Mekke Paktı ve İran Denklemi: Yeni Oyun Şimdi Başladı

26081101001191_Org

Mekke’de imzalanan Suudi Arabistan-Pakistan-Türkiye savunma paktı basitçe İran’a karşı bir ittifak olarak görülemez. Anlaşma, Yemen savaşının deneyimi ve Riyad’ın güvenlik ortaklarını çeşitlendirme çabası tarafından şekillendirilen Batı Asya’daki yeni bir güvenlik ortamı içerisinde ortaya çıkmıştır. Ancak Abbas Arakçi’nin verdiği mesaj, bölgenin güvenlik mimarisine ilişkin farklı bir vizyon ortaya koymaktadır.

Batı Asya’daki güvenlik gelişmeleri farklı bir aşamaya girmektedir. Yıllar süren savaş, rekabet, dış müdahale ve maliyetli güvenlik deneyimlerinin ardından bölge ülkeleri her zamankinden daha fazla ortak bir soruyla karşı karşıyadır: Bölgenin gelecekteki güvenliği nasıl ve hangi mekanizmalar aracılığıyla sağlanmalıdır?

Bu bağlamda, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasında Mekke’de imzalanan savunma anlaşması basitçe üçlü bir askerî anlaşma olarak değerlendirilemez. Bu paktın önemi, ilan edilen hükümlerinden ziyade bazı bölge ülkelerinin güvenlik düzenlemelerini yeniden tanımlama çabalarına ilişkin gönderdiği mesajda yatmaktadır.

Açıklanan şartlara göre, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı bir saldırı, üçüne birden yapılmış bir saldırı olarak kabul edilecek; üyeler ise savunma iş birliğini genişletme ve ortak caydırıcılığı güçlendirme taahhüdünde bulunacaktır. Bununla birlikte, anlaşmanın operasyonel yükümlülükleri belirsizliğini korumaktadır ve anlaşma bölgedeki bir “yeni NATO”nun oluşumu olarak nitelendirilemez. Şimdiye kadar ortaya çıkan şey, tam anlamıyla işler durumda olan bir askerî yapıdan ziyade, caydırıcılığı artırmayı ve güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirmeyi amaçlayan bir siyasî-güvenlik çerçevesidir.

Pakt üyelerinin bileşimi de bu açıdan önemlidir. Pakistan önemli askerî ve nükleer kapasitelere sahiptir; Türkiye güçlü bir orduya, operasyonel deneyime ve giderek büyüyen bir savunma sanayisine sahiptir; Suudi Arabistan ise finansal güç, enerji kaynakları ve benzersiz bir jeopolitik konum sağlamaktadır. Bu üç kapasitenin birbirine bağlanması, Riyad ve iki ortağına bölgesel güvenlik hesaplamalarında daha fazla ağırlık kazandırabilir.

Mekke anlaşmasına ilişkin ilk tepkilerde bazı bölgesel ve uluslararası analistler ile medya kuruluşları, anlaşmayı Suudi Arabistan’ın İran’a karşı caydırıcılığını güçlendirme ve özellikle İran’la yaşanan son savaşta ABD’nin başarısız olduğunu ve İran’ın dünyanın en büyük askerî güçlerinden biriyle karşı karşıya gelerek yerli askerî kapasitesini ortaya koyduğunu ileri sürdükleri bir ortamda, Tahran’ın bölgesel gücüne karşı yeni bir denge oluşturma çabası olarak nitelendirmiştir.

Bu yoruma göre Pakistan’ın askerî ve nükleer bir güç olarak varlığı ile Türkiye’nin bölgenin başlıca askerî ve savunma aktörlerinden biri olarak rolü, Riyad’ın İran’ın gücünden kaynaklandığını düşündüğü potansiyel tehditlere karşı caydırıcılık kapasitesini artırmasına imkân verebilir.

Bununla birlikte, Mekke Anlaşması’nı İran karşıtı bir düzenlemeye indirgemek, bu gelişmenin bütün boyutlarını tam olarak açıklayamaz. Çünkü Suudi Arabistan’ın son yıllardaki güvenlik hesaplamaları tehditlerin, güvenlik deneyimlerinin ve birikmiş kaygıların birleşimi tarafından şekillendirilmiştir. Dolayısıyla bu anlaşmanın neden ortaya çıktığını anlamak, onu yalnızca İran merceğinden görmek yerine Suudi Arabistan’ın güvenlik ortamını bir bütün olarak incelemeyi gerektirir.

Suudi Arabistan bir yandan Yemen savaşını ve Husilerin füze ve İHA saldırılarını yaşamıştır; bu deneyim, füzeler ve insansız hava aracı teknolojisine dayanan devlet dışı bir aktörün bile, ABD tarafından donatılan ve desteklenen modern bir orduya sahip büyük bir bölgesel gücün stratejik derinliğini ve kritik altyapısını hedef alabileceğini göstermiştir.

Diğer yandan, bölgesel rekabetler ve gerilimler, devam eden savaşlar ve çevredeki istikrarsızlık da Riyad’ın güvenlik hesaplamalarını daha karmaşık hâle getirmiştir.

Bu açıdan Mekke paktı, Suudi Arabistan’ın Washington ile iş birliğini sürdürürken güvenlik seçeneklerini çeşitlendirme çabasının bir parçası olarak görülebilir. Bu eğilim zorunlu olarak ABD’den uzaklaşmak anlamına gelmemektedir; daha ziyade Riyad’ın güvenliğini yalnızca tek bir dış ortağa bağımlı hâle getirmek istemediğini ve güçlü ortaklardan oluşan bir ağ oluşturmayı tercih ettiğini gösterebilir.

Bu arada İran, kuşkusuz bölgenin güvenlik ortamındaki önemli değişkenlerden biridir. Ancak Mekke paktının tamamını “İran’a karşı ittifak” hâline getirmek, gerçekliğin aşırı basitleştirilmiş bir görünümünü ortaya koymaktadır. Tahran-Ankara, Tahran-İslamabad ve hatta Tahran-Riyad ilişkileri yıllar boyunca çok katmanlı, değişken ve zaman zaman diyalog ile gerilimi düşürmeye dayalı ilişkiler olmuştur.

Dolayısıyla daha doğru bir değerlendirme, Mekke anlaşmasını bölgesel güç dengelerinin ve güvenlik düzenlemelerinin daha geniş bir yeniden yapılandırılmasının parçası olarak görmektir; bu yeniden yapılandırmada İran başlıca aktörlerden biridir, fakat zorunlu olarak nihai hedef değildir.

Ancak anlaşmanın kendisinden daha fazla dikkat çeken şey, Tahran’ın buna verdiği tepkidir.

Güvene Dayalı İlişkilerin ABD’ye Karşı Gerilemesi: Tarihsel Deneyimden Sahadaki Gerçekliğe

Bu sürece dâhil olan ülkeler yıllardır ABD ile yakın ilişkilerini sürdürmüş ve Washington’ı güvenliklerinin sütunlarından biri olarak görmüşlerdir. Ancak son gelişmeler, tamamen bu güce güvenmenin maliyetlerini giderek daha açık hâle getirmiştir.

Son bölgesel savaşlar, özellikle 12 günlük savaş ve Ramazan sırasında yaşanan gelişmeler, bölgedeki birçok ülkeye kritik anlarda ABD’nin bölgesel müttefiklerinin güvenliğinden ziyade İsrail rejiminin çıkarlarına öncelik verdiğini göstermiştir.

Bu açıdan bölgesel güvenlik anlaşmalarına yöneliş, ABD’nin Batı Asya’daki güvenlik hesaplamalarındaki konumunun giderek zayıflamasının bir işareti olarak görülebilir; bu eğilim, İran’ın son savaştaki başarıları ve Amerikan gücünün sınırlarının açığa çıkmasıyla hız kazanmıştır.

Elbette bu ülkelerin onlarca yıldır ABD silahlarına, eğitimine ve güvenlik mekanizmalarına bağımlı olduğu dikkate alındığında, kısa vadede tamamen yerli bir güvenlik sisteminin ortaya çıkması gerçekçi değildir. Ancak bu adımlar, ABD’nin artık bölgesel güvenliğin belirlenmesinde belirleyici aktör olmadığı bir düzenin temeli olarak hizmet edebilir.

Bu bağlamda üçlü savunma anlaşması, Riyad, Ankara ve İslamabad arasındaki güvenlik ilişkilerini yalnızca düzenlemenin ötesinde bir amaca hizmet edebilir.

Böyle bir mekanizmanın oluşturulması, İsrail rejiminin istikrarsızlaştırıcı eylemlerini genişletme ve Türkiye ile Pakistan da dâhil olmak üzere diğer İslam ülkelerine güvensizliği yayma yönündeki hesaplamalarını kendi başına karmaşıklaştırabilir. Bunun nedeni, bölge ülkeleri arasındaki daha güçlü güvenlik bağlarının herhangi bir maceracılığın ve krizleri çevre bölgelere taşıma girişimlerinin maliyetlerini artıracak olmasıdır.

Krizin Köklerini Anlamayan Bir İttifak Yalnızca Kâğıt Üzerinde Kalır

Bununla birlikte, bölgesel yakınlaşma yalnızca savunma anlaşmalarının imzalanması ve çok taraflı ittifakların oluşturulması yoluyla gerçekleştirilemez.

Körfez İşbirliği Konseyi ve Arap Birliği deneyimi, krizlerin kökleri konusunda ortak bir anlayışın bulunmamasının ve eylem için tutarlı bir çerçevenin yokluğunun, en güçlü anlaşmaları bile etkisiz yapılara dönüştürebileceğini göstermiştir.

Kalıcı güvenliğin ilk şartı, bölgedeki istikrarsızlığın temel kaynaklarını, yani İsrail rejiminin işgalini ve ABD’nin hegemonik müdahalelerini belirlemek ve bunlara karşı eşgüdümlü bir tutum benimsemektir.

İsrail rejimiyle açık veya gizli ilişkiler sürdürülürken ya da ABD’nin askerî varlığı bölgenin güvenlik denkleminin bir parçası olarak kabul edilirken yerli güvenlikten söz etmek mümkün değildir.

Aynı şekilde, bölgesel bütünleşmeden söz eden ülkeler, bölgesel güvenliğin sürdürülmesinde etkin bir rol oynamış aktörlere karşı aynı anda hareket edemezler.

Yemen ve Irak üzerindeki baskı, direniş gruplarını silahsızlandırma girişimleri veya stratejik su yollarına ilişkin talepler, mevcut sınırlılıkların gerçek köklerine değinmeden güvenlik yaratmayacaktır. Aksine bunlar, bölgeyi ABD ve İsrail rejimi tarafından tasarlanmış, bölgesel anlaşmazlıkları “kardeşin kardeşe karşı” çatışmasına dönüştürmeyi amaçlayan bir çerçeve içerisine sokabilir.

İran’ın Yıllardır Vurguladığı Denklem

İran İslam Cumhuriyeti son yıllarda komşular arasındaki yakınlaşmayı ve yerli güvenlik düzenlemelerinin oluşturulmasını bölgesel krizlerin çözümü için sürdürülebilir tek yol olarak görmüştür.

Bu çerçevede Tahran, Hürmüz Barış Girişimi’nden bölgesel ilişkilerin genişletilmesine ve ABD’nin bölgeden çekilmesinin vurgulanmasına kadar uzanan bölgesel bir yaklaşım izlemiştir.

İran son gelişmelerde, Hürmüz Boğazı’nın yönetimini yalnızca kendi ulusal güvenliği çerçevesinde tanımlamadığını da göstermiştir. Aksine İran, bu su yolunu ABD’den bağımsız yeni bir güvenlik düzeninin oluşumunun bir parçası olarak değerlendirmektedir.

Tahran komşularına dostluk elini uzatmayı sürdürürken aynı zamanda kendi güvenliğini, bölgeyi ve direniş cephesini hedef alan herhangi bir saldırı veya tehdide karşı kararlı biçimde duracağını açıkça ortaya koymuştur.

Bu açıdan Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan arasındaki güvenlik anlaşmaları, eğer bölgesel bağımsızlık yönünde ilerlerse, yerli güvenliği güçlendirmek için bir fırsat olarak görülebilir.

Ancak bu girişimlerin ABD ve İsrail rejiminin hesaplamaları içerisinde sıkışıp kalmasına izin vermek veya onları İran’a ve direnişe karşı araçlara dönüştürmek güvenliğe yol açmayacaktır. Aksine bu durum, ittifakların bizzat kendi temellerini içeriden zayıflatacaktır.

Batı Asya’nın güvenliğinin geleceği, bölge ülkelerinin güvenlik kaderlerini bölge dışı güçlere dayanmak yerine komşular arasında ortak bir çerçeve ve gerçek katılım yoluyla şekillendirip şekillendirmeyeceklerine bağlıdır.

Böyle bir düzen kurulabilirse yalnızca ABD’ye olan güvenlik bağımlılığını azaltmakla kalmayacak, aynı zamanda İsrail rejiminin güvensizliği İslam dünyasına yayma yönündeki hesaplamalarını da zorlaştırabilecektir.

NOURNEWS