s-bd4af4ff7a714cca9e0d185bb65a819b9c7c32f6

İnsanlığın kanını akıtan o kadar “Kabil” arasında, çıkar kirliliğinden, öfke kabarmasından, beynini işlemez duruma getiren hırstan sıyrılıp “insanlığa faydalı olmaya geldiğim şu dünyada, hiçbir güç beni amacımdan alıkoyamaz” diyecek, kendisini “Tanrı” yerine koymayacak ve “Âdem kalıp” yürüyecek “insanlar” arıyorum.

Yok değil.

Sayıları artmalı…

Tanrılaşıp, “cennet” ve cehennem” sınırlarını çizmeye kendilerini yetkili görenler değil, “öldürmenin sarhoş ettiği” kararmış yürekler değil, insanı her anlamda cehennemin sınırlarından uzaklaştırıp, cennet yolunu besleyecek “insanlar” arıyorum.

Yok değil.

Sayıları artmalı…

Ah yüreğim, iniltilerin; biliyorum ki, “her şeye yakın olan” tarafından duyuluyor… O, yarattığı insandan bu noktada bir direniş bir mücadele ve mücadelede sabır bekliyor, onu da biliyorum. Lakin o kadar bunaldım ki “adli ilahinin” tarihe müdahale etmesini arzuluyorum. Yeryüzü, bu kadar kanı, bu kadar gözyaşını, bu kadar ayak oyununu, ötekileştirmeyi, cennet ve cehennem sorumlusu gibi davranarak hayatı yaşanmaz kılanları taşıyamaz diyorum kendi kendime… Yeter diyecek bir kudretin müdahalesini arzuluyorum.

“Devlet” kelimesinin içine sığınmış dünya sömürücülerinin keyfi yerinde, insan kanından inşa ettikleri satranç takımları var, oynayıp hamle üstüne hamle yapıyorlar. “Bakalım hangi hamlede kim öne geçecek” diyen bakışlar arasında, ağlayan çocuğun feryadında eriyorum. Bir dul kadının bedduası ile sarsılıyorum. Ve dünyanın, bir dul kadının çocuklarının cesetlerinin başında yükselen beddua sesiyle hala nasıl ayakta kalabildiğini merak ediyorum.

Bakalım kim kazanacak; insanlık mı, zalimler ve kan sarhoşları mı?

Kan sarhoşları, zalimler, hayatı kirletenler çok ileri gitti. Neredeyse her yüzyılda bir akıttıkları kanla bir derya oluşturuyorlar. O kan deryasında, bir yandan da yeni nesle, siyaset dersleri, devlet dersleri veriyorlar.

Kazananı bilmem ama bu kan deryasında, zulüm girdabında “insanlık” kaybediyor.

Biliyorum gözlerinin önünde yakınları katledilen hiçbir çocuk, ailesinin katilini unutamayacak ve bu ağır anılar belki yıllar sonra “intikam katliamlarını” besleyecek. Her katliam, yarınları kana bulayacak çocuklar yetiştiriyor. Döngü sürüyor.

Tüm kanlı senaryoların yazarları olan lanetliler, her gün ekranlara çıkıp “teröre karşı ortak hareketten” bahsediyor. Terörize ettikleri “insan yavrularını” kendi projelerinin figüranı olarak oradan oraya sürüklüyorlar.

Ah yüreğim, ne yapacağımı bilemiyorum.

Bu lanetlilere karşı, bilinçli bir nesli nasıl yetiştireceğiz diye kafa yoruyorum lakin bir yandan da, nesillere hakikati götürme yollarını tıkayanlara takılıyorum. Onlar, insana yatırımın değil “emirlerine amade ama ufuklarının açıklığı/kapalılığı önemli olmayan”  kişiler biriktirmenin derdindeler, düşünmeyen ve “emrinize amadeyim” diyenleri biriktirmeye çalışıyorlar.

Bir yandan “benim dediğim olacak, o kadar” havaları, bir yandan şifa getirecek istişareden kaçışlar arasında, olanları yönlendirenleri seyrediyorum. Bir ülke; onlarca ayrı baş, ülkeyi her biri bir tarafa çekmek için uğraşıyor ve bir yandan da “kardeşlik türküleri” dinletip kardeşlerini, ülkeyi pasta görüp, pastadan pay kapmasınlar diye ötekileştirenleri seyrediyorum. Kuruldukları makamlara “kardeşlerini” yaklaştırmamak için nasıl da planlar kuruyorlar. Kıyamete kadar buralar bizde kalmalı havasındalar ve bu arada insanlık ezildikçe eziliyor, bilinç ve bilgi coğrafyası zayıfladıkça zayıflıyor. Zihinler durmadan dumura uğruyor.

Ah yüreğim sen hangi coğrafyadasın, nereden nereye savruluyorsun, ne yapmalısın, ne kadar sordun, hangi cevapları buldun?

Ne diyorsun; ülkem güçlü bir kardeşlik iklimi yakalayabilecek mi? Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pay devranı mı sürecek yoksa hak, adalet, eşitlik, paylaşımı mı gelecek?

Mazlum ve mağdur coğrafyalarda oynanan oyun nasıl ve kimin hayrına sonuçlanacak?

“Dünya tilkileri” sınırlarla yeniden oynayabilecek mi? “dünya tilkilerinin postu” ne zaman delinecek, ne zaman masumların ve mazlumların sofralarına kan sunamaz duruma gelecekler?

Sahi biz ne yapacağız; birbirimizi ötelemeye, o da kimmiş demeye, “benim adamlarım” ve “ötekiler” tekerlemesini söylemeye devam mı edeceğiz? Birlikte devlet olmaya mı, “benim de hüküm sürdüğüm bir yerim olsun veya hüküm bende kalsın” demeye mi adayız, nasıl görüyorsun? Dünya gerçekten de beşten büyük olduğunu ispatlayabilecek mi? Veya ülkem kendilerini büyük ve sahip görenlerin sebep olduğu, kendilerinden başka “akıllı” göremedikleri için “dar alanda paslaşmanın sürdüğü” sürçlerden daha hakkaniyetli süreçlere doğru yol alacak mı?

Tuzakları görebilecek miyiz?

Anladım, diyorsun ki; atılan her yeme koşan kuşlar gibisiniz, tuzaklara düşmeniz o yüzden kolay ve kaçınılmaz. Önce atılan yemleri iyi görün, kim atıyor ve attığı ne, ona bakın, sonra koşmanız gerekiyorsa, aranızda vazife taksimi yapın… Uzakları görün ve o yemleri atanların tepesine konun, birer ebabil olun ve çağın Ebrehe’lerine karşı proje üretin, onların fillerinin ayaklarıyla ezilmeyin.

Ah yüreğim!

Güzel diyorsun da; yemlere koşarken bizi bir göreceksin, nasıl da her şeyi çözmüş bilgiçliği ve kuru cesaretle koşuyoruz, tutana aşk olsun;  tüm asırların ibretlik pozlarını veriyoruz. O pozları verirken, birer ikişer yok ediliyoruz ama olsun iyi poz veriyoruz.

Şimdilik, siyasette yalanlar ve ötekileştirmelerle, sivil toplumda insan yetiştirmek yerine görüntüyle uğraşıyor görünebiliriz, bakmayın bizi çekemiyorlar, aslında her şeyin en iyisini biz yapıyoruz.  Görüntümüz görülmeye değer, insana yatırımsa yerle yeksan… Gerçekliği boş ver, dijital kopyalarımız iyi ve bizi nasıl da güçlü, kâmilen kendini yenilemiş gösteriyor. Sivil toplum dijital kopyalarla gerçeklik arasında güya insan dese de aslında dijital kopyaları tercih ediyor ve “bakın işte bunları yetiştireceğiz” diyor. Sözün dijital kopyası olan sayıklamalar gibi neslin dijital kopyalarıyla çevremizi aldatıp, kendimizi de avutuyoruz.

Bilemiyorum;  daha ne söylemeliyim!

Aşk bitmiş aşktan bahsediyoruz.

Sevgiyi yaşamayan, nefret dilini dava sanan gölgeler dolaşıyor. Nefreti, kavgayı, ötekileştirmeyi, yalnız kalıp hükümferma olmayı iş yapmak olarak algılıyoruz.

Ah yüreğim, sevmeyi bilmeyen inşa edemez ki diyorsun.

Başka söyleyecek söz bulamıyorum.

Bir yanıt yazın