images (8)

İnsan, var olduğu günden itibaren düşünürken daima gökyüzüne bakar. Ondan medet umarcasına ya da bir cevap gelecekmişçesine bakar durur. Belki de farkında olmadan düşünmeyi böyle öğreniyordu, kim bilir? Gökyüzüne çevrilen her göz, aslında kendi içindeki boşluğu, karanlığı ve ışığı aradı. Dağlar bu arayışın en eski tanıklarıdır. Sessizdirler, sabırlıdırlar; fakat insan bilincini derinden etkileyen bir güce sahiptirler. Onlar dünyanın en ağır suskunluğudur. İnsan ise bu suskunluğun karşısında kendi iç sesini duymayı öğrenen bir canlıdır.

Dağların hikâyesi bir bakıma insanın hikâyesidir. Onlara bakarken aslında kendimize bakarız. Bazen nedenini bilmeden huzur duyar, kendimizi güvende hissederiz. Tırmanırken farkında olmadan kendimize doğru ilerleriz. Yükseklikten korkarken belki kendi karanlığımızla, sessizlikte huzur bulurken de içimizde uzun zamandır susturduğumuz bir yanımızla karşılaşırız. Bu nedenle dağ, insan zihninin aynası gibidir; iç dünyanın dışarıdaki karşılığı, insanın kendine doğru yükselişidir.

Doğduğum günden bu yana dağlara karşı duyduğum tutkunun kaynağını ben de hâlâ tam olarak açıklayamıyorum. Acaba bu, özümde mevcut olan fakat zaman içinde unuttuğum bir kaynağa duyduğum özlem miydi? Yoksa onu bir yerlerde biliyor ama hatırlayamıyor muydum? İnsan, hatırlayamadığı bir şeyi özleyebilir mi? Hâlâ çözebilmiş olduğumu söyleyemem.

İnsanlar dağlara korkuyla baktılar çoğu zaman. Bilinmeyenin karanlık yüzüydü onlar; heybetleri ürkütücüydü. Kimi zaman insanının zihninde dünyanın bozulmuş, uğursuz ve tehlikeli bölgeleri olarak yer aldı. Zirveler gökyüzüne en yakın noktalar olduğu hâlde, cehennemin kapısıymış gibi tahayyül edildi. Bu bakışta asıl tehdit belki de coğrafyanın kendisinden çok, bilinmeyen karşısında duyulan korkuydu. İnsan bazan tanımadığı şeyi anlamaya çalışmak yerine ondan uzak durur; bilinmezlik, zihninde karanlık imgeler yaratır.

Bu anlamda dağlarla karşılaşmak, insanın kendi karanlığıyla karşılaşmasına benzer. dağların sıırı ile insanın korkusu arasında elbette bağ vardır.. 

Zaman geçti, dünya değişti; insanın doğaya bakışı da dönüşmeye başladı. 17. ve 18. yüzyıllarda maddi olana sırt çeviren anlayışa karşı bilimsel anlayış güçlendi. Batı dünyasında bilimsel düşüncenin gelişmesiyle birlikte dağlar şeytani ve erişilmez mekânlar olmaktan çıkıp yeryüzünün geçmişini anlamanın anahtarlarından biri hâline geldi. Artık dağlar yalnızca bir tehdit değil, cevaplanmayı bekleyen soruydular.

İnsanın özgürleşmesi tam burada başladı: soru sorduğu yerde.

Bilimsel yönelimin güç kazanması bilinmeyenin üzerindeki karanlığı yavaş yavaş kaldırdı. Korkunun mutlak hâkimiyeti zayıfladı. Bir zamanların “yasak bölgesi”, giderek bir bilgi alanına dönüştü. İnsan yükseklere çıktıkça yalnızca coğrafyayı değil, kendi zihninin sınırlarını da keşfetmeye başladı. Merak ettiği anda korkusuyla arasındaki ilişki değişiyordu. Artık karşısında yalnızca ürkütücü bir yükselti değil, bilme arzusunu harekete geçiren büyük bir bilinmezlik vardı.

Sonra insanın ruhunda başka bir kapı açıldı.

Romantik dönemle birlikte yüksek ve vahşi doğa, ruhsal deneyimin güçlü imgelerinden biri hâline geldi. Şairler, ressamlar ve düşünürler dağları insanın içsel genişlemesinin sembolü olarak görmeye başladılar. Turner’ın resimlerinde, Wordsworth’ün dizelerinde karşımıza çıkan “yücelik” duygusu tam da bu karşılaşmayı anlatıyordu: İnsan, karşısındaki büyüklük nedeniyle kendisini küçücük hissediyor ama aynı anda o sonsuzluğun parçası olduğunu sezerek genişliyordu.

Bu, tuhaf bir çelişkidir. İnsan aynı anda hem hiçliğe hem sonsuzluğa yaklaşabilir.

Doğanın sessizliği gündelik hayatın gürültüsünü geri çektiğinde insanın kendi sesi daha belirgin hâle gelir. Sessizlik artık boşluk değildir; anlam taşımaya başlar. Belki de bu nedenle yüksekliklerde insan kendisini küçük ama anlamsız değil, aksine büyük bir bütünün içinde yer alan bir varlık olarak hisseder.

19. yüzyıla gelindiğinde bu ilişkiye başka bir boyut daha eklendi: meydan okuma. Modern dağcılığın gelişmesiyle birlikte insanlar yükseklere yalnızca görmek ve anlamak için değil, başarmak, zirveye ulaşmak ve kendi sınırlarını sınamak için de çıkmaya başladılar. Tırmanış, bedenin olduğu kadar zihnin de sınandığı bir deneyime dönüştü.

Çünkü yukarı çıkan kişi yalnızca kayalarla, uçurumlarla ya da soğukla mücadele etmez. Korkusuyla, yalnızlığıyla, gücüyle, arzularıyla ve vazgeçme ihtimaliyle de karşılaşır. Bu nedenle fiziksel yükseliş kimi zaman tuhaf biçimde içsel bir inişe dönüşür. İnsan yukarı doğru ilerledikçe kendi derinliklerine yaklaşabilir.

Sessizlik içinde dikkat, kişinin yalnızca kendi benliğine yönelmekten çıkıp daha geniş bir bütüne kayabilir; dünyayla bağlantı hissi güçlenebilir. Bu yüzden “dağa çıktığımda kendime dönüyorum” sözü yalnızca şiirsel bir metafor olmayabilir. John Muir’in yüz yılı aşkın bir süre önce dile getirdiği “Dağlara gitmek, eve dönmektir” düşüncesi de belki tam olarak bu hissi anlatıyordu.

Robert Macfarlane da dağların tarihini anlatırken yalnızca dışarıdan bakan bir tarihçi gibi davranmaz; kendi tırmanışlarını, korkularını ve karşılaşmalarını da anlatının içine yerleştirir. Zirveye yaklaşırken hissedilen ölüm korkusu, büyük sessizlik içinde yaşanan ruhsal genişleme, yalnızlığın zihinde yarattığı değişim… Bütün bunlar aynı paradoksa işaret eder: Yükseklik insanı hem küçültür hem büyütür.

Kişi bazen kendinden kaçmak için gider ve tam da orada kendisiyle karşılaşır.

Sessizlik içimizdeki karmaşanın sesini azaltır. Yalnızlık, uzun zamandır duymadığımız soruları yeniden işitmemize izin verir. Zirve ise yalnızca ulaşılan fiziksel bir nokta değildir; insanın kendi sınırlarını gördüğü bir eşiktir.

Belki de hepimizin içinde böyle bir yükselti vardır. Kimi zaman korkudan, kimi zaman arzudan, yalnızlıktan ya da umuttan oluşur. Ve bir gün karşımıza şu eski soruları çıkarır:

Ben kimim?

Nereye gidiyorum?

Ne istiyorum?

Gerçekten neyin peşindeyim?

Everest bu arayışın en uç sembollerinden biridir. George Mallory’ye neden Everest’e tırmanmak istediği sorulduğunda verdiği meşhur “Çünkü orada” cevabı, insanın ulaşılması güç olanla kurduğu ilişkiyi birkaç kelimeye sığdırır. Bazen bir şeyin orada olması, ona doğru gitmemiz için yeterlidir. Uzaklık ve güçlük ona anlam kazandırır. İnsan sınırın nerede olduğunu merak eder ve kimi zaman o sınırı aşmadan kendisini tanıyamaz.

Bu nedenle Everest yalnızca dünyanın en yüksek noktalarından biri değildir; insanın kendisine yönelttiği çok eski bir sorunun simgesidir:

Ne kadar yükseğe çıkabilirim?

Bütün bu tarihsel, kültürel ve psikolojik dönüşümler yan yana geldiğinde başka bir şey görünür hâle gelir: Dağların sırrı yalnızca dağlarda değildir. Onlara yüklediğimiz anlamların önemli bir bölümü insan zihninin tarihidir.

Bir zamanlar korkunun mekânı olan yükseltiler zamanla merakın, bilginin, ruhsal deneyimin, cesaretin ve imkânsıza duyulan arzunun sembolüne dönüşmüştür. Değişen yalnızca dağlara ilişkin bilgimiz değildir; kendimizi görme biçimimiz de değişmiştir.

Belki bu yüzden insan, dağların sırrını çözmeye çalışırken farkında olmadan kendi sırrına yaklaşır.

DAĞ: KUTSALIN GÖKYÜZÜNE DEĞDİĞİ EKSEN

İnsan, yeryüzünde yürümeye başladığı ilk zamanlardan beri bazı yerlerin diğerlerinden farklı olduğunu hissetti. Her taş aynı değildi; her toprak aynı anlamı taşımıyordu, her mekân aynı sessizliği barındırmıyordu. Bazı yerler insanın içinde açıklaması zor bir duygu uyandırıyordu.

Mircea Eliade’nin kutsal mekân üzerine düşünceleri tam da bu ayrımı anlamaya yardımcı olur. Kutsalın açığa çıktığı yer, insanın kaos içinde yönünü bulmasını sağlayan bir merkez hâline gelir. Böylece mekân yalnızca üzerinde yaşanan fiziksel bir alan olmaktan çıkar; varoluşun anlamlandırıldığı bir başlangıç noktasına dönüşür.

Bu kutsal coğrafyanın en eski ve güçlü sembollerinden biri dağdır.

Yeryüzünden gökyüzüne doğru yükselen kütlesi nedeniyle birçok kültürde iki âlem arasındaki bağlantının doğal bir imgesi olarak görülmüştür. Zirveye bakıldığında yalnızca fiziksel bir yükseklik değil, göğe doğru uzanan bir yol tahayyül edilir. Bu nedenle tanrıların mekânı, vahyin gerçekleştiği yer, inzivanın ve dönüşümün sahnesi olmuştur.

Eliade’nin sözünü ettiği kozmik dağ, dünyanın merkezinde yükseldiği düşünülen kutsal eksenle ilişkilidir: axis mundi. Gökyüzü, yeryüzü ve kimi kozmolojilerde yeraltı bu eksen aracılığıyla birbirine bağlanır. Böyle düşünüldüğünde yükseklik artık yalnızca metrelerle ölçülen bir özellik değildir; ruhsal bir anlam kazanır.

Himalayalar, Olimpos, Tur Dağı, Kaf Dağı ve daha niceleri farklı kültürlerde farklı hikâyeler anlatır. İnanç sistemleri birbirinden ayrı olsa da tekrar eden bir imge dikkat çeker: yükselmek, merkeze yaklaşmak ve kutsalla temas etmek.

Belki de bunun nedeni son derece insani bir sezgidir. Gökyüzü erişilmezdir; zirve ise ona yaklaşılabilecek en yüksek noktadır.

Böylece fiziksel yükseliş zamanla manevi yükselişin diline dönüşür.

Kutsal merkez düşüncesinde asıl mesele coğrafi olarak dünyanın ortasında bulunmak değildir. Merkez, insanın kendi dünyasını anlamlandırmaya başladığı noktadır. Kaosun karşısında düzeni, dağınıklığın karşısında yönü temsil eder. Kutsalın belirdiği yer, insan için “buradan başlayabilirim” denilen bir varoluş noktası hâline gelir.

İslam geleneğinde Kâbe çevresinde gelişen merkez simgeciliği de bu bağlamda dikkat çekicidir. Kâbe bir dağ değildir; ancak kutsal merkez fikrinin en güçlü örneklerinden biridir. Burada önemli olan fiziksel yükseklikten çok yönelmedir. Dünyanın farklı yerlerindeki insanların aynı merkeze yönelmesi, mekânı sıradan coğrafyadan çıkarıp ortak bir anlamın merkezi hâline getirir.

Dağ simgeciliğiyle kutsal merkez düşüncesinin buluştuğu yer de tam burasıdır: yön bulmak.

Biri yükselerek, diğeri yönelerek insanın dağılmış dünyasına bir merkez kazandırır.

Bu nedenle dağa tırmanmak yalnızca yukarı çıkmak değildir. Tarih boyunca yükseliş; arınma, inziva, vahiy, sınanma ve dönüşüm düşünceleriyle yan yana gelmiştir. İnsan aşağıda bıraktığı dünyadan uzaklaştıkça gündelik hayatın alışkanlıklarından da sembolik olarak uzaklaşır. Zirveye doğru atılan her adım, kimi geleneklerde dünyevi olandan kutsal olana doğru yaklaşmanın ifadesi hâline gelir.

Belki de peygamberlerin, bilgelerin, münzevilerin ve hakikati arayanların yollarının bu kadar sık yüksek ve ıssız yerlere düşmesi tesadüf değildir. Dağın sunduğu şey yalnızca gökyüzüne fiziksel yakınlık değildir. Kalabalıktan uzaklaşma, sessizlik, yalnızlık ve gündelik hayatın alışılmış düzeninden kopuş da bu deneyimin parçalarıdır. Dışarıdaki sesler azaldığında içerideki ses duyulur hâle gelir.

Burada dağın gerçek gücü belki de yüksekliğinden çok, insanı alıştığı dünyadan çıkarabilmesindedir.

Çünkü insan bazen hakikati bulmak için yeni bir şey öğrenmekten önce, bildiğini sandığı şeylerden uzaklaşmak zorundadır.

Yükseklerde şehirlerin gürültüsü azalır, insanın kurduğu düzen küçülür, ufuk genişler. Aşağıda büyük görünen pek çok şey yukarıdan bakıldığında önemini yitirir. Belki de bu fiziksel perspektif değişimi, zihinsel bir perspektif değişiminin de kapısını aralar. İnsan dünyaya başka bir yerden baktığında kendisine de başka bir yerden bakmaya başlar.

Bu noktada dağ, coğrafi bir oluşum olmanın ötesine geçer. Kutsal ile gündelik, gökyüzü ile yeryüzü, dış dünya ile iç dünya arasında kurulan sembolik bir eşik hâline gelir.

Eliade’nin kozmik dağ simgeciliği bize tam olarak bunu düşündürür: İnsan yalnızca yaşadığı dünyada bir yer aramaz; o dünyanın içinde anlamlı bir konum da arar. Kendisine bir merkez belirler, yönünü ona göre tayin eder ve varoluşunu o merkez etrafında anlamlandırır.

Belki insanın dağlara binlerce yıldır dönüp bakmasının nedeni de budur.

Karşısında yükselen şey yalnızca taş değildir.

Kendi sınırlarını, korkularını, merakını, kutsala duyduğu özlemi ve kendisini aşma arzusunu da görür orada.

İnsan gökyüzüne bakarken nasıl kendi ötesini arıyorsa, zirveye bakarken de ulaşabileceği başka bir hâlin ihtimalini görür. Bu yüzden yükselmek, insanlık tarihinde yalnızca bedensel bir hareket olarak kalmamış; bilginin, arınmanın, aydınlanmanın ve hakikate yaklaşmanın metaforlarından birine dönüşmüştür.

Belki de dağların bizi kendilerine çağırıyor gibi görünmesinin nedeni budur. Onlar bize bir cevap vermezler. Konuşmazlar. Yol göstermezler.

Sadece orada dururlar.

Ve insan, onların sessizliğinde kendi sorularını duymaya başlar.

Belki benim çocukluğumdan beri dağlara bakarken hissettiğim o açıklayamadığım yakınlığın kaynağı da burada saklıdır. Belki insan bazı yerlere ilk kez gitmez; bazı yerlere döner. Daha önce bedeniyle bulunmadığı hâlde ruhunda tanıdığı bir yere…

Bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var: İnsan bazen bir yere neden ait olduğunu açıklayamaz. Yalnızca oraya vardığında içindeki gürültünün azaldığını fark eder.

Belki John Muir’in “eve dönmek” dediği şey tam da buydu.

Belki de insanın aradığı ev her zaman bir yapı değildir.

Bazen bir sessizliktir.

Bazen bir yükseklik.

Bazen de gökyüzüne doğru uzanan bir dağın karşısında, uzun zamandır unuttuğu kendi sesidir.

Bir yanıt yazın