“Kamusu Olmayanın Namusu Olmaz” Müslümanların Engizisyonu mu?

0
wi_800

 Mehmet Azimli kardeşim gerçekten Azimli bir arkadaştır; dostluğu da arkadaşlığı tek kelime ile muhteşemdir. Tevazu sahibi, arkadaşlarına, dostlarına sahip çıkan biridir. Fakat son zamanlarda yazdıkları benim şu satırları kaleme almamı gerektirdi.

Azimlinin bu çalışmasını iki açıdan problemli bulmaktayım. Birincisi kavramsallaştırma açısından, ikincisi metot açısından.  Kitabın içindekilerle ilgili bir şey söylemeyeceğim zaten bilinmedik şeyler değil.

Hangi tarihsel kesite yönelirseniz yönelin  içinde birçok muhteşem ve olumlu şeyi bulabileceğiniz gibi birçok  olumsuz şey de bulabilirsiniz Dolayısıyla varacağınız sonuçların sağlıklı olabilmesi için meselenin öncelikle kavramsal-teorik çerçevesini iyi koymanız ve metodunuzun da bilimsel olması gereklidir..

Şimdi “Müslümanların engizisyonu” diye bir kavram kullanıyor ki bir kere tarihin hiçbir kesitinde Müslüman bir engizisyondan bahsetmemiz mümkün değildir. Müslümanların bağnazlıkları yönetim erkin’in zulümleri, dar kafalı insanların yanlış dinsel algılarından kaynaklı problemler ile engizisyon kavramını özdeşleştirmek bir kere konuyu baştan problemli hale getiriyor. Engizisyon bilindiği gibi Kilise tarafından üretilen bir yargı mekanizmasıdır. Kilise Tanrıyı temsil ettiği için Kiliseye karşı çıkan herkes direkt olarak Tanrıya karşı çıkmış olduğundan kişiyi  öteki ilan etme durumunun aracıdır. Bunun böyle olması beraberinde çok ciddi cezalandırılmaları da getirmektedir. Oysa İslam’da ne Kilise gibi bir kurum vardır, ne de Engizisyon gibi bir mahkeme vardır. Dolayısıyla haksızlık ve zulüm tanrısal bir görev ile tanrıyı temsil eden bir kurum adına yapılmaktadır.

Ayrıca İslam’da bilindiği gibi inanç özgürlüğü vardır ve İslam bütünüyle dünyaya muhteşem bir medeniyet hediye etmiştir. İslam dünyasındaki bu tarihsel gerçekleri biz sadece Müslümanlardan değil aklı başında gayrı Müslim entelektüellerden de işitmekteyiz. Her toplumda yanlışlıklar, haksızlıklar olabilir. Hukuk bunun için vardır zaten. Mesele bir toplumda haksızlıkların olup olmaması değil haksızlığın kurumsallaşması meselesidir. İnsanın olduğu her toplumda zulüm, haksızlık ve gücün kötüye kullanılması olabilecektir. Bir toplum hakkında adil karar verebilmek O toplumdaki sadece kötülükleri ya da sadece iyilikleri toparlayarak biraraya getirmekle mümkün olmaz..Bu çok ciddi bir yöntem hatasıdır. Her konuda bu anlayış bir hakikati ortaya çıkarma amacından çok yüceltmek ya da batırmak gibi bir amaca yaslanmaktadır. 

Yöntemsel probleme gelince; bir kere burada kullanılan yöntem de yanlıştır. Çünkü  koca bir medeniyetin koca bir tarih kesitinin içerisinden olumsuz belli örnekleri alarak olumsuz bir tablo çizmeniz mümkün olduğu gibi, olumlu örnekleri alarak bir cennet algısı yaratıp bir cennet manzarası da ortaya koyabilirsiniz. Aynı şeyi Kur’an’a yönelirken de yapabilirsiniz; sünnete yönelirken de yapabilirsiniz. Mesela Kur’an’ın savaşla ilgili ayetlerini toplayıp “İslam’ın savaş dini”(!) olduğunu da iddia edebilirsiniz, barış ile ilgili ayetlerini çıkarıp İslam’ın zulme ve haksızlığa taviz verdiğini; zulme ve haksızlığa boyun eğmeyi önerdiğini de çıkarabilirsiniz. Dolayısıyla burada meseleye bütüncül bakmamak gibi bir yöntemsel problem vardır. Bu da meselenin bilimsel olmaktan çok duygusal saiklerle ortaya konmaya çalışıldığını ele vermektedir.   Kaldı ki tarihsel olaylar bir bilimsel obje de değildir. Deney ve gözlem yapacak bir zemine sahip değildir.

Tarihsel olaylar bugünün mantığıyla ele alınacak bir yapı da arz etmez. Tarihsel olayların bir yargıç edasıyla kullanılması tarihçinin yapacağı iş değildir. 

 O halde Azimli’nin yazdığı bu eser hem kavramsal açıdan, hem yöntemsel açıdan problemli ve son derece yanlış bir zemin üzerine oturmaktadır. 

Sonuç olarak tarihsel bir anlatı çoğu kere bir anlamın ortaya konmasıdır. Bu noktada tarih asla bilimsel kesinlik iddiasında bulunamaz. Ona hayat veren tarihçidir, tarihçinin kendisidir. Tarihçinin durduğu yer tarihsel olayların ortaya konmasında çok önemlidir. Bu yüzden tarihçi adaletli olmak gibi bir ahlaki duruşa sahip olmalı, her türlü ideolojik ve duygusal yönelimden uzak durmalıdır.

Kamusu olmayanın, yani kendine ait kavramları olmayanın namusu, yani “dayandığı sağlam bir zemini” olmayacaktır vesselam..

Kitabın değerli tarafı İslam dünyasında kendini Tanrı adına konuşma makamına oturtan hasta ruhlu insanların dine ve topluma ne tür zararlar vereceklerinin ortaya konulmuş olmasıdır.

Bir yanıt yazın