AHLAK VE İKTİSAT: İSLAMİ ZORUNLULUK

0
75-ahlak-temelli-iktisat-yaklasimi

GİRİŞ

Bu gezegende yaşayan tüm insanlar kendi refahlarını temin etmek isterler. Bu insanın fıtratı ile uyumlu, gayet doğal bir durumdur. Bu duruma göre, kalkınmanın nihai amacının insan refahının geliştirilmesi olması gerektiği konusunda dünyadaki tüm toplumlar arasında görüş ayrılığı yoktur. Bununla birlik- te, gerçek refahın tanımında hatırı sayılır görüş farklılığı bulunmaktadır. Bazı insanlar öncelikle refahın maddi içeriklerine vurgu yapma eğiliminde olsa da genel eğilim gerçek refahın, insan kişiliğinin maddi olduğu kadar maddi olmayan ve manevi ihtiyaçlarının da tatmin edilmesini gerektirdiği yönündedir. Gelir ve servetteki artış insan kişiliğinin temel maddi ihtiyaçlarını temin etmesine yardımcı olsa da1, bu artışın kendisi zorunlu olarak tüm maddi olmayan ve manevi ihtiyaçların tatminini karşılamayabilir. Bu, bizi gelirdeki ve servetteki artışın zorunlu olarak tatmin edemeyeceği bu maddi olmayan ve manevi ihtiyaçların neler olduğu şeklinde başka bir ilgili soruya götürür. Bu, ahlak bilimi ile iktisatın nerede anlamlı biçimde etkileşim içinde olduğu yerdir. Ahlak bilimi, tatmin edilmesi gerçek refahın sağlanma- sında zorunlu olan manevi ihtiyaçlarla beraber, hedefler ve değerler üzerine yoğunlaşırken, iktisat bu hedeflerin mutabık kalınan değerler ve mevcut kaynaklar çerçevesinde gerçekleştirilme yöntemlerini analiz etmeye yardımcı olur.

En önemli maddi olmayan veya manevi ihtiyaçlardan bir tanesi zihinsel barış ve mutluluktur. Bu ihtiya- cın tatmini “yeterli” gelir ve servetin olmasını gerektirirken, aynı zamanda diğer insani amaçların, öz- lemlerin yerine getirilmesini de zorunlu kılar. Bu özlem ve amaçların pek çoğu genellikle toplumun dini paradigmasının yansıması olan toplumun ahlak sisteminin içine yerleşmiştir. Bu özlem ve amaçların en önemlileri arasında, tüm bireylere sosyal açıdan eşit ve haysiyetli ve saygılı biçimde davranmayı, on- ların temel ihtiyaçlarını gidermeyi ve kalkınmanın meyvelerinin ırk, renk, yaş, cinsiyet, din veya milliyet gözetmeksizin eşit olarak paylaşmayı talep eden adalet ve sosyal uyum bulunmaktadır. Sürdürülebilir refahın diğer eşit derecede önemli ve genellikle bilinen icaplardan bazılarında insanların birlikte şefkatli ve barış içinde yaşamasını ve herkesin refahı için etkin biçimde birbirleriyle işbirliği yapmasını sağlayan karakterin asil özellikleri vardır. Genel olarak bilinmektedir ki bu özelliklerin telkini başkalarının iyiliği için kendi menfaatlerinin bazılarından taviz veren bireylerdeki ahlaki yükselme ve içsel dürtü ile kolaylaş- maktadır. Bu özellikler olmadan aile ve sosyal uyumun, can ve mal güvenliğinin, bireysel özgürlüğün, çocukların uygun yetişmesinin, etkin ve çok çalışmanın ve suçun ve gerginliklerin ve kuralsızlıkların en aza indirilmesinin sağlanması zor olabilir. Aynı zamanda, tasarrufu, yatırımı ve hayırsever bağışları teşvik etmek amacıyla savurgan harcamaları frenlemek de zorunludur. Bu üç şey sadece kalkınma ve istihdam için değil aynı zamanda yoksul ve engellilerin refahını desteklemek için de vazgeçilmez olan şeylerdir.

Tarihi tecrübe maddi ve maddi olmayan ihtiyaçların hem birbirine bağımlı hem de birbirini takviye et- tiklerini göstermektedir. Bu iki şeyden birisi ihmal edilirse diğeri de nihai olarak sonuçtan zarar görme eğiliminde olabilir. Mesela, bir kişiye işyerinde onurlu ve saygılı biçimde davranılmadığında, onun duy- guları zarar görebilir ve psikolojik olarak elinden geleni yapması mümkün olmayabilir. Benzer şekilde, eğer o kişi bencil ve kavgacı olduğunda, meslektaşları yanısıra karısı ile iyi geçinmesi mümkün olmaya- bilir. Böylece, işbirliğinin, karşılıklı ilginin ve işyerinin yanısıra evde de ihtiyaç duyulan aile ve sosyal da- yanışmanın ruhu zarar görecek ve dolayısıyla da etkinlik ve refah zıt yönlü etkilenecektir. Bu nedenle, maddi ve maddi olmayan ihtiyaçlar sağlanmadan toplumun uzun dönemli sağlığının ve kalkınmasının sürdürülmesi mümkün olmayabilir. Bu durum bizi, eğer gelirdeki ve servetteki yükselme manevi ve maddi olmayan ihtiyaçları tatmin etme kapasitesine sahip değilse bu ihtiyaçların nasıl tatmin edileceği şaşırtıcı sorusu ile yüz yüze bırakmaktadır.

UYGUN BİR DÜNYA GÖRÜŞÜ İHTİYACI

Eğer toplum uygun dünya görüşüne sahip değilse manevi ve maddi olmayan ihtiyaçların tatmin edil- mesi zor olabilir. Dünya görüşü evrenin ve insanoğlunun nasıl var olduğu, insan hayatının anlamı ve gayesi, insanların emrine verilmiş sınırlı kaynakların nihai mülkiyeti ve hedefi ve insanların çevresiyle olduğu kadar birbirleriyle olan ilişkileri hakkında bazı önemli soruları cevaplamaya çalışmaktadır. Me- sela, eğer dünya görüşü evrenin kendi kendine var olduğunu varsayarsa, bu durum insanların Yüce Varlığın önünde sorumlu olmadıklarını ve istedikleri gibi özgür biçimde yaşayacaklarını ima eder. Onların hayattaki amacı diğerlerini ve çevreyi nasıl etkilediğine bakmaksızın en fazla zevki aramak olabilir. Bu durumda kişisel çıkarların gözetilmesi ve en güçlünün hayatta kalması en mantıklı davranış kuralı olarak gözükebilir. Eğer, bunun yerine, insanların tarihin satranç tahtasındaki piyonlar olduğuna ve kontrol edemedikleri dışsal güçler tarafından hayatlarının belirlendiğine inanılırsa, bu durumda, onlar etraflarında olup bitenlerden sorumlu tutulamazlar ve varolan eşitsizlikler hakkında da herhangi bir huzursuzluk duymazlar.

Ancak, dünya görüşü, insanların ve sahip oldukları her şeyin bir Yüce Varlık tarafında yaratıldığı ve O’nun önünde hem bireysel olarak hem de, herkesin iyiliği için, topluca sorumlu olduğu inancına dayanırsa, bu durumda, insanların kendilerini ya istedikleri gibi davranacakları mutlak özgürlüğe sahip olduklarının veya tarihin satranç tahtasında çaresiz piyonlar oldukları şeklindeki değerlendirmelerinin ve davranışlarının diğerlerinin mutluluğunu nasıl etkilediğine ve tarihin hangi yöne aktığına dair ilgisiz oluşlarının bir meşru tarafı yoktur. Onlar, gerçekleştirecekleri bir misyona –sadece az bir kesimin (en yüksek yüzde 1) değil, herkesin esenliğini sağlamak suretiyle, Kur’an’ın kelimeleriyle “insanlığa ” (21: 107)- olma misyonuna sahip olduğu inancına sahiptirler. Onlar ayrıca başkalarının mutluluğu için çaba gösterirken, kendi mutluluklarını da sağlayabilecekleri inancına sahiptirler. Bu da onların sahip olduk- ları nimetlerin ve çevrenin kendilerine verilmiş bir emanet olduğu ve misyonlarını başarılı bir şekilde yapma amacıyla bu nimetlerin etkin ve adilane kullanımı için şuurlu biçimde çok çalışma mesuliyetine sahip olduklarının farkında olmalarını sağlamaktadır.

 DİNİ DÜNYA GÖRÜŞLERİ

Dini dünya görüşü eski saf halinde kalıp insan topluluklarına hâkim olmaya devam etmiş olsaydı, dün- ya görüşlerindeki farklılıklar önemli olmazdı. Çünkü Kur’an’a göre Allah tarihin farklı zamanlarında tüm toplumlara tümü insan olan Peygamberleri gönderdi.(2) Bu mesajların özünde sadakatle riayet edildiğinde herkesin refahını artırabilecek olan temel davranış kurallarıyla beraber (ahlaki değerler) uygun dünya görüşü ortaya koyulmaktaydı. Peygamberler mümkün olduğunca çok kişi tarafından bu kurallara uyulmasını sağlamak için motive edici bir mekanizmayı da ortaya koydular. Bir önceki Peygamberin mesajı ya kaybolduğunda ya tahrif olduğunda ya da önemsenmediğinde yeni bir Pey- gamber gelmiştir. Bundan dolayı, tüm ortaya çıkan dinlerin kökeninde diğer Peygamberlerden birinin veya diğerinin öğretileri bulunmaktadır. Tüm dünya görüşlerinde ve değer sistemlerinde kaybolmamış veya tahrif edilmemiş original mesajdan gelen bir sürekliliğin ve benzerliğin olmasının temel nedeni de budur. Onların hepsi Allah’a ve ahiret gününe inancı vurgularlar ve bireysel, sosyo-ekonomik ve siyasi ilişkiler için belirli temel davranış kurallarını sağlarlar.

Bozulmamış biçimde tüm ortaya çıkan dinlerdeki temel dünya görüşü, bu nedenle, mekânda ve za- man içinde meydana gelen şartlardaki değişmelerden dolayı detaylarda farklılıklar olmasına ragmen aşağı yukarı aynıdır. Kur’an açıkça belirtmektedir ki “Sana [Muhammed] hiçbir şey söylenmemiştir ki senden önce gelen Peygamberlere de söylenmemiş olsun” (Kur’an, 41:43). Bu İslam inancına höşgörü boyutu katan şeydir. Kur’an buyurmaktadır ki “İçlerinden zulmedenler hariç, Kitap ehli ile ancak en güzel yolla mücadele edin ve onlara şöyle deyin: Biz, bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim ilahımız ve sizin ilahınız birdir ve biz sadece O’na teslim olmuşuzdur” (29:46). Kur’an aynı zamanda Müslümanlara diğer dinlerin takipçilerinin tanrılarına hakaret etmemelerini emreder. Çünkü bu, onların cehalet ve kinlerinden dolayı bir ve tek olan Allah’a karşı olumsuz tepki göstererek hakaret etmelerine yol açacaktır. Çünkü tüm insanların kendi inançları ve uygulamaları kendilerine çekici görünür (6:108).

AYDINLANMA HAREKETİ VE ETKİSİ

    17. ve 18. yüzyıllardaki Aydınlanma Hareketi laik ve materyalist dünya görüşüyle dünyadaki hemen hemen tüm toplumları farklı derecelerde doğrudan ya da dolaylı etkilemiştir. Başlangıçta Avrupa’yı Kilisenin diktatörlüğünden kurtarmak gibi övgüye değer bir amacı olsa da yavaş yavaş aşırıya kaydı ve tüm ortaya çıkan dini gerçeklerin ‘hayal gücünün uydurmaları, varolmayan, temelde insanları akıl ve doğanın yöntemlerinden uzak tutmak için tasarlanmış papazlara ait bir icat’3 olarak beyan ederek sona erdi. Bu nedenle, en büyük amaçlarından biri insan işlerinin yönetiminde vahyin herhangi bir rolünü inkâr etmek olan Aydınlanma Hareketi bu amacını gerçekleştirmede başarılı olmuştur. O, doğruyla yanlışı birbirinden ayırmak ve herkesin refahını sağlamaya yardımcı olacak şekilde insan hayatının tüm yönlerini yönetmek için sadece aklın gücü ve yeteneğine aşırı vurgu yaptı. Bu, dinin, insani hedeflerin gerçekleştirilmesi için ahlaki değerlerin atanması kutsallığını çökertti. Bundan dolayı değerler izafî bir nitelik kazandı ve ‘eğer herkes kendi menfaatini gözetirse tüm toplumun menfaati otomatik olarak gö- zetilecektir’ şeklinde doğrulanmamış bir varsayıma dayanarak bireylerin özel alanlarının kendi çıkarları tarafından belirlenmesi ilkesine farkında olmadan kayıverdi. Hâlbuki ahlaki değerler sadece bireylerin özel hayatın düzeltilmesi ile ilgili değildir. Onların amacı bireysel, sosyal, ekonomik, siyasi, askeri ve uluslararası ve bundan dolayı da bir amaç doğrultusunda tüm kesimleri birlikte bağlayarak doğrudan veya dolaylı herkesin refahını etkileyen insan hayatının tüm kesimlerinin düzeltilmesidir. Bu nedenle onların etki alanı, sadece bireylerin kişisel tercihleri ile sınırlı değildir. Dinin bu değerlere veya sosyal kurallara sağladığı kutsallık, onların genel olarak kabul görmesi ve riayet edilmesine büyük ölçüde yardımcı olur. Başka bir yöntemle değerlerin formüle edilmesi dinin bu değerlere sağladığı kutsallığa sahip olmayabilir. Kutsallığın kaybı sosyal Darwinizm, materyalizm, determinizm ve varoluşculuk fel- sefelerinin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu, insan hayatının tüm yönlerini bir bütünün içine birleştiren ve bu nedenle de kapsamlı refahın sağlanmasına yardımcı olan ahlaki boyutla birlikte toplumu uyum ve tutarlılıktan yoksun bıraktı.

Sosyal Darwinizm insan kardeşliği ve fedakârlığı yerine en uygun olanın hayatta kalması ilkesini insan ilişkileri spektrumuna enjekte etti. Bu, insan ilişkileri sıralamasında “gücü olan istediğini alır” kavramı- na ve yoksulu ve mazlumu kendi yoksulluğu ve sefaletinden tamamen sorumlu tutmaya –farkında olmadan- zımni bir gerekçe sağladı. Materyalizm, serveti azami kılmayı, bedensel hazzı ve şehvetli zevkleri insan çabasının hedefi olarak belirlemiştir. Bu, tüketimi, statü sembolü pozisyonuna yükselten ve mevcut kaynakların elde edilebilirliğinin ötesinde tatmin edilecek insan isteklerinin çoğalmasına yol açan günümüzdeki tüketici kültürüne temel sağlama görevi gördü. Sonuç, haksız kazanç araçlarına aşırı şekilde başvuru veya günümüz finansal krizlerinin esas nedenlerinden biri olan borca aşırı düş- künlük oldu. Determinizm insanın kendi davranışlarının üzerinde çok az kontrole sahip olduğunu ima eder. İnsan davranışlarının daha ziyade, hayvanlarda olduğu gibi dışsal uyarılara mekanik ve otomatik tepkiler tarafından (Watson ve Skinner), veya bireyin şuurlu kontrolünün ötesinde şuursuz zihni du- rumlar tarafından (Freud) veya sosyal ve ekonomik çatışma tarafından (Engel ve Marx) belirlendiği varsayılır. Determinizm, bu nedenle, sadece insanın kendi farklılığını ve karmaşıklığını inkâr etmedi, aynı zamanda sosyal Darwinizmle birlikte bireysel davranışta ahlaki sorumluluğun reddedilmesine yol açtı. Determinizmin bu gerçekçi olmayan tutumu, diğer bir aşırı uç akımın, yani insanların tamamıyla özgür olduğunu ilan eden varoluşçuluğun ortaya çıkmasına neden oldu.(4) Buna göre, üzerinde anlaşı- lan değerlere sahip olmanın ve piyasa güçleri tarafından otomatik olarak uyumu sağlanmayan bireysel ve sosyal menfaatler arasında dengeyi oluşturmak için bireysel özgürlüğe kısıtlamalar koymanın ge- rekçesi olamaz. Böylesi bir mutlak özgürlük kavramı ise değer tarafsızlığı, şehevî zevkler ve bırakınız yapsınlar olgularına yol açmaktan başka bir işe yaramadı.

Bu fikirler insan ruhuna tamamen nüfuz etmiş olsaydı, insan topluluklarının sefaletini büyük ölçüde artırırdı. Neyse ki, Aydınlanma dünya görüşüne karşı konvansiyonel iktisadın tüm tarihi boyunca Sismondi (1773-1842), Carlyle (1795-1881), Ruskin (1819-1900), Hobson (1858-1940), Tawney (1880-1962), Schumacher (1891-1971), Myrdal (1898-1987) ve Boulding (1910-1993) gibi âlimler tarafından çeşitli pro- testolar yapılmıştır.(5) Aydınlanma Hareketi, bu nedenle, Kilisenin otoritesini baltalamada başarılı olsa da, Hıristiyanların, Müslümanların ve diğer dünya görüşlerinin insani değerlerini tamamıyla aşındırma- da başarılı olamadı. Bazı bilim adamları hatta yeni bir paradigma ihtiyacını vurguladı.(6)

Ancak, laiklik, ahlaki ve maddi olanın arasına kalın bir çizgi çizmeyi başarabildi ve böylece bunları iki ayrı ilgisiz kısma ayırdı. Bunun insan toplumu üzerinde iki tane çok olumsuz etkisi oldu. Birincisi, okul- larda din ve ahlak eğitimi kaldırıldı. Başlangıçta bunun önemli bir zararlı etkisi olmadı. Çünkü aileler ve kiliseler gerekli ahlaki eğitimi sağlamaya devam ettiler. Ancak, şimdi aileler hızla parçalanmaktadır ve kiliselere devam da önemli ölçüde azalmış ve ahlaki eğitim bir şey vermede başarısız olmuştur. Yeni neslin ahlaki kalitesi, bu nedenle, yavaş yavaş azalmakta, özellikle, televizyon ve internette aşırı dozlu pornografi ve şiddetle birlikte sürekli olarak tüketimcilik teşvik edilmektedir. İkinci olarak, laiklik aynı zamanda akıl ve vahiy arasındaki yakın bağı kopardı. Akıl ve vahiy birlikte insan refahına katkıda bu- lunmada birbirlerini takviye etmek için temelde birbirine bağlı ve kesinlikle zorunludur. Vahyin yol gös- tericiliği olmaksızın, birinci derecede akla güvenmek insanları sömürmeye ve aldatmaya yönelik pek çok yöntemi bulmaya ve kitle imha silahları yaratmaya yol açabilir. Benzer şekilde, akla önemli bir rol biçmeden, sadece insanlığın entelektüel ve teknolojik ilerlemesi yavaşlamaz, aynı zamanda, dini dünya görüşü de gerçek dünyaya yönelik odaklanmasını kaybedebilir ve böylece, sürekli değişen entelektüel ve maddi çevrede dini dünya görüşünün karşılaştığı zorlukları başarılı biçimde savuşturmak mümkün olamaz. Bu, her ikisini de (aklın yanısıra vahiy), insani hedeflerin gerçekleştirmeye yardımcı olmasında daha az etkili yapacaktır. Akıl ve vahyin arasındaki bağlantının kesilmesi, iktisatta bireysel çıkar ve ser- vet maksimizasyonu ve isteğin tatmini yanında, başta çocuklar, engelliler, hasta ve fakirler olmak üzere toplumdaki herkesin refahı için fedakârlığın rolünü ihmal etmeye meyilli olan Pareto optimumu gibi diğer bazı kavramlara yapılan vurguyu da artırmıştır.(7)

BİREYSEL REFORM, SOSYAL DAYANIŞMA VE GENEL REFAH

Bununla birlikte şu inkâr edilemez bir gerçektir ki, eğer insanlar kalkınmanın nihai amacı ve aynı za- manda aracı ise, onların ıslahına ve refahına en yüksek dereceden önem verilmesi gerekir. Eğer doğru anlaşılır ve uygulanırsa, insanı ıslah etme ve insan kişiliğinin maddi ihtiyaçlarının olduğu kadar tüm manevi ihtiyaçlarının karşılanması yoluyla kaynakların herkesin refahını sağlayacak biçimde adil kulla- nımını teşvik etme potansiyelini taşıyan şey dini dünya görüşüdür. Bu, dini dünya görüşünün hayata bir anlam ve amaç enjekte etme kapasitesinden ve bireyleri daha iyi insan olmaları için dönüştürme amacı ile birlikte onların davranışlarını, hayat tarzlarını, zevklerini, tercihlerini ve tutumlarını Yaratıcı, di- ğer insanlar, ellerindeki kaynaklar ve bulundukları çevre kadar kendileri ile birlikte değiştirme amacıyla insanların tüm çabasını doğru yöne kanalize etmesindendir. Bireylerin kendilerinde ve davranışlarında böylesi bir yapıcı ve insancıl değişim, sosyal dayanışmanın teşvikinde ve herkesin refahı için gerekli olan kaynakların adil ve etkin kullanımında yardımcı olabilir. Bu, geleneksel iktisatın değer tarafsızlığı kisvesi altında tartışmaktan kaçındığı bir şeydir.

Toynbee ve Durants, bu nedenle, haklı olarak, yapmış oldukları kapsamlı tarih çalışmasından sonra din- lerin sağladığı ahlaki yaptırım olmadan ahlaki yükselme ve sosyal dayanışmanın mümkün olamayaca- ğı sonucuna varmışlardır. Toynbee, dinlerin ‘kendi kitlelerinin sosyal sorumluluk duygusunu yok etmek yerine hızlandırdığını’ ve ‘insanın kardeşliğinin Tanrı’nın babalığı ön şartına dayandığını iddia etmiştir -ki bu gerçek şu şekilde zıt bir önerme içerir; eğer insanlık ailesinin ilahi babası hesap dışı bırakılırsa, insanlığı bir arada tutmak için saf olarak insan dokusunun kendisine faydalı olacak olan herhangi bir alternatif bağ kurma imkânı yoktur.’ (8) Will ve Ariel Durant ayrıca The Lessons of History isimli değerli kitaplarında “bizim zamanımımızdan önce, toplum tarihinde dinin yardımı olmadan ahlaki hayatın ba- şarılı bir şekilde sürdürüldüğü hiçbir önemli örnek yoktur’ olgusunu coşkuyla gözlemlemişlerdir.(9) Bu, Kur’an’ın ondört asır önce beyan ettiği ‘Her kim Benim (Allah) zikrimden yüz çevirirse mutlaka ona dar bir geçim vardır’ (20:124) ayeti ile de tam bir uyum içerisindedir.

 DAVRANIŞ KURALLARI VE TEŞVİK SİSTEMİ

Bu, inancın yardımı olmadan niçin ahlaki iyileşme ve sosyal dayanışmanın mümkün olamayacağı so- rusunu gündeme getirmektedir. Bunun nedeni sosyal dayanışma ile beraber ahlaki iyileşmenin şu iki önemli şarta bağlı olmasındandır: birinci olarak, değerlerin ve kategorik zorunluluk haline gelmiş, böy- lesi geniş ve şartsız kabul gören davranış kurallarının varlığı ve ikinci olarak, ahlaki yükümlülük duygusu ile herkes tarafından bu kuralların vicdani olarak gözetilmesi. Bu bizi, kayıtsız şartsız kabul edilen ve herkes tarafından uyulan kurallara nasıl ulaşılacağı sorusuna götürür. Bazı modern filozoflar ve siyaset bilimciler tarafından önerilen ‘toplumsal sözleşme’ vasıtasıyla bu kurallara ulaşmak mümkün müdür? Bu soruya verilecek cevap, ancak herkesin istenen kuralların formülasyonunda eşit ağırlığı sahip ol- duğu, sosyal, ekonomik ve entelektüel olarak tüm katılımcıların eşit olduğu durumda evet biçiminde olabilir. Bu tür eşitlik gerçek dünyada hem mevcut değildir hem de bu tür eşitliğin gerçek dünyada ya- ratılması neredeyse imkânsızdır. Bu nedenle, zenginler ve güçlüler karar verme sürecinde hâkim olma eğiliminde olmakta ve kuralları kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde formüle edilmesine ön ayak olmaktadırlar. Bu durum genel olarak refahın ortaya konulması yanısıra bu kuralların evrensel olarak kabülü ve uyumunu da boşa çıkarma eğiliminde olacaktır.

Bu nedenle bu görevi her şeyi bilen ve iyiliksever dışarıdan birinin üstlenmesi zorunludur. Dışarıdan birisi, adil, tüm insanların güçlü ve zayıf yönlerini bilen, herkese eşit davranan, ayırım yapmaksızın her- kesin esenliği ile ilgilenen ve kendi koyduğu kuralların sadece kısa dönemde değil aynı zamanda uzun dönemdeki etkilerini de analiz etme kapasitesinde olan birisidir. Bu evrenin ve insanların Yaratıcısının kendisinden başka kim bu görevi yapmaya ehil olabilir? Yaratıcı bu görevi yapmaktadır. O, diğerlerine rehberlik etsin diye tarihin değişik zamanlarında bu dünyaya gelen ve hepsi insan olan Peygamberlerini göndermiştir. Merhametli ve Rahman olan Yaratıcının insanları yaratacağı ve onları herhangi bir rehberlik olmaksızın karanlıkta bırakacağını varsaymak için hiçbir sebep yoktur. Bernard Williams, bu nedenle, sosyal ahlakın filozofların icadı olmadığını(10) gözlemlerken haklıdır.

Ancak, nispeten kapsamlı ve şartsız kabul gören değerlere sahip olsak bile, herkesin bu değerlere uymasının nasıl sağlanacağı sorusu ortaya çıkar. Bu değerler kişisel çıkar ve toplumsal çıkar arasındaki dengeyi sağlamaya çalıştığı için, bu değerlerin beklentilerini karşılama belirli ölçüde tüm bireylerin kendi çıkarlarından taviz vermeyi gerektirir. Bireyciliğe ve şahsi çıkara hizmet etmeye aşırı vurgu ya- pan Sekülarizm, bireylerin bu tavizi vermelerini özendirecek herhangi bir mekanizmaya sahip değildir. Sekülarizm, şahsi çıkarlara hizmet edildiğinde bunun hemen her zaman toplumsal çıkarlara hizmet edeceğini varsayar. Bu, bazen gerçekleşse bile, her zaman gerçekleşmez ve gerçekleşmesi gerekmez.

Bu, inancın, bu değerlere bireyleri nasıl özendirmeye çalıştığı ve normal şartlarda herkesin kendi çı- karlarından taviz vermeyi içeren sosyal, ekonomik ve siyasi yükümlülüklerini nasıl yerine getirmeye çalıştığı sorusunu gündeme getirir. İnanç, bunu şahsi çıkara uzun dönemli bir bakış açısı vererek- onu sonlu olan bu dünya genişliğinin ötesinde, sonsuz olan Ahirete uzatarak, başarmaya çalışmaktadır. Bireyin şahsi çıkarı diğerlerine karşı yükümlülüklerini karşılamayarak bu dünyada bencil birisi olarak bireye hizmet edebilir. Fakat bu çıkarlar, tüm bu yükümlülükleri getirme haricinde, Ahirette bireye hiz- met edemez. Birey bunları daha fazla yerine getirirse, Ahiretteki esenliği o derece daha fazla olacaktır. Bu dünya sonlu ve Ahiret sonsuz olduğu için, hiçbir mantıklı kişi bu geçici, dünyalık şahsi menfaatleri uğruna ebedi menfaatine zarar vermek istemeyecektir.

Bireylerin doğuştan gelen iyi tabiatı, Yüce Varlık önündeki hesap verebilirlik ve Ahiretteki ödül ve ceza ile birlikte, şahsi çıkara yönelik bu uzun dönemli bakış açısı, bireylerin ve grupların bu dünyevi kısa dönemli şahsi çıkarlarına zarar veriyor gibi görünse de toplumsal ve ailevi yükümlülüklerini inanarak özendirme potansiyeline sahiptir. Birey bu dünyada yaptığı yanlışlarına karşılık cezadan kaçınmak için farklı taktikleri uygulama yoluna gidebilir. Fakat Ahiretteki cezasından kurtulmak için bu manevraları gerçekleştiremez. Allah her şeyi bilendir, adaletlidir ve aldatılamaz ve yanıltılamaz. Ahiretteki şahsi çıkarın bu uzun dönemli boyutu sekülarist Aydınlanma dünya görüşünün ortaya dökülmesinden sonra konvansiyonel iktisat tarafından genellikle göz ardı edilmiştir. Bu nedenle, konvansiyonel iktisat diğerlerinin esenliği için bireyleri taviz vermeye özendiren mekanizmaya sahip değildir.

Nitekim konvansiyonel iktisatta şahsi çıkara aşırı vurgu sonucu, fedakârlık etme boyutu genel olarak görünmez. Sonuçta optimum durumun ancak bir kişiyi kötüleştirmeden başka birinin iyileştirilemeye- ceği şeklindeki düşünce çizgisinden destek alan Pareto optimumu kavramına ulaşılmaktadır. Bu, diğer kişileri daha iyi yapmak amacıyla insan topluluklarında fedakârlık rolünü ortadan kaldırıyor. Bu nedenle hayırsever bağışı veren kişi için maddi bir fedakârlık içerse de bu ona sadece ruhsal bir tatmin verme- mekte fakat aynı zamanda insani mutluluğu bütünüyle geliştirmede önemli bir potansiyele de sahip olmaktadır. Fedakârlık, buna rağmen, iktisat ders kitaplarında çok az değinilen bir konudur. Böyle bir ihmal insan tabiatının doğuştan gelen erdemiyle ve hemen hemen tüm toplumların genel olarak kabul edilen üstün değerleriyle uyum içinde değildir. Bu nedenle bu ihmal çok büyük bir muhalefete uğramıştır nitekim Francis Fukuyama, önceki kitabı olan The End of History (1992)’de liberalizmi insan başarısının nihai doruk noktası(11) olarak ilan ederken, sonraki kitabı The End of Order (1997)’da, dinin koyduğu üstün müeyyideler olmadan modern toplumlar kötü duruma düşerdi’(12) ifadesiyle bu fikrinden dönmüştür.

HERKESİN REFAHINI GERÇEKLEŞTİRMEDEKİ BAŞARISIZLIK

Aydınlanma Hareketinin bir diğer hedefi insanlığı devlet despotizminden kurtarmaktı. Bu amaç kendi içinde övgüye değer iken, diğer taraftan piyasanın işleyişinde hükümetin müdahalesini ve genel olarak insanın esenliğinin sağlanmasında rol oynayabilecek hükümetin ‘iyi yönetişim’ rolünü reddeden aşırı uçtaki bırakınız yapsınlar ideolojisine sebebiyet verdi. Bu, herkesin kendi menfaatine hizmet etmek için istediğini yapmada tamamıyla özgür olduğu bir bırakınız yapsınlar ortamında ekonomide düzenin ve ahengin nasıl yaratılacağı ve sosyal çıkarın nasıl korunacağı sorularını gündeme getirdi. Buna karşılık, rekabetin hem bireyler hem de firmalar için aşırılıkları koruduğu ve bu nedenle de kişisel çıkar ve sosyal çıkar arasındaki ‘uyumu’ sağladığı iddia edildi. Bu nedenle de bireylerin ve firmaların davranışları ve piyasa güçlerinin işleyişi üzerine herhangi bir ahlaki veya kurumsal sınırlamalar koymaya gerek yoktu. Belkide herkesin refahını sağlamak için dinin sadece ahlaki değerlerin, bireylerin, ailelelerin, toplumun ve hükümetin davranış kurallarını belirlemediği fakat aynı zamanda hiçbir laik sosyal sözleşmenin sağ- layamayacağı bu değerlere kutsallığı da sağladığının farkına varılamadı. Kutsallık herkesin olmasa bile pek çok kişinin bu değerlere inararak kabul etmesine ve uymasına yardımcı olmaktadır. Bu kutsal- lık olmadan, bu kuralların inanarak kabul edilmesi ve uyulması için davranış kodunun sağlanmasında zorlayıcı güç gerekebilir ve bu da herkesin esenliğini sağlamak için demokratik yöntemlerle kişisel ve toplumsal davranışı ıslah etmeyi zora sokabilir.

Asırlık serbest girişim sisteminin büyük meziyeti, bireylere çok çalışmalarının, yaratıcılığının ve girişim- ciliğinin karşılığını almalarını sağlayan özel mülkiyeti teşvik etmesi ve kâr güdüsünü tanımasıdır. Pazar yerinde sunulan mal ve hizmetleri satın alarak bireyler istedikleri mal ve hizmetlerin üretimi lehine oy kullandıkları anlamında bu sistem aynı zamanda demokratiktir. Ancak, bunun herkesin esenliğini otomatik olarak teşvik edeceği iddiası kusurlu bir mantığa dayanıyordu. Sistem bu nedenle herkesin esenliğini teşvik edemedi.

Mantıktaki kusurları tasavvur etmek zor değildir. İlk olarak, zenginlerin ve fakirlerin oylarının gücü eşit olmadığı için, zenginler piyasa güçlerinin sonucunu kendi lehlerine çevirme potansiyeline sahiptir. Bu durum, yoksulların ve temel haklardan mahrum olanların çıkarlarına karşı çalışan bir mekanizma ola- bilir. İkinci olarak, ahlaki filtrenin frenleyici etkisi de zayıflatıldığı için, materyalizm onun yerini almıştır. Ancak, materyalizm, en fazla miktarda mal ve hizmet satın almak için reklam ve “ komşusuyla yarışma’ kültürü yoluyla bireyleri ikna eden tüketici kültürünü teşvik etmiştir. Bu nedenle, ihtiyaçlarla karşılaş- tırıldığında istekler hep en üst düzeyde tutulma eğiliminde olmuştur. Bu modelde tek kısıt bireysel gelirdir. Ancak bu kısıt bile, bankaların bir kredi fırsatçısı olarak davranmaya itildiği ve sürekli olarak özel ve kamu kesiminin sahip olduğu imkânların ötesinde yaşamaya teşvik edildiği konvansiyonel finansal sistem tarafından zayıflatıldı. Kısmî rezerv sistemi onları böyle davranmaya iterek önemli bir rol oyna- mıştır. Böylece alacaklar katlanarak çoğaldı ve hem enflasyonist baskılar yarattı hem de kredi alanların veya devletlerin geri ödeme imkânlarının ötesinde borç ve borç servis yükü artışından kaynaklanan finansal krizlere de neden oldu.

Üçüncü olarak, finansal alacaklardaki aşırı artış dolaylı olarak yoksulların ihtiyaçlarının karşılanması- na zarar vermiştir. Bu, zenginlerin ne isterlerse alabilmelerinden kaynaklanmaktadır. Lüks ve gösteriş amaçlı tüketilen mal ve hizmetler onların harcamalarının önemli bir kısmını oluşturduğu için, kıt kay- nakların büyük bir kısmı bu mal ve hizmetlerin üretimine ayrılmakta, yoksulların temel ihtiyaçlarının karşılanması için ihtiyaç duyulan mal ve hizmetlerin üretimi için geriye yetersiz kaynak bırakılmaktadır. Bu nedenle, fakirlerin tüm zorunlu ihtiyaçları yerine getirilmemekte ve onların refahı kötüye gitmekte- dir. Bu, sadece şimdiki neslin değil aynı zamanda gelecek nesillerin de refahına zarar vermiş ve hoşnut- suzluk, toplumsal gerilim, suç ve ümitsizlik artışına neden olmuştur. Bunun tabii sonucu ‘Çay Partisi’ ve ‘Wall Street’i İşgal Et’ gibi birtakım protestolardır.

REFAH DEVLETİ

Kuşkusuz refah devleti tüm dünyada sağlıklı ve memnuniyetle karşılanan bir gelişme olmuştur. Refah devleti politikası Büyük Buhran’dan sonra ve özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında ivme kazanmıştır.

Onun acil hedefi kapitalizmin en göze çarpan aşırılıklarından bazılarını azaltmak ve komünizme kabul edilebilir bir alternatif sunmaktı. Bu nedenle nüfusun hemen her kesiminin dikkatini çekti. Ancak o, görünüşte kapitalizm kadar laiklik taraftarı olduğu için, ekonominin yönetimine ahlaki boyutun enjekte edilmesine inanmıyordu. Refah devleti başlangıçta esas olarak dört temel politika aracına dayanıyor- du. Bunlar: (1) bazı anahtar sektörlerin millileştirilmesi; (2) güçlü bir işçi hareketi; (3) yasal düzenleme;(4) refah hizmetlerinin yerine getirilmesi, büyümenin teşviki ve tam istihdamın sağlanmasında devletin önemli rolü. Ancak büyük sanayilerin millileştirilmesi hareketi millileştirilen sanayilerin performansında yaşanılan hayal kırıklığından dolayı ivme kaybetti. İşçilerin gelirlerinin artırılması, çalışma şartlarının iyileştirilmesi ve ekonomik açıdan güvenlik duygusu vermesi nedeniyle her derde deva olarak kabul edilen işçi sendikaları hareketi de işçi sendikalarının aşırılıkları ve işsizlik oranlarının nispeten yüksek olması nedeniyle ivme kaybetti. Belirli derecede düzenleme rekabetin korunması, ekonomide düzenin sürdürülmesi ve diğerlerin haklarınının korunması için vazgeçilmez olsa da aşırı düzenlemenin aşırı bir yük olduğu ispatlanabilir. Bu nedenle, yasal düzenleme başlangıçta büyük bir destek aldıysa da onun uzun dönemde uygulanabilirliği sorgulanmaya başlandı ve neticede işletme çıkarlarıyla muhafazakâr hükümetlerin politikaları mevzuatın gevşetilmesi konusunda birleşti. Nitekim bu serbest bırakma eği- limi, pek çok sanayileşmiş ülkede ivme kazandı.

Bu nedenle, hükümetin artan refah rolü refah devletinin temel aracı haline geldi. Buna rağmen, refah devleti kaynaklar üzerindeki aşırı iddiaları elekten geçirmek için vergilendirmenin dışında başka bir me- kanizmaya sahip olmadığı için ve vergileri yükseltme de genellikle halk tarafından pek hoş karşılanma- dığı için, artan para yaratma ve kamu borcunun tehdidine maruz kalmıştır. Bireysel ülkelerin açıkları bazı belirli ülkelerde ödemeler dengesi açıkları ve enflasyonist baskılara sebebiyet verse de ABD gibi parası rezerv para olarak kabul edilen ülkelerdeki yüksek ve sürekli bütçe açıkları sadece ABD için değil aynı zamanda tüm dünya için bir sorun haline gelmiştir. Onlar dünyadaki bankalara yüksek-güçlü rezervler1 sağlamakta ve böylece de bankaların kredileri aşırı şekilde genişletmesine imkân tanımaktadırlar.

Bu, dünyanın şu an acısını çektiği bir olaydır. Dolara güven devam ettiği sürece önemli bir problem olmayabilir. Fakat 1960’ların sonunda olduğu gibi eğer güven sarsılırsa, ABD’nin yanısıra diğer ülkeler için de zorluklar baş gösterecektir. Bu durumda sadece mübadele aracı olarak değil aynı zamanda istikrarlı bir değer saklama aracı olarak da hizmet görecek bir ikame parayı aramak için dünya baskı altında olacaktır. Böyle bir ortamın gelişmesi de ABD kamu ve özel sektörünün müsrif harcamaları üzerine ve bunu izleyen aşırı yüksek güçlü rezervlerin uluslararası finansal sisteme akışına fren koyma- ya yardımcı olabilir.

Refah devleti, hiç şüphesiz, eşitsizlikleri azaltma yönünde değerli bir iş çıkarmıştır. Kendisinin, herkes için ve özellikle yoksul ve savunmasızlar için büyük bir ni’met olduğunu ispatlamıştır. Ancak refah devleti, kamu harcamaları ve vergilendirmede üssel biçimde büyümeyeye yol açmıştır. Fakat yüksek oranlarda vergilendirmeye rağmen, aşırı düzeylerde bütçe açıkları ortaya çıkmıştır. Üstelik yüksek oranlı devlet harcamalarına rağmen, pek çok sanayileşmiş ülkede tam istihdamın ve herkesin refahının sağlanmasının el üstünde tutulan hedeflerinin gerçekleşmesine yardımcı olan büyüme oranları yeterince yüksek seviyelerde gerçekleşmedi. Sonuç olarak, refah devletleri değerli bir katkı yapmış olsa bile, zaman içerisinde meydana gelen ekonomik kalkınmaya rağmen, eşitlikçi bir toplum rüyasının uza- ğında kalınmaya devam edilmektedir. Bu nedenle, ihtiyaç duyulan şey, zenginlerin statü sembollerine yönelik harcamalarını ve refah devletlerinin artan harcamalarını dengelemek için yapılan spekülasyonları azaltmaya yardımcı olacak şekilde finansal sisteme ahlak ve adaleti enjekte etmektir. Bu, spekülasyon ve enflasyonist baskıları vurgulamadan adaletli büyümeyi teşvik etmek için ihtiyaç duyulan bir çeşit eşitlikçi toplumu yaratmaya yardımcı olabilir.

SOSYAL PROBLEMLERDEKİ ARTIŞ

Kapitalizmin laik felsefesinin trajedisi sadece bireylerin engelsiz şekilde şahsi çıkarlarının peşinde koş- masının herkesin faydasına hizmet etmediği, edemediği değil, fakat aynı zamanda çözümsüz birtakım sosyal problemlere de yol açmasıdır. Refahı ve isteğin tatminini azami kılmak ve her zaman en yeni ve en iyi ürünlere sahip olmak için verilen yarış, aile bütünlüğü, çocukların uygun biçimde yetiştirilmesi ve sosyal dayanışma da dâhil olmak üzere insan refahının parçası olan diğer pek çok şeyi arka plana itmiştir. Bireylerin eşlerine, çocuklarına, anne babalarına ve sülalelerine yönelik uzun vadeli taahhütte bulunmak için gerekli yetenek ve isteklerinde azalma vardır. Eğer kârı ve kocanın her ikiside birbirleri- nin ve çocuklarının refahı için kendi şahsi çıkarlarından fedakârlık yapmaya istekli değilse, onları birlikte karşılıklı sevgi dolu ve şefkatli ilişki içerisinde tutmak mümkün değildir. Bu nedenle, Lundberg ve Pollak haklı olarak ‘çocuk doğurma ile birleşik uzun dönemli evlilik artık neredeyse evrensel yetişkin tecrübesi değildir’(13) sonucuna varmışlardır. Sonuç olarak, sanayileşmiş ülkelerin pek çoğu birlikte yaşama oran- larındaki artışla beraber boşanma oranlarındaki önemli artışı tecrübe etmektedirler.(14) Bu, tarihte insan topluluğunun ve medeniyetin temeli olarak hizmet etmiş olan aile kurumunu büyük ölçüde zayıflat- mıştır. Boşanma, boşananların hepsi olmasa bile pek çoğunu olumsuz şekilde etkileme eğilimindedir. Stevenson ve Wolfers ‘un elde ettiği bir bulguya göre, ‘ortalama olarak, mali, fiziki ve duygusal açıdan, boşanmış insanlar daha kötü durumda ve evli insanlar daha iyi durumdadır.’(15) Bu, nafaka ödemek zorunda kalan erkekler üzerinde daha ciddi etkiye sahip olma eğilimindedir. Onlar fakirleşmektedir.(16) Ailelerin dağılması, özellikle aşırı şekilde genişler ve sosyal çöküme yol açarsa, nihai olarak genel refa- hın azalmasına yol açmaktan başka bir şey yapamaz.

Yüksek boşanma oranları aynı zamanda uygun çocuk yetiştirilmesinin ihmaline yol açar ve onların ahlaki, psikolojik ve entelektüel gelişmesi üzerinde kötü etki bırakır.(17) Mclanahan ve Sandefur, orta- lama olarak, biyolojik ebeveynleriyle yetişen çocukların diğer aile yapılarında yetişen çocuklara göre çok daha iyi durumda olduklarını bulmuşlardır.(18) Bunun nedeni, parçalanmış ailede yetişen çocukların anne babanın her ikisinden de sevgi ve ilgi alamıyor olmasıdır. Daly ve Wilson’un yapmış oldukları araştırmalarında tabii ebeveynleri yerine ikame ellerde yetişen çocukların on ile yüz kere arasında daha yüksek ihtimalle tacize uğradıkları sonucuna varmışlardır.(19) Sonuç olarak, çocuğun biyolojik ebeveyn- leri haricinde yetiştirilmesi, çocukların ahlaki ve entelektüel gelişimlerini olumsuz yönde etkileyen psi- kolojik problemlerin gelişmesine ve çocuğun suç işlemesine neden olmaktadır. Gelecek neslin kalitesi sonuçta düşmektedir. Gelecek neslin kalitesinin önemli ölçüde düştüğü herhangi bir toplum uzun vadede ahlaki, entelektüel ve askeri üstünlüğünü sürdüremeyebilir.

Ailedeki parçalanma artışına ilave olarak, evlenme isteğinde de düşüş vardır. Evlenme oranı günümüz- de tarihte kaydedilmiş en düşük orandadır. Pek çok aile bir çocuk babası olma niyeti olmaksızın oluşturulmaktadır.(20) Bu, doğum kontrolünün aşırı uygulaması ile birleştiğinde, Avrupa’da doğum oranı o ka- dar hızlı azaldı ki The Times dergisi kaygı derecesini ‘Avrupalılar kaybolan türlerdir’(21) seviyesine çıkardı. Almanya’nın doğum oranı artık mevcut nüfusun yerine koymak için ihtiyaç duyulan oranın altındadır.(22) Mevcut Alman doğum oranları devam ettiğinde ve sıfır göç olduğunda, Almanya’nın nüfusu bu yüzyılın sonunda 82 milyondan 38.5 milyona, %53 oranında düşmesi tahmin edilmektedir.(23) Sonuç olarak, genç nüfusun oranı düşme ve yaşlı nüfusun oranı artma eğiliminde olacaktır. Bu olayların yer aldığı ülkelerin emeklilik fonları için sorun oluşturmasının yanında, diğer ülkelerden artan emek ithaline bel bağlamadan ekonomik faaliyetlerini istenilen seviyede(24) sürdürmeleri de zor olacaktır.

Kısacası, laikliğin yaptığı şey, sosyo-ekonomik ve siyasi hayatın uygun şekilde düzenlenmesinde genel olarak davranış kuralları olarak kabul edilen ve uyulan dinin sosyal değerlere sağladığı toplu müeyyi- deleri zayıflatmaktır. Bu, insan toplumunun her alanında şahsi çıkar ile sosyal çıkar arasında sağlıklı bir dengeyi sürdürmede ahlaki süzgecin oynadığı önemli rolün zayıflamasına yol açmıştır. Sonuç olarak, zenginliğin ve istek tatmininin maksimizasyonu insan çabasının en temel amacı olmuştur. Bu, anlamsız satın almalarda, özellikle statü sembollerinde, önemli bir artışı özendirmiş, daha fazla kazanmak için fazla mesaideki artış ile beraber insanların mali güçlerinin ötesindeki borçlarının vadelerinin uzatılması için başvuru yapmaya neden olmuş ve böylece eğlence ve ailesine ayıracağı çok az zaman kalmıştır. Tüm bu gelişmeler hep birlikte, bireylerin hayatlarında içsel mutluluklarındaki eksikliği gösteren, ümit- sizliğin farklı semptomlarında artışa katkıda bulunmuştur. Tarih boyunca modern bilim adamlarının yanısıra ahlak filozofları, bu nedenle, gelir ve servetteki artış kullanılarak esenliğin ve refahın tanımlan- masını haklı olarak sorguladılar.(25) Onlar, eğer gerçek esenlik ve refah ihtiyaçları teminat altına alınmak isteniyorsa esenliğin maddi içerikleri önemli olsa da, maddi olmayan ve ruhsal içeriklerininde de göz ardı edilemeyeceğini vurguladılar. Bu vurgu, esenliğin sağlanmasında maddi olduğu kadar manevi muhtevanın da birlikte önemli olduğunu gösteren ampirik araştırmalar tarafından ayrıca doğrulanmış- tır. Bunun nedeni ise, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana dünyanın çeşitli ülkelerinde reel gelirin çok hızlı biçimde artmasına rağmen, halklarının kendi bildirdikleri raporlarda, subjektif refahın sadece artışta başarısız değil, aslında düşüş içinde olmasındandır.(26) Bunun sebebi mutluluğun tüm temel biyolojik ihtiyaçların karşılandığı seviyeye kadar daha yüksek gelirle pozitif ilişki içerisinde olmasıdır. Bunun öte- sinde, refahı artırmak için vazgeçilmez olan kabul edilen bazı diğer ihtiyaçlar tatmin edilmediği sürece, ilişki aşağı yukarı değişmeden kalmaktadır. Bu ihtiyaçların pek çoğu ruhsal ve maddi olmayan karak- terdedir ve gelirdeki artışın bir sonucu olarak zorunlu olarak tatmin olmayı gerektirmez. Tek gayesi zenginlik olan bir meşguliyet aslında ruhsal ve maddi olmayan ihtiyaçların tatminine zarar vermektedir. Bunlardan bazıları kişinin kendini rahatlatması, ibadet etmesi ve aile uyumunu güçlendirmesi, çocuk- larını uygun biçimde yetiştirmesi ve sosyal dayanışma için boş zaman faaliyetlerine katılmasıdır. Maddi olmayan ihtiyaçlar karşılanmazsa, gelirdeki artışa rağmen gerçek refah gerçekleşmeyebilir ve toplum nihai olarak ekonomik terimlerde dahi düşüşe geçebilir.

İSLAMİ DÜNYA GÖRÜŞÜ

Yüzyıllar boyu düşüş sonucunda, Müslüman ülkeler günümüzde herhangi bir ülke için model olacak bir pozisyonda değildir. Onlar diğer ülkelerin karşı karşıya kaldığı sorunlarla, bazıları daha fazla bazıları daha az olmak üzere, aynı sorunlarla karşı karşıyadırlar. Bu bizi ‘Müslüman toplumlarda bugün mev- cut İslami canlanma, acaba gelecekte önemli bir gelişmeye yol açabilir mi?’sorusuna götürür. Müslümanların genel inancına göre evet, yol açabilir. İhtiyaç duyulan şey sadece kendileri için değil aynı zamanda toplumları için de onları ‘rahmet’ yapacak şekilde tüm iyi niteliklere sahip insanlar olarak yetiştirmek ve onların zararın ve rezaletin kaynağı yapacak kötü niteliklerin hiçbirisine sahip olma- malarını sağlamaktır. Kur’an ve Hadis bu niteliklerden bir kaç tanesini göstermiştir. Üstelik yüzyıllar boyunca Müslümanların maddi ve manevi düşüşüne rağmen, İslam, Müslüman dünyasında kitleleri çekecek karizmaya sahip, aralarındaki büyük farklılığa rağmen onları birleştirecek ve kendi benliklerini geliştirmek için motive edecek ve haklı olarak davrandıracak tek gerçek olmaya devam etmektedir.(27) Bunun nedeni, İslami dünya görüşünün ahlaki değerlere, insan kardeşliğine, sosyo-ekonomik adalete ve aile ve toplumsal dayanışmaya birinci derecede önem vermesidir. Ayrıca, insanın esenliği ve insanlık için bir rahmet olma vizyonunu gerçekleştirmek için öncelikli olarak devlete veya piyasaya dayanmaz. İslam, hayatı maddi ve manevi ayrı bölmelere ayırmaz. İslam daha ziyade hayatı kapsamlı bakış açı- sından ele alır ve bireyin kendisinin tabiatında olan iyilik, değerler ve kurumlar, piyasa, aileler, toplum, devlet ve dinin yanısıra herkesin esenliğinin sağlanması vizyonunu gerçekleştirmeyi garanti edecek entelektüel ve teknoljik gelişmeleri de kapsayan tüm değişkenlerin bütünleştirilmiş rollerine güvenir. İslam, sosyo-ekonomik adalete ve bireyin kendisinin, ailesinin, toplumun ve piyasanın ve devletin onlar olmaksızın eşitsizliklerin sürdürüleceği kurumların reformu yoluyla sosyal değişime büyük önem verir.

Diğer bazı semavî dinlerde olduğu gibi, İslam inancının temelinde bu evren ve insanları da içermek üzere, içindeki herşey bir ve tek bir Tanrı tarafından yaratılmış olduğu yatmaktadır. Bütün insanlar O’nun halifesidir. Bu evrenin Yaratıcısının halifeleri olmak insanlara büyük bir onur ve saygınlık kazan- dırır ve bu şeref ve haysiyet içerisinde herkesi eşit kılar. Bu, dolayısıyla, ırkından, cinsiyetinden, milliye- tinden, servetinden ve gücünden dolayı birisini diğerleri üzerine üstün kılmaz. Herkes Tanrı’nın ailesine mensuptur ve bu nedenle, birbirlerine göre kardeştirler.(28) Bu inanç Adil, Herşeyi Bilen ve Güçlü olan birisi önünde hesap verme sorumluluğu olmadan pek anlamlı olmaz. Bu inanç insanların bu dünyadaki ikametinin geçici olduğu ve nihai hedefin O’nun önünde hesap verileceği Ahiret olduğu inancından gelmektedir. İnsanların ahiretteki esenliği esas olarak bu dünyadaki hayatlarında hem kendileri hem de başkalarına karşı herkesin esenliğini sağlamaya yardımcı olacak şekilde yükümlülüklerini yerine getirip getirmediklerine bağlı olacaktır.(29)

Herkesin esenliğini ciddi şekilde etkileyen şeylerden birisi kıt kaynakların elde edilmesi ve kullanılması şeklidir.(30) Bu kaynakların etkin ve adil biçimde kullanılması için, Yaratıcı ve bu kaynakların Sahibi ta- rihin farklı zamanlarında tüm insanlar için İbrahim, Musa, İsa ve en sonuncusu olan Muhammed’in de (Allah’ın selamı ve rahmeti hepsinin üzerine olsun) içinde olduğu hepsi insan olan Peygamberler zinciri yoluyla birtakım değerler veya davranış kuralları getirdi. Daha önce belirtildiği gibi, tüm ortaya çıkan dinlerin değerler sisteminde çağlar boyunca Mesajın kaybolmayarak veya bozulmayarak sürekliliğin ve büyük oranda benzer olmasının nedeni budur. Tanrı tarafından verilen tüm kaynaklar bir emanet oldu- ğundan, herkesin esenliğini garanti etme amacıyla O’nun tarafından sağlanan değerler çatısı altında insanların onları kullanması ve birbirleri ile etkileşimde bulunmaları beklenmektedir.

Bununla birlikte, Peygamberler sadece değerleri getirmediler. Onlar, aynı zamanda bu değerlerin ışı- ğında insanlara birer model olacak şekilde davrandılar ve toplumlarındaki bireyleri ve kurumları yeni- den biçimlendirmek için mücadele ettiler. Bu nedenle Muhammed (SAV) dâhil tüm peygamberlerin misyonundaki temel kuvvet, sosyo-ekonomik ve siyasi reformdu. Böyle bir reform olmadan, herkesin esenliğinin garanti edilmesi mümkün değildir. Ne olduğunun kabülü ve sahip olunan vizyonu gerçek- leştirmek için veya ne olması gerektiği için mücadele edilmemesi, varolan eşitsizliklerin lehine ve onları kaldırmak için hiçbir şey yapılmaması lehine oy verilmesi demektir. Böyle bir tutum tüm toplumların temel vizyonu perspektifinden mazur görülemez. İnsanın görevi sadece bu değerlere kendilerinin uy- ması değil, aynı zamanda bu değerlere uygun şekilde toplumlarını tüm yönleriyle yeniden düzenlen- mesi için barışçıl şekilde mücadele etmektir. Böyle bir reform olmadan, toplumlar yavaş yavaş daha hoşnutsuz ve mutsuz olma ve nihayetinde gerileme eğiliminde olacaktır.

İnanılmaktadır ki, böyle bir reform bireysel ve sosyal çıkar arasındaki dengeyi sağlamaya ve Makasıd-ı Şeira (Şeriatın amaçları)(31) veya en önemli bileşenlerinden ikisi sosyo ekonomik adalet ve Allah’ın tüm yarattıklarının (sadece insanların değil fakat aynı zamanda hayvanların, kuşların ve böceklerin) esenli- ğinin sağlanması olarak ifade edilen İslam’ın vizyonunu gerçekleştirmeye yardımcı olacaktır. Adaletsiz- lik, gerçek refahın gerçekleşmesini engelleyen, gerginliklerin ve sosyal huzursuzluğun üzerinde duran, bireyleri ellerinden gelenin en iyisini yapmalarından vazgeçiren ve bu nedenle de kalkınmayı geciktiren şeylerdenden başka bir şey değildir. Ancak, geleneksel iktisat bireyler tarafından şahsi çıkar davranış- larının yaygınlığını varsayarken, İslam, ideal davranışın yaygınlğını varsaymaz. İslam, ahlaki yükseliş ve herkesin refahının (felah) sağlanması için bireyler ve toplum tarafından sürekli bir mücadelenin (cihad) yapılması gerektiğine inanmaktadır.

Buna rağmen, İslam, ahlaki yükseliş için cebrin kullanımını kabul etmemektedir: ‘Dinde zorlama yoktur’ (Kur’an, 2:256) ve ‘De ki: Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin’ (Kur’an, 18:29). O, bilakis bireyleri yanlış işleri yapmaktan imtina ettirmek ve doğru olanı yapmaya özendirmek için birtakım tedbirlerin önemine vurgu yapar. Bunlardan bir tanesi mantıksal akıl yürütme ve samimi diyalog yoluyla bireylerde sağlam ve samimi inanç oluşturmaktır. (Kur’an, 16:125). Başka bir tedbir, kendi kendine bu değerlere uyması için bireylerde bir dürtü oluşturmaktır. Bu dürtünün iki kaynak- tan gelmesi beklenmektedir. Bunlardan birincisi insan olmanın verdiği doğuştan gelen iyiliktir. İslami dünya görüşü çerçevesinde, Allah insanları kendi tabiatı ile veya hilkatı ile uyum içinde yarattığı için (Allah’ın fıtratı) (Kur’an, 30:30), insanlar tabiatı icabı iyidir. Onlar tarihin satranç tahtasındaki piyonlar veya günahkârlar olarak doğmazlar. Onlar, hem kendileri hem de başkaları ve çevreleri için rahmet ha- line gelmesine yardımcı olabilecek tüm iyi niteliklere sahip olma kapasitesindedirler. Buna göre, onlar kendi şahsi çıkarları doğrultusunda her zaman için zorunlu olarak yanlış hareket yapmazlar. Ahlaki mü- kellefiyetlerin yerine getirilmesi kendi şahsi çıkarlarına zarar verse ve belli ölçüde fedakârlık yapmayı gerektirse bile, onlar ahlaki mükellefiyet duygusu altında doğru biçimde hareket etme yeteneğine sa- hiptirler. Ancak, bireyler aynı zamanda özgür olduklarından, doğuştan gelen iyi hallerini koruyamaya- bilirler ve kendi doğuştan gelen tabiatı ile (fıtrat) ile çatışma halinde olacak şekilde hareket edebilirler. Bu nedenle, onları eğitmek ve gerekli materyali sağlamakla beraber, hem kendileri hem de diğerleri için ellerinden gelenin en iyisini yapmaya özendirmek ve diğerlerine zarar vermesini engellemek için ruhsal teşvikler ve caydırıcılar sağlamak da zorunludur. Bunu yapmanın çeşitli yolları olabilir.

İktisatta önemli derecede vurgu yapılan piyasa disiplini sadece bunlardan birisidir. Piyasa disiplini re- kabetçi bir ortamda verimliliğin artmasına yardımcı olabilirken, onun zorunlu olarak her zaman için toplumsal menfaati tek başına koruması mümkün olmayabilir. Bunun nedeni, yakalanmadan ve ceza almadan kendini zenginleştirmek için rekabeti kısıtlamanın ve haksız araçları kullanmanın çeşitli gizli yöntemleri olmasıdır. Bu nedenle, ailelere, toplumlara ve hükümetlere önemli roller düşmektedir. Aile- ler uygun şekilde yetiştirme yoluyla normalde bunu yaparken, toplumlar itibar kaybı veya prestij yo- luyla sosyal kontrolün esas olarak görünmeyen yoluna başvurarak bunu yaparlar. Hükümetin rolünün önemli bir parçası sadece kanuni düzenlemeleri geçirmek değil aynı zamanda onları uygulamaktır. An- cak, bir vizyona ve neyin doğru olduğu ferasetine sahip olmaksızın düzenlemelerin geçirilmesi müm- kün değildir. Genel olarak toplumun ahlakının zemini düzenlemeler için bir temel teşkil eder. Hemen hemen tüm büyük dinler toplumun böyle bir ahlaki zemine sahip olmasını sağlamıştır. Üstelik sosyal menfaati korumak için öncelikli olarak düzenlemelere bel bağlamak gerçekçi olmayabilir. Çünkü bu düzenlemelerin yürürlüğe konması gerekir. Yürürlüğe koymak ise devletin görevidir. Ancak, bilinme- den ve yakalanmadan yolsuzluğun, hilenin ve diğerlerini sömürmenin çok farklı yöntemleri olduğu için hükümetler bunu yapmada başarılı olmayabilir. İnsanlar kendi kendilerine neyin doğru olduğu yönün- de içsel güdüye sahip değilse, taahhüt ettiklerini ve diğer vecibelerini inanarak yapmadıkça ve rekabeti güçlendirmedikçe veya adil yollarla kazanç elde etmedikçe hükümetlerin başarılı olmaları zor olabilir.

Bu nedenle, Ahiretteki ceza ve ödül inancının telkini zorunludur. Bir kişi günah işlemekten kaçındığı ve başkalarının uğruna bu dünyada kendi kişisel çıkarından fedakârlık yaptığı vakit, o Ahirette ken- di esenliğini önemli derecede artıracaktır. Ahiret kavramı bir kişinin şahsi çıkarını onun bu dünyadaki ömrünün ötesinde uzatarak ona uzun vadeli bir bakış açısı kazandırır. Bu nedenle son tahlilde, istikrarlı şekilde ahlaklı olmayı gözeten ailelerde çocukların uygun şekilde yetiştirilmesi, uygun eğitim, etkin piyasa disiplini, sosyal uyanıklık ve basiretli hükümet rolü de dâhil olmak üzere ailevi, sosyo-ekonomik, dini ve siyasi kurumların yardımı olmadan sosyal çıkarı etkin şekilde korumak mümkün olmayabilir. İnsan refahını temin etmede bu kurumların kullanılması, öncelikle piyasa disiplinine veya devlete bel bağlamaktan daha fazla yardımcı olabilir. Buna ek olarak, İslam dünya görüşü piyasa sisteminin eko- nomide daha fazla dürüstlük ve eşitliğin sağlanmasında daha etkili olması için piyasa sistemine üç tane mekanizma getirmiştir. Bu mekanizmalar, filtreleme, motivasyon ve sosyo-ekonomik ve siyasi yeniden yapılanmadır.(32)

Filtreleme, evrensel refahın gerçekleşmesini tehlikeye atan taleplerin ortadan kaldırılması anlamına gelir. Ancak, bunun ahlak ve demokrasi odaklı bir süreç yoluyla yapılması gerekir. Merkezi filtreleme sürecine sahip sosyalist merkezi planlama bu amaç için etkin bir mekanizma olduğunu ispat edemedi. Bu iş zorunlu olarak halkın isteklerini yansıtmayan bir merkezi otorite tarafından yapıldı. Bu yüzden, ya kıtlık veya aşırı üretim yaşandı ve neredeyse tüm sosyalist ülkeler bunu terketme baskısı altında kaldılar. Bununla birlikte, piyasa mekanizması, kaynaklar üzerindeki aşırı talepleri süzgeçten geçirir- ken ve demokratik süreç yoluyla arz ve talep arasındaki dengeyi kurarken, sosyal çıkarın tamamen korunmasında başarılı olamamıştır. Bunun nedeni, piyasa mekanizmasının zevkler ve tercihler ve piya- sada faaliyet gösteren alıcıların satın alma güçleri bakımından yansız olmasıdır. Bundan dolayı, piyasa mekanizması üretim sürecinin zenginlerin tercihlerine uygun mal ve hizmetlerin lehine yönelmesini sağlayarak, zenginlerin zevkleri ve tercihlerine uygun piyasa dengesine yol açar. Böyle bir piyasa den- gesi mutlaka fakirlerin ihtiyaçlarının giderilmesi ile uyum içinde olmayabilir. Bu nedenle de, mutlaka kapsamlı bir insan refahını gerçekleştirecek diye bir sonuç beklenemez.

Bu bakımdan, insanların zevklerinin ve tercihlerinin ve kaynakları gereksiz yere kurutan ve şuursuz şekilde insanlara zarar verme ile sonuçlanan tüm iddiaların ayıklanmasına yardımcı olabilecek bir reformun yapılması zorunludur. Böyle bir reformda, özellikle zorlamanın uygulanmasına imkân verilme- diği durumda, ahlaki süzgeç daha etkin şekilde yardım etme kapasitesine sahiptir. Bu nedenle, her iki süzgecin, ahlaki süzgeç ve fiyat süzgeci, toplumun insani gayelerinin gerçekleştirilmesinde zorunlu olan kaynaklar için arz ve talep arasındaki dengeyi kurmak için eş zamanlı olarak birlikte kullanılması gerekir. Fiyat süzgeci sadece alıcı pazara gittikten sonra görevini başarılı şekilde yapıyorken, ahlaki süzgeç alıcı daha pazara gitmeden önce kaynaklar üzerindeki aşırı talepleri demokratik yolla ayıklar.

Buna rağmen, insanların dini değerlere inanarak uymasını özendirecek mekanizma olmadığı durum- da ahlaki süzgeç faydasızdır. Bunun nedeni, yukarıda tartışıldığı gibi, ahlaki değerlere inanarak uyma, bireylerin şahsi çıkarlarından fedakârlık etmelerini ister. Ahlaki süzgecin, bu nedenle, etkinliğini garanti etmek için motivasyon mekanizması tarafından tamamlanması gerekir. Bu, bir kişinin servetini nasıl kazandığı ve nasıl kullandığı da dâhil olmak üzere, onun yaptığı tüm ameller için hesap vermek zorun- da kalacağı Ahiret inancı ile dini paradigmadan temin edilir.

Fiziksel, sosyal ve siyasi ortam aynı zamanda insan davranışlarını ve kıt kaynakların kullanımını etkile- diği için, dini dünya görüşü, filtreleme mekanizması ile birlikte, motivasyon sistemini Allah’ın tüm Pey- gamberleri’nin esas görevlerinden biri olan sosyo-ekonomik ve siyasi reform tarafından tamamlamaya çalışmaktadır. Reform, bireylerin, ailelerin ve hükümetin genel refahı teşvik etmeye yardımcı olacak şekilde kaynakları kullanmasını ve birbirleri ile etkileşim içinde olmasını amaçlar. İnsan kardeşliğini ve karşılıklı ilgiyi vurgulayan paradigmada, herkes bireysel ve toplu olarak sadece kendilerinin değil fakat aynı zamanda diğerlerinin de refahından sorumludur. Herkesin sadece iyi davranışı teşvik etmek için değil aynı zamanda başkalarına zarar veren ve genel refahın gerçekleşmesini engelleyen ‘kötü’ davra- nışın engellenmesinde de işbirliği yapması gerekir (emr-i bi’l-maruf nehy-i an’il-münker).

Eğer suçluları tespit etmek ve cezalandırmak için etkili bir sistem yoksa bu durumda, birinin yaptığı sahtekârlık, rüşvet ve diğer haksız kazanç yollarının yanına kâr kalması mümkün olabilir. Bu eylemler zaman içinde normlara dönüşür, girilen yoldan geri dönmeyi zorlaştırır ve kendi kendini besler hale gelir. Daha sonra herkes bu uygulamayı kınayabilir, fakat dürüst ve adil biri olarak tek başına onu orta- dan kaldırmak mümkün olmayabilir. Daha sonra, sadece vaazlar vererek ve sosyo-ekonomik ve siyasi yapılanma yoluyla kapsamlı reformları üstlenmeyerek istenmeyen uygulamaları ortadan kaldırmak münkün olmayabilir. İslamın bu nedenle yaptığı şey, diğer büyük dinler gibi, uygun şekilde çocuk yetiş- tirme, ahlaki eğitim, sosyal reform ve sosyal dayanıklılık, iyi yönetişim ve Ahirette tüm bireylerin hesap verebilirliği -daha yüksek makam daha büyük sorumluluk demektir- ile birlikte ekonomiye ve topluma ahlaki boyutu zerketmektir. Bu, toplumunun tüm kesimlerinin insanın refahının gerçekleşmesine olum- lu katkı yapmalarına yardımcı olacaktır.

Aydınlanma Hareketinin dine muhalif duruşunun şimdi büyük bir hata olarak kabul edilmeye başlan- ması ve dini dünya görüşünün giderek güç kazanmaya başlaması memnun edici bir durumdur.(33) Buna göre, Religion in Contemporary Europe’ın editörleri açıkça 200 yıllık din düşmanlığın bitişinin başlan- gıcını gördüklerini açıkça kabul etmişlerdir.(34) Diğergamlığın, işbirliğinin, ahlaki değerlerin ve insanların refahının daha bir ileri hale getirmek için bir dizi sosyal, ekonomik ve siyasi kurumların rolü üzerinde durulmaktadır. İktisatta ‘ekonomik insanın şahsi çıkarına hizmet etmesi sosyal çıkarı da mutlaka sağ- layacaktır’ şeklindeki gerçekçi olmayan varsayımını artık desteklemeyen bir dizi ekol ortaya çıkmıştır. Üstelik diğergamlık davranışının zorunlu olarak rasyonaliteden sapma olmadığı ve şahsi çıkarcı davra- nışı rasyonel davranış ile eşit tutmanın gerçekçi olmadığı iddia edilmektedir.(35)

Değer yansızlığının vazgeçilmezliğine teslimiyet –ki iktisatçılar tarafından miras alınan aydınlanmacı bilim adamlarının kutsal idealiydi–, hem savunulamaz hem de istenmeyen bir şey olarak değerlendiril- meye başlandı. Savunulamaz, çünkü bilimsel sorgulama zımnen değer yargılarını içeren varsayımlara dayanmaktadır. İstenmeyen bir şeydir, çünkü bilimsel sorgulama kaynakların dağılımı konusunda top- lumsal hedefler ve önceliklerle ilgili sorunları ele almaktan kaçınamaz. Değer yansızlığına bağlı olan her bir disiplinin kamu tercihi için politikaların ve önerilerin değerlendirilmesinde başarılı olamayacağı kabul edilmektedir. Bu tür değerlendirmeler zorunlu olarak değer yargılarını içerir. Bu nedenle, Sen’e göre, ‘iktisatın ahlaktan uzaklaşması Refah Devletini fakirleştirdi ve ayrıca tanımlayıcı ve tahmin edici iktisadın birçok temelini de zayıflattı’. Onun vardığı sonuç, iktisat ‘insan davranışını ve yargısını şekillendiren ah- laki değerlendirmelere daha fazla ve daha açık şekilde önem verilerek daha verimli hale getirilebilir’(36) şeklindedir. Hausman ve McPherson da Journal of Economic Literature’daki ‘ İktisat ve Çağdaş Ahlaki Felsefe’ isimli araştırma makalesinde ‘inceleme konusunun ahlaki yönleriyle aktif ve özeleştirisel olarak yakın ilişki kuran ekonomi, bunu kurmaya çalışmayanlara göre, daha ilginç, daha aydınlatıcı ve nihai olarak daha faydalı olmaktan daha başka şekilde yardımcı olamaz’(37) sonucuna varmışlardır.

Buna rağmen, mesele, geniş kabul gören ve aynı zamanda ihlal edilmesi durumunda kesinlikle ceza- landırılacağına inanılarak uyulan ahlaki yükümlülük değerlerinin nasıl elde edileceğidir. Konvansiyonel ekonomi böyle bir uzlaşmayı getirmede yardımcı olabilir mi? Muhtemelen değil. Schadwick’in uygun bir şekilde gözlemlediği gibi ‘Sosyal ahlak, çok az tartışılması gerekecek şekilde izahtan vareste bir uzlaşının olduğu kabul görmüş standartlara bağlıdır’ ve, ‘az sayıda istisnai grupların durumu haricin- de, insan ırkının tüm tarihi boyunca ahlak dinden asla ayrı tutulmamıştır’.(38) Faydacılık ve toplumsal sözleşme teorileri herkesin veri olarak kabul edeceği ve hiç kimsenin itiraz edemeyeceği değerleri sağ- lama potansiyelini taşımamaktadır. Hatta Sosyal Ekonomi de burada faydalı olamaz çünkü değerleri tanınmasına rağmen, Sosyal Ekonomi pek çok radikal farklı dünya görüşleri tarafından, Schumpteryan vizyonlardan ve hatta bazen muhalif sosyal doktrinler tarafından esinlenen ve zenginleştirilen oldukça çoğulcu bir disiplindir.(39) Görüş ve çıkarların çatışması çözülmesi zor olan fikirlerin farklılıklarına yol açabilir. Minsky’nin şu söylediği boş yere değildir: ‘Ne yapmamız gerektiği konusunda bir fikir birliği yoktur.’(40)

‘Şahsi çıkar’ ve ‘ekonomik insan’ kavramlarına aşırı vurgudaki düşüş ve değer yargılarının öneminin tanınması ve tüm temel insan ihtiyaçlarının karşılanması kesinlikle hoş karşılanan gelişmelerdir. Bu, insanların fırsatları değerlendirme, kendi sorunlarını analiz etme ve neyin yanlış olduğunu bilme ko- nusundaki kabiliyetini göstermektedir. Fakat o kadar kolay olmayan şey çözümdür. Çözüm, kırk ya- malı kozmetik değişikliklerde bulunmaz. Çözüm daha ziyade bireyin ‘ekonomik insan’dan, kardeşlik, sosyo-ekonomik adalet ve aile dayanışması talepleri doğrultusunda yaşamak isteyen ahlaklı, şuurlu insana dönüşümü yoluyla tüm toplumun ve ekonomik sistemin yeniden organizasyonunda yatar. Bu olunca, İslam iktisadı ve geleneksel iktisat birbirlerine çok yakın olacaklar ve insanlığın günümüzde karşı karşıya kaldığı pek çok meselenin birlikte çözümüne yol açacaklardır.

DİPNOTLAR

  • Bu çalışma, Goethe Enstitüsü, Münih, Almanya, ve Dar al-Fikr, Suriye, Şam tarafından 21 Haziran 2007’de Şam’da organize edilen seminerde yazar tarafından sunulan makalenin gözden geçirilmiş ve genişletilmiş versiyonudur.
  1. Temel ihtiyaç maddelerinin bazıları şunlardır: gıda, temiz su, yeterli giyim, eğitim, uygun sağlık ve temel tesislerin olduğu rahat ev, zamanında tıbbi bakım, ulaşım ve istihdam veya kendi işini kurma imkânları.
  2. Kur’an Allah’ın tüm Peygamberlerinin isminden Allah bunun yerine, esas olarak Orta Doğu’ya gönderilip isimleri Orta Doğu’daki insanlarca bilinenlerden bahseder. Diğerlerinin isimleri bu bölgede yaşayan insanlarca bilin- memektedir ve Kur’an bir ansiklopedi olmaya yönelik değildir. O, bununla birlikte, açıkça beyanda bulunmaktadır: ‘ Andolsun Biz, her ümmete her zaman bir Peygamber gönderdik’ (Kur’an, 16:36). ‘ Andolsun, senden önce de pey- gamberler gönderdik. Onlardan sana anlattıklarımız da var, anlatmadıklarımız da var (Kur’an, 40:78). Peygamberin bir hadisine göre, Allah’ın selamı ve niğmeti onun üzerine olsun, dünyanın farklı yerlerinde tarihin farklı zamanlarında tüm insanlara 124.000 civarında peygamber gönderilmiştir. Bunlardan sadece 25 tanesine (Muhammed S.A.V. de dâhil olmak üzere) Kur’an’da bahsedilmiştir (Allah’ın selamı ve niğmeti hepsinin üzerine olsun, Tefsir İbn Kathir, 4. Süre , Nisa, 16. ayetin yorumuna bakınız)
  3. Brinton (1967), s. 520.
  4. Sartre (1957), 38, 439 ve 615. Ayrıca Stevenson (1974) ve Manser (1966)’a bakınız.
  5. Hausman ve McPherson (1993); Wilson (1997)’a bakınız.
  6. Bakınız, örneğin, Dopfer (1976); Balogh (1982); Bell ve Kristol (1981).
  7. Bu kavramların tartışılması için, bakınız Chapra (2000), 19–28.
  8. Toynbee, Somervell’in özeti (1958), 2, s. 380, ve Vol. 1, ss. 495–96.
  9. Will ve Ariel Durant (1968), 51.
  10. Williams (1985), s. 174.
  11. Fukuyama (1992), s. xi.
  12. Fukuyama (1997), s. 8.
  13. Lundberg ve Pollak (2007), 4 ve 23.
  14. Fukuyama (1997), 17; Buchanan (2002), ss. 25–49; Stevenson ve Wolfers (2007), ss. 27 ve 37.
  15. Stevenson ve Wolfers (2007), 49.
  16. a.g.e
  17. Fukuyama (1997)’ya bakınız.
  18. McLanahan ve Sandefur (1994).
  19. Daly ve Wilson (1968), 63.
  20. Stevenson ve Wolfers (2007), 27.
  21. The Times, 16 Ocak 22. Buchanan (2002), s. 14. 23. Buchanan (2002), s. 15.
  22. Buchanan (2002).
  23. Hausman ve McPherson (1993), 693.
  24. Easterlin (2001), s. 472. Ayrıca bakınız, Easterlin (1974 and 1995); Oswald (1997); Blanchflower ve Oswald (2000); Diener ve Oishi (2000); ve Kerry (1999).
  25. Marshall Hodgson (1977), The Venture of İslam: Conscience and History in a World Civilization kitabında haklı olarak gösterdi ki ‘Vizyon asla yok olmadı, maceradan asla vazgeçilmedi; bu ümitler ve gayretler modern dünyada hala canlı olarak hayattadır (Vol. 1, 77).
  26. Peygamber (SAV) buyurdu ki:İnsanlık Allah’ın ailesidir ve O’nun katında en sevgili olanı O’nun ailesine karşı en iyi olandır (El-Tebrizi’nin Miskat’ında, al-Bayhaqi’s Shu‘ab al-Iman izniyle aktarılmıştır, 2, s. 613:4998).
  27. İslami dünya görüşünün temelleri üzerine daha detaylı bilgi için, bakınız Chapra (1992), 201–12.
  28. Bu nedenle Peygamber SAV buyurdu ki: ‘ Bir kişi Kıyamet gününde şu dört soru soruluncaya kadar yerinden kı- mıldayamayacaktır: bilgisi hakkında, bilgisine dayanarak nasıl amel ettiği; hayatı hakkında, hayatını nasıl kullandığı; serveti hakkında, servetini nereden kazandığı ve nereye harcadığı; ve bedeni hakkında, bedenini nasıl yıprattığı’(Abu Barzah al-Aslami’den aktaran Tirmizi, bakınız, al-Mundhiri, 1986, Vol. 1, s. 115, No. 5).
  1. Kur’an bir kaç tane diğer yerde de aynı mesajı tekrar Mesela, ‘ İnsanları inanmaları için zorlayacak mısın? (Kur’an, 10:99) ve ‘Sen onları inanmaları için zorlayacak biri değilsin. O halde sen, benim uyarımdan korkan kimselere Kur’an ile öğüt ver’ (Kur’an, 50:45)
  2. Daha fazla detay için, bakınız Chapra (1992), 213–33, ve Chapra (2000), s. 26.
  3. Bu bölümün takip eden tüm kısımları Chapra’dan (2000), 45–49, uyarlanmıştır.
  4. Fulton ve Gee (1994).
  5. Bakınız, Solo ve Anderson (1981), ix–x içerisinde Janos Horvath ‘Foreword’. Aynı zamanda bakınız Hahnn ve Hollis (1979), s. 12; Lutz ve Lux (1979), s. ix; Choudhury (1986), s. 12; Sen (1987), ss 78-79; Hausman ve McPherson (1993), s. 723.
  6. Bakınız Sen (1987), 78 ve 79.
  7. Hausman ve McPherson (1993), 723.
  8. Schadwick (1975), ss. 229 ve 234.
  9. Lutz (1990), s. ix.
  10. Minsky (1986), s. 290.

KAYNAKLAR

  • Balogh, Thomas (1982), The Irrelevance of Conventional Economics (London: Weidenfeld & Nicolson).
  • Bell, David and Kristol, Irving (eds) (1981), The Crisis of Economic Theory (New York: Basic Books).
  • Blanchflower, David and Oswald, Andrew (2000), Well-being over time in Britain and the NBER Working Paper 7487.
  • Brinton, Crane (1967), Enlightenment, in The Encyclopedia of Philosophy, 2, p. 521.
  • Buchanan, Patrick (2002), The Death of the West: How Dying Populations and Immigrant Invasions Imperil our Country and Civilization (New York: St Martin’s Press).
  • Chapra, Umer (1992), İslam and the Economic Challenge (Leicester, UK: The İslamic Foundation).
  • Chapra, Umer (2000), The Future of Economics: An İslamic Perspective (Leicester, UK: The İslamic Foundation).
  • Choudhury, Masudul Alam (1986), The micro-economics foundations of İslamic economics: A study in social eco- nomics, The American Journal of İslamic Sciences, 2, 231–45.
  • Daly, Martin and Wilson, Margo (1968), Homicide (New York: Aldine de Gruyter).
  • Diener, , and Shigehiro Oishi (2000), Money and happiness: Income and subjective well-being, in E. Diener and E. Suh (eds), Culture and Subjective Well-being (Cambridge, MA: The MIT Press).
  • Dopfer, Kurt (ed.) (1976), Economics in the Future: Towards a New Paradigm (London: Macmillan).
  • Durant, Will and Durant, Ariel (1968), The Lessons of History (New York: Simon and Schuster).
  • Easterlin, Richard (1974), Does growth improve the human lot?: Some empirical evidence, in Paul David and Melwin Reder (eds), Nations and Households in Economic Growth: Essays in Honour of Moses Abramowitz (New York: Academic Press).
  • Easterlin, Richard (1995), Will raising the income of all increase the happiness of all? Journal of Economic Behaviour and Organization, 27:1, 35–48.
  • Easterlin, Richard (2001), Income and happiness: Towards a unified theory, Economic Journal, 111:
  • Fukuyama, Francis (1992), The End of History and the Last Man (London: Penguin Books).
  • Fukuyama, Francis (1997), The End of Order (London: The Social Market Foundation).
  • Fulton, John and Gee, Peter (eds) (1994), Religion in Contemporary Europe (Lampeter, Wales: Edward Mellen Press).
  • Hahn, and Hollis, M. (1979), Philosophy and Economic Theory (Oxford: Oxford University Press).
  • Hausman, Daniel and McPherson, Michael (1993), Taking ethics seriously: Economics and contemporary moral phi- losophy, Journal of Economic Literature, June, 671–731.
  • Hodgson, Marshall (1977), The Venture of İslam: Conscience and History in a World Civilization (Chigago: University of Chicago Press), 1, p. 77.
  • Kerry, Charles (1999), Does growth cause happiness, or does happiness cause growth? Kyklos, 52:1, 3–26.
  • Lundberg, Shelly and Pollak, Robert (2007), The American family and family economics, Journal of Economic Pers- pectives, 2:21, Spring, 3–26.
  • Lutz, Mark (ed.) (1990), Social Economics: Retrospect and Prospect (London: Kluwer Academic).
  • Lutz, Mark and Lux, Kenneth (1979), The Challenge of Humanistic Economics (Menlo Park, CA: Benjamin/ Cummings).
  • Manser, Anthony (1966), Sartre: A Philosophic Study (London: Athlone Press).
  • Maslow, Abraham (1970), Motivation and Personality (New York: Harper & Row).
  • McLanahan, Sara and Sandefur, Gary (1994), Growing Up With a Single Parent: What Hurts, What Helps (Cambri- dge, MA: Harvard University Press).
  • Minsky, Hyman (1986), Stabilizing an Unstable Economy (New Haven: Yale University Press).
  • Mundhiri, ‘Abd al-‘Azim al-(d. 1258) (1986), Al-Targhib wa al-Tarhib (Mustafa al-Amarah (ed.) (Dar al-Kutub al-‘Il- miyyah).
  • Oswald, Andrew (1997), Happiness and economic performance, Economic Journal, 107:445, 1815–31.
  • Sartre, Jean-Paul (1957), Being and Nothingness, by Hazel Barnes (London: Methuen).
  • Schadwick, Owen (1975), The Secularization of the European Mind in the Nineteenth Century (Cambridge: Camb- ridge University Press).
  • Sen, Amartya (1987), On Ethics and Economics (Oxford: Basil Blackwell).
  • Solo, Robert and Anderson, Charles W. (eds) (1981), Value Judgment and Income Distribution (New York: Praeger).
  • Stevenson, Besley and Wolfers, Justin (2007), Marriage and divorce, changes and their driving forces, Journal of Economic Perspectives, 2:21, Spring, 27–52.
  • Stevenson, Leslie (1974), Seven Theories of Human Nature (Oxford: Clarendon Press).
  • Tabrizi, Wali al-Din al- (1381AH), Mīshkāt al-Masabih ), Nasir al-Din al-Albani (ed.) (Damascus: al-Maktabah al-İslami).
  • Toynbee, Arnold (1958), A Study of History, abridgement by D.C. Somervell (London: Oxford University Press).
  • Williams, Bernard (1985), Ethics and the Limits of Philosophy (Cambridge, MA: Harvard University Press).
  • Wilson, Rodney (1997), Economics, Ethics and Religion (London: Macmillan)                                                                                                                                                                                                                 
  • *Muhammed Umer Chapra                                                    çeviri:  Hasan VERGİL                                                                                                    
    Muhammed Umer Chapra (1 Şubat 1933 doğumlu) Pakistanlı-Suudi bir ekonomist. [3] Kasım 1999 itibariyle Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde bulunan İslam Kalkınma Bankası’nın (IDB) İslami Araştırma ve Eğitim Enstitüsü’nde (IRTI) Danışman olarak görev yapmaktadır . Bu görevden önce yaklaşık 35 yıl Suudi Arabistan Para Ajansı (SAMA) Riyad’da Ekonomi Danışmanı ve ardından Kıdemli Ekonomi Danışmanı olarak çalıştı.
     

Bir yanıt yazın