat bazen ilişkiler öyle bir noktaya gelir ki artık bu yakınmaların, bu sitemlerin anlamı kalmaz. İnsan fark eder ki karşısındaki kişi, kurduğu ilişkiler sebebiyle insaniyet mertebesini değerli kılan maneviyattan büyük ölçüde kopmuştur. Çünkü insan mutlaka bir ilişki içinde yaşar; maneviyatla ilişkisi kopmuşsa, mutlaka başka bir ilişki biçimi geliştirmiştir.

İşte “değmez” aşaması tam burada ortaya çıkar. İnsan bu aşamayı kavradıkça aslında kemalata doğru bir adım atmış olur. Çünkü kemalat sadece maneviyata yönelmek değil, aynı zamanda neyin maneviyattan koptuğunu anlayabilmektir. Bu anlayış geliştikçe insan artık sitem etmeyi de bırakır, yakınmayı da bırakır. Çünkü bazı şeylerin gerçekten değmediğini idrak eder.

Şahsen benim hayatım da bu “değmez”leri kavrama noktasında ciddi yetersizliklerle geçti. Üstelik bu, bir kere olup biten ve tamamlanan bir şey de değil. Hayat insana sürekli olarak neyin değdiğini, neyin değmediğini öğretir. Bazen Tanrısal olanla kurduğumuz bağın gücü ya da zayıflığı bizi bu noktada ya uyanık kılar ya gaflete düşürür. Ben de çoğu kez bu gafleti yaşadım. Değmez olanı değer zannettim; değerli olanı ise bazen değmez gördüm.

Bunu öğrenmenin bir yolu yok mu? Anladığım kadarıyla insan bunu hem maneviyatla kurduğu bağ üzerinden öğreniyor ki — sanırım buna irfan deniyor — hem de hayata bu gözle yöneldiğinde, bizzat hayatın içinden öğreniyor. İnsan ilişkileri, hayal kırıklıkları, aldanışlar, yakınlıklar ve kopuşlar zamanla insana neyin hakikaten değer taşıdığını, neyin ise sadece geçici bir yanılsama olduğunu gösteriyor. Bu yüzden kemalat biraz da, insanın değer ile değmezi birbirinden ayırabilme basiretini kazanma derecesi oluyor.

Şunu itiraf etmeliyim ki, manevi olanla kurduğunuz bağ güçlendikçe hayat içerisinde değer verdiğiniz birçok değmez insan, aslında zamanla size kendi değmezliğini gösteriyor. İnsan bunu çoğu zaman geç fark etse de, Tanrı’yla kurduğunuz bağ ne kadar güçlüyse, insanın basireti de o ölçüde açılıyor. İnsan bazı şeyleri daha erken fark etmeye, ilişkilerin hakikatini daha derinden görmeye başlıyor. Bu yüzden aşkın olana dua (yönelmek) önemlidir. Çünkü insan her zaman kendi aklıyla ve kendi sezgisiyle hakikati bütünüyle kavraymıyor.

Aslında değmezlerin hayatımızda bulunuşu değer sebebiyledir. Bunu farketmek hayatın bir imtihan oluşunun da anlamıdır. Karşılaştığınız değersizlikler, aslında değerin ne olduğunu daha iyi anlamanıza vesile olur. İnsan bazen kıymetsiz olanla karşılaşmadan kıymetin ne olduğunu tam idrak edemez. Bu yüzden bazı hayal kırıklıkları, bazı aldanışlar ve bazı kopuşlar, sadece bir kayıp değil; aynı zamanda insanın basiretini artıran, onu kemalata yaklaştıran tecrübeler hâline gelir.

Bu yaklaşımlarımı kibirli bir değerlendirme olarak da görmemek gerekir. Çünkü kibirli insan zaten hakiki anlamda ilişki kurabilen bir insan değildir. Kibir, insanı ilişkiden uzaklaştırır; insanı yalnızca kendisine kapatan bir hâle dönüştürür. Bu yüzden kibirli insanın “değmez” ile de gerçek anlamda bir sorunu olmaz. Çünkü onun meselesi değmez olanı fark etmek değildir; sevmezliği esas almaktır. Kibirli insan çoğu zaman insanları değersiz bulduğu için değil, kendi dışında kimseyi sevmediği için ilişkisizdir. İlişkide sevgi yoksa değer ve değmez de yoktur..

Benim sözünü ettiğim; insanı küçümsemek değil; insanın hangi ilişkilerle kendi değerini yükselttiğini ya da hangi ilişkilerle kendi değerini düşürdüğünü fark etmeye çalışmaktır. “Değmez” idraki, kibirden değil, aksine insanın bazen fazla değer vermesinden, fazla anlam yüklemesinden ve bunun sonucunda yaşadığı hayal kırıklıklarından doğar. Bu yüzden insan kemalata doğru ilerledikçe herkesi küçümseyen biri hâline gelmez; tam tersine, neye nasıl bir değer verilmesi gerektiğini daha iyi kavramaya başlar.

Kısacası “Değmez” ifadesi ile gelinen nokta ilişkinin bitişini ifade eder… İnsan değmez olanı anladığında birçok şey yeniden anlam bulur. Değmez aşaması konuşmanın, küfür etmenin, öfkelenmenin bile anlamını kaybetmesidir. Değmez aşaması ümidin, beklentinin, sevginin ve nefretin ötesine geçmektir.

Burada artık suskunluk, dinginlik ve alınmış cevaplar vardır. Anlamlı sandığın birçok şeyin anlamsız olduğu, yanılsamaların, yüceltmelerin tepetaklak olduğu bir aşamadır “değmez” aşaması.
Suskunluk ve vakar vardır artık…
Bir insan susmayı seçmişse, muhatabını artık herhangi bir şeye değer bulmadığı içindir. Bu bağlamda susmak, konuşmanın en asil biçimidir.