MÜSLÜMAN DEVLET TASAVVURU: BİRARADA YAŞAMANIN İMKANI OLARAK EMİN BELDE
EMİN BELDE’NİN ONTOLOJİK TEMELLERİ
Giriş
Her politik eylem ya muhafaza etmeyi ya da değiştirmeyi hedefler. Muhafaza etmeyi isterken de değiştirmeye çalışırken de daima iyinin gerçekleşmesini kötünün ortadan kaldırılmasını isteriz. O halde politik her yönelim iyi istencinden yola çıkar. Bu da meselenin ahlaki bir boyutu olduğunu gösterir. O halde iyinin kökeni ve nasıl gerçekleştirileceği sorulmalıdır.
Kötünün kaynağı sosyal objektif şartlar mıdır yoksa insanın kendisi midir? Bu konuda iki eğilim bulunmaktadır.
Birincisi kötünün kaynağını objektif şartlarda gören anlayış ki bütün ütopyalar bu anlayışa dayanır. İkincisi insana ait bir öz olduğunu ve kötünün insandan; insan ruhundan yani sübjektif durumdan ortaya çıktığını savunan yaklaşım. Peki, acaba hangisi tutarlı? Bunun ortası yok mu?
İ. Kant “Ebedi Barış Üzerine Deneme”sinde insanlarasındaki ilişkilerin temellerini ve barışın nasıl mümkün olabileceğini tartışır. Bu yazıdan çok sonra insanlık iki büyük yıkımla karşılaşmıştır. Birinci ve ikinci dünya savaşları. Bu savaşların sebebini analiz edenler bir çok görüş ileri sürebilirler. Ancak biz burada meselenin insansal algı ile ilgisine dikkat çekmeyi deneyeceğiz.
Birlikte yaşamanın özgürlük ve eşitliğin çokça konuşulduğu bir dünyada bunun gerçekleşme zeminini de ortaya koymak gerekmektedir.
Kendi dışında olana saygının insanın inanç ve değer anlayışı ile şekillenen bir durum olduğu ortadadır. Bu yüzden bir arada yaşamayı mümkün kılan zeminin nerede ve hangi anlayışta olduğunu tespit etmemiz de kaçınılmazdır.
Hayata baktığımız anlayış bizim eylemlerimize yön vermektedir. İnsanın algıları hem yapıcı hem de yıkıcı bir işlev görmekte; görebilmektedir. Yıkıcı anlayışlar özne-nesne değerini aşacak güçte değildir. Burada geçici ve asli olmayan gerçeklikler mutlak gerçekliğin yerine oturtulmaktadır. Sonuç, kişiliğin parçalanması ve insanın ümitsizliğe düşmesidir.
Tarih boyunca insanlar ya Tanrı, ya vatan-devlet ya da özgürlük gibi kavramları bir değer olarak öne çıkararak bu uğurda savaş vermişlerdir. Ancak Tanrıyı, Vatanı ve Özgürlüğü ilkesellikten[1] soyup, amacımız doğrultusunda bir araç durumuna indirdiğimizde yıkıcı bir kaygının sonucunu devşiririz.
C.G.Jung “Ortaçağdaki Veba ve çiçek salgınları bile 1914 yılındaki belirli fikir ayrılıkları ya da Rusya’daki bazı politik görüşlerin neden olduğu kadar çok insanın ölümüne yol açmamıştır” demektedir.[2] Demek ki insanın insanla kurduğu ilişkinin temelinde insan ve evren algısı bulunmaktadır. Şimdi bu algılara eğilelim.
A-İyinin ve Kötünün Kaynağı Anlayışı Bağlamında İktidarın İmkânı
Platonun idealar kuramı bütün düşünce tarihini etkilemiştir. Kökeni dinsel(Orpheus dini) algıya dayalı bu anlayış insan ve Tanrı, madde ve mana arasında kesin duvarlar örülmesi noktasında ilham kaynağı olmuştur. Gerek Ruhbanlık gerekse Materyalizm aynı zeminden beslenmişlerdir.
“Whitehead’ın belirttiği gibi: Avrupa felsefesi geleneğinin en güvenli genel nitelendirmesi onun Platona bir dizi dipnottan oluşmasıdır. Ancak Platonda ve Platonik gelenekte birbiriyle çatışan iki önemli gerilim var. Felsefe ya da dinsel sistemleri ayıran en derin ve en uzun erimli çatlak açısından Platon her iki tarafta da durur. Sonraki nesiller üzerine etkisi de iki karşıt yön üzerinde gelişir. İşaret ettiğim çatlak benim öte dünyalık ile bu dünyalık diyeceğim şeyler arasındadır.”[3]
Bu açıdan bakıldığında Platoncu anlayışı bir çok dini ve felsefi eğilimde görmekteyiz. Birçok eğilim kendisini ayakta tutacak kimi gerekçeleri bu felsefi anlayışta bulabilmiştir. Bu anlayış ontolojiden epistemolojiye, epistemolojiden sosyal ve siyasal alana kadar geniş bir etki alanı oluşturmuştur.
Meseleye kötünün kökeni açısından eğildiğimizde Platoncu yaklaşımın Skolastik düşünce üzerinde etkisini ve bunun siyasal alana yansımasını şu şekilde ortaya koyabiliriz.
1-Düşüş
Hıristiyanlığın düşüş doktrini daha baştan insanın günahkâr ve dünyanın da sürgün yeri olduğu gerçeğini kabul etmektedir. O halde Hıristiyanlığa dayalı bir sosyal sistemden sözetmek mümkün değildir. Tanrı devleti söylemi bile zeminden yoksun bir ütopyadır.
a-Tanrı Devleti
Hıristiyan teolojisi insanı hakir gören, onu dünyaya sürülmüş suçlu olarak değerlendiren bir eğilimi taşımaktadır. Bu yüzden Peygamber bile insan değil Tanrının oğludur. Hıristiyan teolojisi, ”İnsandan çok Tanrıya başeğmeliyiz” şeklindeki anlayışı insan ile Allah arasında çelişkiye hamlederek, insana karşı Tanrıyı savunmaya vardırmaktadır işi. İnsan yeryüzüne sürülmüş bir suçlu olması hasebiyle onun hiç bir yaklaşımının kıymet-i harbiyesi olamaz. Egemenlik noktasında da onun hiç bir egemenliği sözkonusu olamaz. Suçluların egemenliği meşru değildir çünkü.
Bu Hristiyani anlayışa göre “insan krallığında” düzen yoktur ve herşey kötüdür. [4]O halde yeryüzünde Tanrının krallığı gerçekleştirilmelidir. Dolayısıyla hâkimiyet Tanrınındır ve bu hâkimiyeti, Tanrıyı insana karşı savunan Kilise elinde tutacaktır.[5]
Augustinus Tanrı Devleti adlı eserinde iktidar olmanın başlı başına bir kötülük olduğunu söyler. Ancak daha büyük kötülüğü engelleyecek bir kötülük olarak ruhbanların iktidar talebini meşru görür.
Oysa İslâm Allah ile insan arasında böyle bir ikileme mahkûm etmez bizi. İnsan eşref-i mahlûkattır. İnsana göre iyi olan Allaha göre de iyidir. İnsanın toplanıp ibadet ettiği yerler insana hizmet vermesine rağmen “Allah’ın evi” olarak nitelendirilir. Bu yüzden egemenliğin insanın olması Allah’ın egemenliğine yönelik bir tecavüz içermez. Yüce Allah’ın güzel isimleri aynı zamanda çok iyi bir insanı tanıtmaktadır adeta. İslâm insanlardan Allah’a benzemelerini; Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmalarını da istemektedir. Bu da insana en iyiye ulaşma hedefini göstermek demektir. Bu konuda örnekler çoğaltılabilir. .
Oysa Allah adına konuşma yetkisini kendinde gören ruhban sınıfı Allah’ın sözcülüğünü yapmak adına insana karşı olmadık zulümleri işlemekten çekinmemiştir. Tanrı devleti kavramı Kilise kökenli bu yaklaşımın ürünüdür.
Kilisenin egemenliğine son vererek onu devre dışı bırakanlar da aynı anlayışı başka alanlarda sürdürmüşlerdir. Bu kez insanlar ve insanlık adına insanların sözcülüğüne soyunarak insan için neyin iyi neyin kötü olduğunu kendileri belirlemeye kalkışmışlardır. Bütün bir insanlığı kendi arzuları doğrultusunda dizayn etmeye çalışmışlardır. Bu anlamda çoğu kere indî yaklaşımlarını bütün bir toplum kesimine insanlık adına konuşarak dikte etmişlerdir. Onlar bu yaklaşımı Kilise’nin yaklaşımından miras almışlardır. Oysa Tanrı adına insanları hakir görmek neyse insanlık adına insanları hakir görmek odur. Tanrının sözcülüğüne soyunmak kadar insanlığın sözcülüğüne soyunmak da yanlıştır.
2-Madde
Özellikle son yüzyılda iki önemli yaklaşımın dünyadaki savaşların temel sebebi olduğu görülmektedir. Faşizm ve Diyalektik Materyalizm.
Düşüş anlayışına dayalı olarak Marx’ın maddi ilişkiler dışında iyi ve kötünün olmadığı hayatın özünün çatışma ve çelişki olduğu yargısı da birlikte yaşama noktasında herhangi bir zemin sunmayacaktır.
Faşizm ise tek tipleştirme kavgasıdır. Ya bana benzersin ya da yok olursun; ya seversin ya terkedersin. Bu yaklaşım da birlikte yaşamaya geçit vermeyecektir.
Diyalektik Materyalizm (Marksizm ve uzantısı görüşler) “Hayat çatışmadır; çatışkı hayatın özü ve esasıdır. Bilinç özbilinç olmak için ölme öldürme kavgasına girmek zorundadır.”anlayışı ile hayata bakmaktadır.
Hegel bunu şu şekilde ortaya koymaktadır. “iki özbilincin ilişkisi öyleyse kendi kendilerini ve birbirlerini bir ölüm kalım kavgası yoluyla tanıtlamaları olarak belirlenir. Bu kavgaya girmelidirler, çünkü kendi kendilerinin pekinliğini kendileri için olmayı başkasında ve kendilerinde gerçekliğe yükseltmelidirler. Ve ancak yaşamın tehlikeye atılması yoluyladır ki özgürlük kazanılır; ancak bu yolla tanıtlanır ki özbilinç için öz varlık değildir, içinde ortaya çıktığı dolaysız kip değildir, yaşamın yayılımına batmışlık değildir, -Tersine, tanıtlanır ki onda onun için yiten bir kıpı olarak görülemeyecek hiçbir şey yoktur, o salt arı kendi için varlıktır. Yaşamını hiç tehlikeye sokmamış birey, hiç kuşkusuz kişi olarak tanınabilir; ama bağımsız bir özbilinç olarak tanınmışlığın gerçekliğine erişmiş değildir. Benzer olarak her biri kendi yaşamını tehlikeye attığı gibi başkasının ölümünü de amaçlamalıdır. Çünkü başkası onun için onun kendisinden daha değerli değildir; özü kendini ona bir başkası olarak sunar, kendi dışındadır ve kendi-dışında- olmayı ortadan kaldırmalıdır; başkası çok yanlı ilişkilere dolaşmış varolan bilinçtir; kendi başkalığına arı kendi-için-varlık ya da saltık olumsuzlama olarak bakmalıdır.”[6]
Kısacası bu anlayışa göre bu kavga varlığın en temel durumudur. Herkesin herkesle savaşı sözkonusudur. Bu kavga insanın insan olarak anılmasına sebep olur. Hayatın diyalektiği çatışmadır. Ölme ve öldürme dışında bir yaşama pratiği yoktur..
Bu fikri ileri götürenler bütün değerleri belirleyenin güç ve kuvvet olduğunu; doğrunun ancak fiziksel alana egemen olanlar tarafından söylenebileceğini belirtirler. Bu yüzden kavga bir adalet kavgası değil, güç ve egemenlik kavgasıdır. Egemen olmak herkesin herkesle kavgası ile mümkündür.
O halde bu anlayıştan da barış ve bir arada yaşama pratiği üretmek mümkün olamaz. O halde ne yapmalı?
Günümüz dünyası -özellikle İslam dünyasının fiziksel alanda çöküşü ile birlikte- bu iki anlayışın arasında kalmıştır. Bu iki anlayışın ürettiği hayat algısı yaklaşık yüzelli yıldır insanlığa kan ve gözyaşından başka bir sonuç getirmemiştir. Hatta bu algıların kimi kere İslam dairesi içinde yeniden üretildiği de görülmüştür; görülmektedir. Ötekileştirici anlayış her düşünce biçiminde boy verebilir ancak ontoloji, kozmoloji ve epistemolojisini çatışma üzerine kuran iki eğilimden sözediyorum burada. Barışın imkansız kılan iki yaklaşımdan sözediyorum..
O halde bu iki anlayışla sağlamca hesaplaşmak bu iki anlayışın felsefi ve ideolojik tutarlılığını sorgulamak bir arada yaşama yolunda atılacak önemli bir adım olacaktır.
a-Hayat Çatışma mıdır?
Evrenin özünde kavga varsa eğer, bu kavga aç tok kavgası mı, haklı haksız kavgası mıdır?sorusu önemlidir..
“Diyalektik Eski Yunan dilindeki konuşmak tartışmak anlamına gelen dialego sözcüğünden çıkmıştır. Eski zamanlarda diyalektik muhatabın savındaki çelişkileri ortaya koyup bu çelişkilerin üstesinden gelmek yoluyla gerçeğe ulaşma sanatı demekti. Eski zamanlarda düşüncelerdeki çelişkileri ortaya çıkarmanın ve karşıt görüşlerin çatışmasının gerçeğe ulaşmada en iyi yöntem olduğunu kabul eden filozoflar vardı.”[7]
Bu diyalektik anlayışta çelişki ve çatışkı insan zihninde ve algısında olan biten bir durumdu. Oysa diyalektik materyalizm zihindeki çelişkinin evrenden; yani maddenin kendisinden kaynaklandığını, çünkü varlığın kendisinde çelişki ve çatışma olduğunu iddia etti..
Evet, acaba söylendiği gibi çelişki ve çatışkı gerçekten maddenin kendisinde mi yoksa insan zihninde; insan zihninin maddeyi algılayış biçiminde mi, yoksa maddedeki çelişkinin insanın algılayış biçimini belirlemesinde mi? Bu konu uzun tartışmaların kaynağı olan temel sorulardır.
Ama en temelde filozofların hakikatin üstü örten yanlış düşünce biçimlerinin çelişkilerini tespit etme gibi bir amaç taşıdıkları kabul edilmektedir. O halde bu amacın kendisi bir çelişki ve çatışmayı mı, bir uyum arayışını mı göstermektedir? Evrende sürekli bir çelişki varsa o halde çelişkileri çözme gibi bir amacın kaynağı nedir? Bu amacın kaynağı çelişki olabilir mi?
Çelişki ya da çatışkıyı tartışırken kimi kavramların da yerli yerine oturtulması gerekmektedir. Bunlar karşıtlık, çelişki ve zıtlık kavramlarıdır. Karşıtlık ayrı şeydir zıtlık ayrı şeydir. Siyah, beyazın zıddıdır ama karşıtı değildir. Varlığın zıddı yokluktur. Eğer varlıktan sözediyorsak onun zıddı yokluk olmalıdır.[8]
Peki acaba varlığın zıddı olabilir mi? Varlık genel tek parça bir fenomen midir?
O halde varlıklara zıtlıkların ve çelişkilerin egemen olduğunu söylemekle varlıklar arasında gördüğümüz çelişkilerden sözetmek farklıdır. İnsanda gördüğü çelişkilerin üstesinden gelme gibi bir amaç varsa bu evrende çelişkinin değil, uyumun; uyum arayışının olduğunu gösterir. Çatışmalar bile aslında bir uyum talebinin dışa vurumu değil midir?
O halde evrende karşıtlık olduğundan değil, evrende karşıtlık olduğu fikrinden sözedilebilir. Ki bu da bir algı problemidir; varlık problemi değildir. Eğer mutlak bir doğru olduğunu kabul ediyorsak karşıtlık fikrinin bir yanılsama; bir zihin bulanıklığı olduğunu söyleyebiliriz. Yani evrende varoluşsal olarak karşıtlıklar yoktur. Karşıtlıklar evren algısıyla ilgili, insan zihninde olup biten bir durumdur.
Evren derken de tek parça bir fenomenden sözedemeyiz. Evrendeki yaşamı bitkisel, hayvansal ve insani yaşam olarak da ayırmak durumundayız. İnsansal doğa ile hayvansal doğa arasında çok temelli farklar vardır. “Hayvan aç insan tok iken tehlikelidir “ denmiştir. Bir hayvanın karın doyurma hamlesi bir karşıtlık ve zıtlıkla alakalı değildir. Hiçbir aslanın ceylanlarla problemi yoktur. O sadece karnını doyurmak istemektedir. Karnı doyduktan sonra ise hiçbirine müdahale etmemektedir. Bu yüzden Pavlov’un köpeklerine bakarak insanı değerlendirmek yanlıştır. İnsanı ancak Pavlova bakarak değerlendirmek gerekmektedir. Çünkü hiçbir köpek köpekler üzerine denemeler yapamaz. Hiçbir hayvan hayvanlar üzerinde denemeler yapamaz. Camus’un dediği gibi “insan ne ise o olmayı reddeden hayvandır.”
İnsansal çatışma evrendeki bir çelişkiden değil, zihindeki çelişkiden kaynaklanır. Çatışma zihindedir. Evrende gördüğümüz kavgalar ve çatışmalar zihinden yansıyan ve canlının hayata müdahale yöneliminin dışa vurumudur.
Hegelci diyalektik’ten ilham alınarak öne sürülen üç kavram yani Tez, antitez ve sentez de belki insanın zihninde olup biten bir şey olarak bir anlam ifade edebilir ama reel dünyada böyle bir durum sözkonusu değildir.[9] Bir kere Süje objeleşemediği gibi obje de süjeleşemez. Süje ile objeyi birleştiren kendileri değil, onlara yüklediğimiz anlamlardır. Anlam olmasa idi ne tez ne de antitez olurdu. Dolayısıyla iki unsur; zıt ve çelişik olan iki unsur bir araya gelerek yeni bir şey oluşturamazlar. Ontolojik olarak bu mümkün değildir. Süjenin obje objenin süje olması mümkün değildir. Ancak bu unsurlar anlam ile bütünleşir; maddi olarak değil. Gerçek ideale, ideal gerçeğe sadece anlamda dönüşebilir; realitede değil.
Zaten İlk çağ filozoflarındaki diyalektik, bu bulanıklığı ortadan kaldırıp insanları mutlak hakikatle buluşturma amacını taşıyordu.
Platonun insanlararası ayrı düşmelerin bir anlayış sorunu olduğunu belirtmektedir. Ona göre bildiğimiz şeylerde birbirimizden ayrı düşmeyiz. Bilmediğimiz şeylerde de ayrı düşmeyiz. Ayrı düştüğümüz meseleler bilmediğimiz halde bildiğimizi zannettiğimiz meselelerdir.[10] Burada zann vardır kesin bilgi yoktur.
Karşıtlardan sözetmek için bir ilkenin olması gereklidir. İki şeyi karşıt olarak nitelemek belli bir ilke ile mümkündür. Karşıt görmenin nedeni olan şey bizdeki anlamlandırma yönelimidir. Karşıt olanı tespit eden insandaki anlamlandırma durumudur. Bu bağlamda karşıtlık bizde olup biten bir değerlendirmedir ve bizde asli olan şey dış dünyayı anlamlandırmadır; karşıtlık değildir.
Aristoteles’in dediği gibi “ilkeler olarak iki karşıtı kabul edenler bir diğer daha üstün ilkenin varlığını kabul etmek zorundadırlar.”[11] Yani karşıtlıktan sözetmek bile bir üst ve alt kategorisi belirlemek anlamına gelmektedir.
Evrende çelişki yoktur. Evrendeki farklılıkları ve çeşitlilikleri çelişki olarak algılayan insandır. O halde çelişki bir olgu değil, bir değer ve değerlendirme meselesidir.
Evrende uyum olduğunu söylemek de evrende çelişki olduğunu söylemek de bir değerlendirme işidir. Bu değerlendirmeler evrenin realitesiyle uyum gösteriyorsa buna hakikat denir.
Evrenin özünde çelişki ve çatışkı olduğunu söylüyorsak şu sorulara cevap vermemiz gereklidir.
1-Yaşamın özünde çelişki varsa bu çelişkinin asla son bulmaması gerekecektir. Ya da bu çelişki son bulmayacak mıdır?
2-Evrim basitten mükemmele doğru gidiyorsa bu önümüze bir amaç ve bir gaye fikrini koyar, O zaman amaç ve gayenin kaynağı nedir?
3-Mekanik ve şuursuz sebeplerin daima bir üst ve mükemmel sonuç üretmesi nasıl mümkün olabilecektir.
Kısacası çelişki, bilinç tarafından üretilen bir kavramdır. Çelişkinin çatışma olarak algılanması da bilinçle ilgilidir. Canlıların hayatta kalma mücadelesine çelişki ve çatışma olarak kabul etmek olgusal değil, algısal bir durumdur.
İnsan dışında hiçbir varlık kendini aşamaz, kendi dışına taşamaz. Balıkların kartallarla, kartalların tilkilerle bir kavgası olabilir mi? Karın doyurmak için ortaya konulan hareket bir çatışma bir kavga olarak algılanabilir mi?
Bu bağlamda insanların yemek yerken maydanozlarla ya da patlıcanlarla kavgası varsa hayvanlar arasında da bir kavga var demektir.
Bu konuda özellikle T.Hobbes’in yaklaşımları önemlidir: “Uyuşmazlık arzu ya da tiksintinin güç kazanma savaşımıdır. Açıkça özgür istemi yoksaymakla birdir… Despotik hükümeti savunanların çoğuna benzemeksizin Hobbes, bütün insanların doğuştan eşit olduklarını savunmuştu. Doğal eşitliği gerçekleştirmiş bir yönetim var olmadan önce herkes kendi özgürlüğünü korumak ve başkalarına egemen olmak ister. Bu arzular kendini koruma güdüsünü dikte eder. Onların çatışmasından yaşamı buruk, kaba, kısa yapan herkesin birbiriyle savaşı çıkar ortaya. Doğal bir durumda hiçbir mülkiyet adalet ya da adaletsizlik yoktur. Sadece savaş vardır ve kuvvetle hile savaşın iki büyük zorunlululuğudur.”[12]
Bu yaklaşımlar Kilisenin her şeyin temelinde sevgi bulunmaktadır, herkesi sevelim tarzındaki anlayışına tepki içermektedir. Ancak Hobbes “insan insanın kurdudur” derken bile bizi insan hakkında uyarmış bulunmaktadır. Bu bile “insanın, insanın kurdu olmadığını ele veren en önemli delildir.
Nietzsche de, vicdan, merhamet ve bağışlamanın bir insan düşmanlığı olduğunu söylemesine rağmen bize sabahları kalktığımızda neleri yeyip içmenin sağlığımız için daha iyi olacağı nasihatinde bulunmaktan geri kalmamaktadır.[13] Bu durum yaklaşımların en temelde bir asli kaygıya dayandığını ele vermektedir.
Kısacası evrende çelişki olduğu anlayışı tamamen bir yargıdır. Benim ile ötekinin kavga sebebi gerçeklik değil onu algılayış biçimimizdir.
b-İyiyi ve Kötüyü Koşullar mı Belirler
Koşullar meselesine yukarıda kısmen değinmekle birlikte biraz daha yakından eğilmekte fayda bulunmaktadır.
İnsan koşulların belirlediği bir Varlık mıdır? Aslında İnsan Yok mudur?
“Belli bir insan yoktur koşulların belirlediği insan vardır” yaklaşımı çok sağlıklı bir yaklaşım değildir. Bu yaklaşımı kabul ettiğimizde insana ait bir özden sözedemeyiz. İnsan vardır ve insanı insan yapan şey değer duygusuna sahip olmasıdır. Koşulların insanı belirlemesi meselesindeki en önemli yanılgı eğilim ile alışkanlıkların birbirine karıştırılmasıdır. Eğilim ile alışkanlıkları karıştırmak çok önemli bir açmazla karşı karşıya bırakmaktadır bizi. Bu açmaz insanın ontolojik özgürlüğü ile sosyal ve doğal çevresine bağımlılığı açmazıdır.
Oysa sosyal koşulların insanı etkilemesi ayrı, belirlemesi ayrıdır. Etkileme alışkanlıklarla, belirleme ise yatkınlıkla ilgilidir. Alışkanlığı yatkınlık olarak anlamak en önemli yanılgılardan biridir. Koşullar insanı etkiler ama asla belirleyemez. Belirleyebilseydi koşullar diye bir şey de olmazdı.
Koşulların göz önüne alınması bile insanın koşulların esiri olduğunu değil, insanın özgür olduğunu gösterir. Koşullar özgürlüğün ürünüdür. Özgürlük olmasaydı koşullar da olmayacaktı. Koşulları üreten özgür istençtir. Ayrıca koşulların oluşması bizim anlamlandırmamızla alakalıdır. Anlamlandırma olmadan koşullardan sözetmek mümkün değil. Örneğin bizde Adalet arayışı olmasaydı koşullar da olmayacaktı. Adalet koşullar göz önüne alındığı zaman sözkonusu olabilir. Koşullar sözkonusu değilse adalet de sözkonusu değildir. Adalet arayışında koşulları gözönünde tutmamızın sebebi koşullara boyun eğmek değil, tam tersine ötekinin hukukunu koruma yönelimimizdir. Koşullar daima iyi temelinde yorumlanabilir. Çünkü bir eylemin mazur görülmesi ile iyi görülmesi ayrıdır. Koşullar mazeretin sebebi olabilir, ancak iyi ve kötünün sebebi olamaz. Mazeretin olması da insanda koşulları aşan bir iyinin olduğunu göstermektedir. İyi olmasaydı mazeret de olmayacaktı. Mazeret, iyi olmayan bir şeyin anlayışla karşılanmasıdır. Anlayışla karşılanan şey iyi kabul edilen şey değildir. Anlayışla karşılanıyor olmak ise o eylemin iyi olmadığı kabulüne dayanır. O halde koşullar kötüyü iyi yapamaz. Kötü kötüdür. Ancak kötü eylemi hoş görebilir; anlayışla karşılayabiliriz. Bu anlayış ise yine iyiye ve hakikate yaslanır. Mutlak bir hakikat olmasaydı ne anlayıştan, ne koşullardan, ne de koşulları göz önüne almaktan sözedebilirdik.
Arabada gaz ve fren vardır. Koşullara göre gaza koşullara göre frene basarız. Eğer varacağımız bir hedefimiz olmasaydı koşullar da olmayacaktı; yani ne gaz, ne de fren olacaktı.
Ok düz, yay eğridir. Ama aynı amaç için ikisi bir araya gelir.
Bir ambulansın kırmızı ışıkta geçmesi ile diğer arabaların kırmızı ışıkta durması aynı ilkeye dayalıdır. Bu ilke “insan yaşamının değerli oluşu“ ilkesidir. Kırmızı ışıkta durulması gerektiği kuralını koyarken de ambulansın bu kurala uyması gerekmediğini ortaya koyarken de hedefimiz insan yaşamının değerli oluşudur.
Sosyal koşullar hareket tarzını etkiler ama görünürde birbirine zıt eylemlerin aynı temel eğilimden beslendiği anlaşılmalıdır.
Örneğin bir şeyler yiyip/içtiğimiz bir mekanda birinin hesabını ödemek İslam toplumlarında ötekine verdiğimiz değeri gösterirken başka bir toplumda başkasının hesabını ödemek onun üzerinde hegemonya kurma istenci olarak algılanabilir. Kendisi üzerinde hegemonya kurulmak istendiğini düşünen kişi hesabını başkasına ödetmez. Bu iki tavırda da insanın değerli oluşunun kabulünü görmek mümkündür. Birincisinde hesabı ödeyenin ötekine değer verişi ve hesabı ödenenin de kendini değerli hissetmesi, hesap ödemeye tepkide ise kendisinin araçsallaştırılarak asli değerinin yoksayılmasına itirazdır ki bu İki zıt tavır da aynı eğilimden beslenmektedir.
Felç geçiren insanı hastaneye götürmemizi gerektiren hangi sebeptir. Adamın felç geçirmesi mi, adamın bizim için bir değer ifade etmesi mi? Bizimle ilgisi nedir onu hastaneye götürmemizin?
Olanın çoğu kere kabul edilmeyişi ve olması gerekenin varlığının sebebi de budur. Sadece olanın kabulü ve olması gerekenin inkârı zulmün ve haksızlığın kabulü anlamına gelmez mi? Salt realitede olan bir çok olumsuzluk bizim bu realiteye itiraz edişimizi getirmektedir. Bu itiraz edişimiz olandan olması gerekene dönük bir hamledir.
Koşulları esas alarak bir insan anlayışı ortaya koymaya çalışan Engels köleliğin de kendi sosyal koşulları içinde normal olduğunu iddia edebilmiştir. Oysa kölelik tarihsel değil, değersel bir kategoridir.
Çünkü kölelik her dönemde ad değiştirse de varlığını sürdürmüştür. Değer duygusu varoldukça köle efendi gibi adlandırmalar olacaktır. Yani aslında köle de yoktur efendi de yoktur; köleyi köle, efendiyi efendi yapan insanın değere yatkınlığıdır.[14] Her tür Sınıfsal ayrım ve insanın insana tahakkümü değer duygusu sebebiyledir. Değer duygusu zaman zaman asli zemininden uzaklaşabilir. İşte burada zulüm haksızlık ve sömürü ortaya çıkar.
Köleliliği yadsırken ve insanlararası eşitliği önerirken de bir değer duygusundan hareket ederiz. Değer duygusu olmasaydı eşitlik özgürlük gibi kavramların da anlamı olmazdı. O halde değer duygusu asli bir duygudur. Ancak değer duygusu asli zemininden koparsa olumsuz sonuçların ortaya çıkması kaçınılmaz olur. Bu olumsuz sonuçları örnek göstererek değer duygusuyla savaşmak çok daha vahim sonuçlara kapı açar. Çünkü değer duygusunu yok etmek mümkün değildir. Değer duygusundan kaynaklanan olumsuzluklardan sözederken bile bir değerden yola çıkarız. O halde değeri ilke temelinde anlamak; ilke temelinde yorumlamak; onu ıslah etme yolunda insansal ve evrensel zeminini ortaya koymak durumundayız. Değer duygusuyla savaşarak bu meseleyi aşmaya çalışanlar değerin asli değil arızi bir durum olduğunu söylüyorlardı. Fakat yanılgılarını acı bir biçimde anladılar.
O halde değerle savaşarak değer üretmek mümkün değildir. Sağlıklı bir sonuç elde etmek de mümkün değildir.
Değer hayatta üst ve alt diye nitelediğimiz tercih edilen şeydir. Sevilen ile tercih edilen farklıdır. Her sevdiğimizi tercih etmeyiz. Bu durum bizim değer varlığı olduğumuzu ele verir. Bir üst ve alt olmasaydı tercih de olmazdı. O halde tercih özgürlükle alakalıdır. Özgürlük yoksa tercih yoktur. Tercih yoksa değer de yoktur. O halde özgürlüğü yadsıyan her anlayış değeri de yadsımış olmaktadır.
Mutlak olarak kendimi yaşamımım korumak ve sürdürmek durumundayım. Bu yaşamın değerli olduğunu gösterir. Ancak ötekinin yaşamına kastetmek yaşamın değerli oluşunu değil, sadece kendimin değerli oluşunu kabul etmektir. Ötekini yok etmeye yönelmek, ya da ötekinin yok edilişine kayıtsız kalmak da değerle alakalıdır; ontik bir durum değildir.
Burada da çoğu kere insanın ötekini değersiz; önemsiz görüşü yattığı gibi onun ötekine vereceği zararın bertaraf edilmesi gibi bir anlayış yatmaktadır. Bu anlayış ya doğrudur ya da yanlış..Ama anlayışı yönlendiren değerdir.
Çünkü insan türü ile kendimiz aynı değer hiyerarşisi içinde aynı seviyedeyiz. Kötü olan şey hiyerarşide aşağı inmek, iyi olan şey ise yukarı çıkmakla gerçekleşir.
Marx’ın teorisine göre hayatın özü çatışmadır hayatta kalma insanın en temel yönetimidir ki bu Darwin ve evrim kuramı ile uyumludur. aynı şey Faşizm için de geçerlidir ırkların üstünlüğüne inanan yaklaşımlar için de geçerlidir. Güçlü olan ayakta kalır, hayatın kendisi bir ayıklama sonucu üstünleri ve aşağıları açığa çıkarır.
Bu yaklaşımlarda herhangi bir ahlaki değer aranamaz. Bunlar insanlara herhangi bir emniyet ortamı sunamazlar. Ancak bu anlayış sahiplerinin öne çıkardıkları kimi ahlaki kavramların mensubu oldukları ideolojileri ile temellendirilmesi mümkün değildir. Bu noktada çok ciddi tutarsızlık içindedirler.
Çünkü ahlakın olduğu yerde güçsüzlerin korunması esastır. Oysa maddeci eğilimler güçlünün açığa çıkması için kavga vermek gerektiğine inanmaktadır. Aç olanlar tok olanlara saldırır; tok olanların yerine onlar geçer. Hayat böyle devam eder.
Burada zulüm adalet özveri hukuk (ötekinin hakkı) yoktur.
3-Mülkiyet ve Medeniyet
a-Özel Mülkiyet, Medeniyet İnsanı Bozar mı?
Rousseaou “Emile” adlı eserinde, insanın Tanrı tarafından iyi ve mutlu yaratıldığını; ancak dışarıdan yani sosyal çevreden gelen etkilerin onu kötüleştirdiğini vurgulayarak desteklemektedir. Bu anlayışıyla o, iyiye ve doğruya yönelimin insandaki aslî özle olduğunu, kötülük ve yanlışlığın ise arızî ve sonradan kazanıldığını vurgulamaktadır. Bu yaklaşımla insanların anlaşmazlıklarının temelinde de dışsal etkilerin bulunduğu ortaya çıkmaktadır.
Marx’ın da öne sürdüğü “özel mülkiyet ile birlikte insan bozulmuştur” tezi yanlıştır. Çünkü mülkiyet insana yön verebilecek bir bilinçten yoksundur. Mülkiyeti insan anlamlandırır. Mülkiyetten sömürmeyi çıkaran insandır. Mülkiyeti mülkiyet olarak algılayan insandır. Mülkiyet insanı etkiler ama belirleyemez.
İnsanda özel mülkiyet istenci olmasaydı özel mülkiyet olmazdı. İnsanda üstün ve aşağı gibi değerler dizgesi olmasaydı eşya mülkiyete dönüşmeyecekti.
Hayvanların yuvası vardır insanların yuvası vardır. Yuva özel bir alandır ama özel mülkiyet değildir. Özel alanı özel mülkiyete dönüştüren insandır. Aynı yuvayı saray haline getiren yuvanın kendisi değil insandır. Bu anlamda hayvanlarda mülkiyet duygusu yoktur. Ama hayvanların özel alanları vardır. Özel alanı özel mülkiyete çeviren insandır. Çünkü insan tabiatı aşan bir yapıya sahiptir.
Rousseaou’nun savunduğu, insanı medeniyetin bozduğu savı da doğru değildir. “Medeniyet insanın insanlığını geliştirdiği bir alandır. Modern medeniyetin sonuçlarından yola çıkarak medeniyetin kötü olduğunu yargısına varmak da yanlıştır.
Medeniyet kötüdür derken salt tarihteki kötülüklere bakarak insan hakkında kanaatlerde bulunulamaz. İlkel toplumlarda görülen vücut sakatlama ritüeli, insanları ruhlar adına kurban etme tavırları ile bomba yapıp insanları öldürmek arasında ne tür bir nitelik farkı vardır.
Bilim, sanat zaman içinde oluşmuş şeyler değildir. Bilim gelişmiştir ama bilim istenci insanın merakından doğmuştur. İnsanın merakı bilimi doğurmuştur felsefeyi doğurmuştur.
Sanat ise tarihsel ilerleme ile asla kıyaslanamayacak insanın pratik ve pragmatik yanından etkilenmeyen bir insansal öğedir. Ve en insansal öğedir. Kimi sanatçıların içinde bulundukları bohem yaşama bakarak bütün bir sanat ve bilim olgusunu gereksiz ve bozucu olarak görmek insanı anlamamak anlamına gelecektir.
Bu yüzden Rousseau’nun yaklaşımlarında kullandığı metot bilimsel değildir.
Daha ileri giden Anarşizm ise mevcut bütün otoritelere başkaldırmak gerektiğini söyleyerek aslında kendilerini Tanrılaştırmaktan başka iş yapmıyor. Stirner’in yaptığı da budur. Buradan da bir arada yaşama pratiğinin çıkması mümkün değildir.
4-Maddeci Evrim ve Birarada Yaşamanın İmkânı
İnsanın doğası noktasında iki ayrı yaklaşım bulunmaktadır. İnsanı hayvan ile özdeşleştirenler maddeci evrim teorisi ekseninde insanı doğaya bakarak anlamış ve insanı maddenin gelişmiş hali olarak görmüşlerdir. İnsandaki hayvansal yanı dikkate alarak hayvana benzemeyen yanı asli kabul etmemişlerdir. Dolayısıyla değersel ve manevi olan her şeyi bir yabancılaşma ya da sosyal koşulların ürünü olarak görmeye varmışlardır.
Aklın insan için bir üstünlük olduğunu ancak hayvansal olana tabi olması gerektiğini, bütün hakikatin haz ve fayda ekseninde anlamlı olduğunu belirtmişlerdir. Örneğin güçsüzü ezmenin doğa’nın bir emri olduğunu güçsüzü ezmeme tavrının insanın doğaya ve kendine yabancılaşması olduğunu da vurgulayanlar olmuştur.
Örneğin, Nietzscheye göre ahlak gücünü yaşamdan almalıdır. Yaşam yapılacak ve yapılmayacakları zaten bünyesinde barındırmaktadır.[15]
Nietzsche’nin yaşama egemen kurallar dediği şey tabiat yasalarıdır. Bu noktada ahlak bu yasaların çiğnenmesi anlamına gelmektedir. Ona göre doğada “güçlü olan ayakta kalır” şeklinde bir yasa bulunmakta ancak ahlak öğretileri güçsüzü korumayı emretmektedir. Bu noktada ahlaki olan doğaya ters ve aykırı bir durumdur. Güçsüzü koruma önerisi yaşamı yozlaştırmakta ve insanı güçsüzleştirmektedir. Ötekini düşünme tavrı insanı hastalandırmaktadır. Şöyle diyor: “Bütünde acıma duygusu, evrimi köstekler ki bu, doğal seçilim yasasıdır. Yok olmak için olgunlaşanı korur, yaşamda kalıtımla iletilmemiş ve mahkum edilmiş olanı savunur; yaşamda tuttuğu tüm bozuk yapıların bolluğuyla yaşama kasvetli ve sorgulanacak bir görünüm verir.”[16] Bu yüzden “Zayıf ve hasta yapılı olanlar yok olmalılar; önce insan sevgimizin ilk kuralı olarak. Ve onlara bu konuda yardım edilmelidir”[17]
Bu doğrultuda Huxley de evrimi ahlakla bağdaştırmamaktadır. Ona göre evrimde bir kalım savaşı ahlakta ise ötekine saygı ve ötekinin yaşamını koruma güdüsü vardır. Bu yüzden O evrim ile ahlak arasında bir çelişki olduğunu iddia etmiş, R. Dawkins de aynı şeyi dile getirmiştir. “Ben, başarılı bir gende, baskın özelliğin acımasız bir bencillik olduğunu savunacağım. Genin bu bencilliği, bireyin davranışlarında da bencil olmasına yol açacaktır. Bununla birlikte, göreceğimiz gibi, bir genin bencil amaçlarına ulaşmak için tutabileceği en iyi yolun, sınırlandırılmış bir özveri benimsemek olduğu özel durumlar vardır. Bu son cümledeki “sınırlandırılmış” ve “özel” çok önemli sözcükler. Her ne kadar aksine inanmak istesek de, evrensel sevgi ve türün -bir bütün olarak- iyiliği hiç de evrimsel anlamı olmayan kavramlardır.”[18]
Ancak Dewey, Huxleye verdiği cevapta doğal olan ve etik olan karşıtlığı fikrinin insan ve doğa ile ilgili yanlış bir ikileme dayandığını söylemekte; bu şekilde bir doğal seleksiyon anlayışını reddetmektedir. Dewey’e göre evrimin ana dersi insanın doğanın bir parçası olması hasebiyle sadece yıkmak değil, doğayı korumak temelinde de bir eylem içerisinde olması gerektiğidir..”[19] Yaşamın birbirini yok ederek var olduğu savı özellikle Darwin’in kuramını çok aşırıya vardıran Huxley’in yaklaşımıdır.
Oysa yaşamın var olma mücadelesi kendini ötekinin varlığına saygı duymaya da iter. Dolayısıyla aslında bu anlamda ahlak insanın evrimsel yapısında uygun hale gelir. Yani hareket ve değişim ile gelişme sürecinde kendi varlığımın diğer varlıklarla olan bağını fark etme aşaması ötekine saygıyı esas almamı gerektirir.
İnsanın hem doğa, hem de insan ile kurduğu sosyal ilişkilerde de bu durum geçerlidir. İlişkide mücadele eksenli bir anlayış ile yaşamın korunması mümkün değildir. Bu yüzden Rousseau, Toplum Sözleşmesinden, Hobbes ise insanın çok daha güçlü bir yapıdan korkmakla bir arada yaşayabilecekleri gerçeğinden söz etmiştir.
“John Deweye göre insan ve doğa arasındaki karşıtlık ve ikilemi evrim desteklemez. Ahlak ortak varoluş mücadelesi olmakla bu mücadeleyi koordine eden bir stratejidir. Bu yüzden ahlak, insan olmayan hayvanların varoluş mücadelelerinde kullandıkları stratejiden daha az doğal değildir. Etik ve doğal olanı dikkate alırken farklı iki ayrı süreçten bahsetmek mümkün değildir.. “[20]
Ahlak özünde ötekinin çıkarını kendi çıkarından üstün tutma durumudur.
Bu da kör tesadüfün ve amaçsız değişim ve hareketin ürünü olmasını imkansız kılar.
Çünkü mutlak bilinçten varlıklar kapasiteleri oranında pay alır. Yaşamın korunması ve sürdürülmesi bağlamında hayvanlar arasında da içgüdüsel özveri örnekleri çokca bulunmaktadır.
Bu yüzden varlık daima yaşamın korunmasına programlanmış olarak bir üst amaç uğruna arzularını ve çıkarlarını sınırlamaktadır. Yaşamın korunması derken kozmik düzen anlamında varlığın topyekün korunmasından sözetmekteyiz..
Kozmik yapı bir diğerinin yaşamını korumaya dönük bir hayat hamlesi ile sürmektedir. Bu hayat hamlesinde mikroorganizmalardan bitkilere, oradan hayvanlara kadar bütün bir yaşamın korunması ve sürdürülmesi adına bir dayanışma vardır.
“Atomdan yukarıya doğru, en iyi şekilde organize edilmiş canlı bedenlere ve bitimli zihinlerin en yücesine kadar her bireysel varlık, Rene Guenon’un ifadesiyle, ezeli Ulûhiyetin bir ışınının, aynı Ulûhiyetin yaratıcı enerjisinin farklılaşmış, yaratıklardaki yayılımlarından biriyle buluştuğu bir nokta olarak düşünülebilir. Yaratık, yaratık olarak, kendi varlığının tanrısal ilkesini keşfetmek için yeterli zekâdan yoksunluğu bağlamında Tanrı’dan çok uzakta olabilir. Fakat ebedi özünde yaratık -yaratılmışlığın ve ezeli Ulûhiyet’in buluşma yeri olarak- ilahi gerçekliğin tümüyle ve ebediyen var olduğu sonsuz sayıdaki noktalardan biridir. Bu yüzden, akıl sahibi varlıklar Tanrısal ilkenin birleştirici bilgisine varabilir; akılsız ve cansız varlıklar, akıl sahibi varlıklara, Tanrı’nın kendi maddi biçimlerindeki varlığının tamlığını sergileyebilirler.[21]
Her varlık kademesi kendi kapasitesi ve yönelimi ile bu hamlede yerini almaktadır. Bu yüzden insanın özgür iradesi ile içinde bulunduğu hayat hamlesine hayvanlar, içgüdüleri ile katılmakta; bu bağlamda ahlakın üst amaçlarına -özgür iradeleri ile olmasa da- içgüdüsel olarak katkı sunmaktadırlar.
Darwin de bu konuda şunları söylemiştir.
“İnsanla daha alt düzeydeki hayvanlar arasındaki tüm farklıklardan en önemlisinin ahlak anlayışı ya da vicdan olduğunu savunan yazarların düşüncelerine tümüyle katılıyorum. [ . . . ] İnsanı bir türdeşi için bir an bile duraksamadan hayatını riske atmaya, ya da gereğince kafa yorduktan sonra, yalnızca derin bir doğru ya da görev anlayışıyla harekete geçerek büyük bir amaç uğruna hayatını feda etmeye yönelten, bu en yüce insani niteliktir. [ . . . ] Şu önerme son derece olası görünüyor bana: Ebeveyn ve evlat sevgisi de dâhil olmak üzere, belirgin toplumsal içgüdüler bahşedilmiş herhangi bir hayvan, kaçınılmaz olarak bir ahlak anlayışı ya da vicdan kazanacaktır.”[22]
Bunu aslında Gen Bencildir diyen Richard Dawkins de kabul etmektedir.
“İşçi arıların sokma davranışı bal hırsızlarına karşı çok etkili bir savunmadır. Sokucu arılar, kamikaze dövüşçüleridir; sokma eylemi sırasında, hayati önemdeki iç organlar genellikle vücudun dışına çıkar ve arı, soktuktan hemen sonra ölür. Bu intihar eylemi koloninin çok önemli besin depolarını kurtarmış olabilir fakat arı, bunun faydalarını görmek için ortalıklarda olmayacaktır.
Tanımımız gereği bu eylem özverili bir davranıştır. Bilinçli güdülerden bahsetmediğimizi hatırlayın.
Bencillik örneğinde veya bu örnekte bilinçli güdüler vardır ya da yoktur; bu bizim tanımımız kapsamında değildir. İnsanın arkadaşı uğruna hayatını öne sürmesi elbette ki özverili bir davranıştır; ancak, arkadaş uğruna küçük bir riske atılmak da özveridir.
Birçok küçük kuş, “uçmakta olan bir avcı” gördüklerinde -şahin gibi- çok özel bir “uyarı çığlığı” atarlar. Bu çığlık üzerine tüm sürü kaçma eylemine girişir. Uyarı çığlığını atan kuşun kendini tehlikeye attığına dair dolaylı da olsa kanıt vardır. Çünkü avcının dikkatini özellikle kendi üzerine çekmektedir. Bu küçük bir ek risktir; yine de tanımımız gereği -en azından ilk bakışta- özverili bir eylem olarak görülebilir.
Hayvanlarda özverinin en yaygın ve belirgin biçimi ebeveynlerin davranışlarında açığa çıkar;[23] özellikle anaların çocuklarına karşı gösterdikleri davranışlarda. Kuluçkaya yatarlar;; bebeklerini vücutlarında taşırlar;; kendilerine büyük zararlar vermesi pahasına da olsa onları besler ve avcılardan korumak için büyük tehlikelere atılırlar. Bir örnek vermek gerekirse, yere yakın yuvalanan kuşların çoğu bir avcı -örneğin, bir tilki- yaklaştığında çılgınca bir dikkati başka bir yöne çekme “gösterisine” başvururlar. Ebeveyn kuş, topallayarak ve kanadını kırılmış gibi uzatarak yuvadan ayrılır. Avcı, kolay bir av bulduğunu düşünerek, yem peşinde, yavruların içinde bulunduğu yuvadan uzaklaşır. Sonunda, ebeveyn tam tilkinin ağzına gireceği sırada rol yapmayı bırakır ve uçup gider. Yuvadakilerin hayatı çoğunlukla kurtulur ama ebeveyn de tehlikeye atılmıştır…
Canlılar “türün iyiliği için” veya “grubun iyiliği için” bir şeyler yapmak üzere evrimleşirler. Biyolojide bu görüşün nasıl başladığı kolayca görülebilir. Bir hayvanın yaşamının çoğu üremeye ayrılmıştır ve doğada gözlediğimiz, kendini kurban etme eylemlerinin çoğu ebeveynlerce çocukları için yapılır. “Türün devamı”, üreme kavramına ilişkin sıkça kullanılan bir başka deyim olup, tartışmasız, üreme olayının bir sonucudur. “Üremenin ‘işlevi’ türün devamını ‘amaçlar'” şeklinde bir sonuca varabilmek için mantığı bir parça çekiştirip uzatmak yeterlidir. Buradan hareketle, bir başka yanlış adım, hayvanların genelde türün devamını sağlayacak şekilde davranacakları yorumunu yapmak olacaktır. Bunu ise, türün diğer üyelerine karşı özverili davranacakları yorumu izler. Bu düşünce şekli, Darwinci terimlerle söylendiğinde, muğlâk kalacaktır. Evrim, doğal seçilim yoluyla işler ve doğal seçilim de “en uygun” olanın, farklılıkları nedeniyle ayakta kalmasıdır. Ancak, “en uygun” ile kastedilen nedir? En uygun bireyler mi; en uygun ırklar mı;; en uygun türler mi? Ya da başka bir şey mi? Bazı amaçlar için bu sorunun yanıtı çok önemli değil;; ancak özveriden bahsediyorsak, can alıcı bir nokta olduğu çok açık.
Darwin’in varolma mücadelesi olarak adlandırdığı yarışma türler arasında ise, bireye bu oyunda bir piyon olarak bakılabilir, o da en iyi niyetli yaklaşımla;; bu piyon, türün daha yüksek olan çıkarları gerektiği takdirde kurban edilecektir.
Daha saygın bir şekilde dile getirmek istersek, eğer bir grup, -örneğin, bir tür ya da türün içindeki bir topluluk- kendilerini grubun iyiliği için feda etmeye hazır bireylerden oluşmuşsa, kendi bencil çıkarlarını önde tutan bireylerden oluşmuş rakip bir gruba kıyasla, neslinin tükenmesi olasılığı daha düşüktür. Böylece, dünya nüfusu, bireyleri kendini adamış gruplardan oluşur. Bu, evrim kuramının detaylarına aşina olmayan biyologlarca uzun zamandır doğru kabul edilen, V. C. Wynne-Edwards tarafından The Social Contract adlı yapıtta halka sunulmuş olan “grup seçilimi” kuramıdır. Ortodoks seçeneğin normalde “bireysel seçilim” olarak adlandırılmasına karşın, ben kişisel olarak gen seçiliminden bahsetmeyi yeğleyeceğim. Biraz önce anlattığım mantık dizisine “bireysel seçilimci”nin vereceği ilk yanıt şöyle bir şey olabilir. Özverili bireylerin oluşturduğu grupta bile, herhangi bir şey feda etmeyi reddeden bir muhalif azınlık olacağı hemen hemen kesindir. Diğerlerinin özverisini kullanmaya hazır bir tek bencil asi olsa bile, tanım gereği, hayatta kalma ve çocuk sahibi olma şansı daha fazla olacaktır. Bu çocukların her biri onun bencil özelliklerini taşımaya eğilimlidir. Bu doğal seçilimin birçok nesil boyunca devam etmesiyle, “özverili grup” bencil bireyler tarafından elegeçirilecek; sonunda bu grubu bencil gruptan ayırt etmek olanaksız hale gelecektir. Başlangıçta içinde asi bulundurmayan, arı özverili grupların olabileceğini düşünsek bile ki bunun olma şansı çok azdır-komşu bencil gruplardan bencil bireylerin, göç ederek ve grup-içi evlenmelerle özverili grupların arılığını kirletmelerini neyin durduracağını söyleyebilmek çok zor. Bireysel seçilimci, grupların gerçekten ölebileceğim ve bir grubun neslinin tükenip tükenmeyeceğinin grup bireyleri tarafından belirleneceğini itiraf edecektir: Eğer gruptaki bireylerin uzağı görebilme yetenekleri olsaydı, uzun dönemde tüm grubun yok olmasını engellemek için bencil hırslarını sınırlamanın kendi çıkarları doğrultusunda olacağını görebilirlerdi.[24]
İşte ahlakın tam da söylemek istediği budur. Gen bencilse bencilliği sınırlamak anlamsızdır. İleride olacak bir durum için benim bugünden fedakârlık yapmamın anlamı nedir? Kendi canımı vermemin kendi çıkarıma olması nasıl mümkün olacaktır?
O halde özverili davranış varoluşun genel akışına uygun olarak ortaya çıkması hasebiyle fedakârlık bencilliğin terk edilmesi anlamına gelmektedir. İnsanın neden bencil olduğu halde özverili olmayı öğrenmek durumunda kaldığı da ayrıca sorulmaya değerdir?
Dawkins bu gerçekleri zikretmek zorunda kalmaktan rahatsız olmuş olacak ki bakın bütün söylediklerinin üstünü çizerek şöyle diyor:
“Bu, son yıllarda İngiltere işçilerine kim bilir kaç kez söylenmiştir? Fakat grup neslinin tükenmesi, bireysel yarışmanın aniden kesilmesi ve bunun etkisi ile kıyaslandığında yavaş bir süreçtir. Grup yavaşça ve önlenemez bir şekilde yokuş aşağı giderken bile, bencil bireyler özverili bireyler pahasına gelişirler.[25] İngiltere vatandaşlarına uzağı görme yeteneği verilmiş ya da verilmemiş olabilir, ancak evrim geleceğe bakmaz.”[26]
Bu yüzden “doğal seçilim” evrimsel bir yasa değil, maddeci evrim anlayışının yanlış bir yorumudur..
5-Zekâ
Özellikle Ruhbani eğilimler kötülüğü akıl yürütme bağlamında zekaya bağlamışlardır. Bu da bilmenin ve bilimin önünü tıkamıştır. Daha ileri boyutta insanın belli bir zümrenin dogmaları ekseninde yaşamaya mecbur kalmalarıdır. İlkesiz akılsallığın ürettiği problemleri aklın bizzat kendisine hamlederek “Tanrın bu aklı bana verdiğin için sana şükür mü edeyim küfür mü edeyim “ gibi saçmalıklara varılmıştır.
6-Tanrı ve Ahlaki Değerler
Nietzcheye göre Tanrı insanın ürünüdür; hem de çirkin insanın. Ve onu öldürecek olan da o insandır. Bir çirkinliğin ürünüdür Tanrı ve bir çok çirkinlik görecektir yaşadıkça. Buna tahammül edemeyen çirkin insan Tanrı gibi bir şahidin yaşamasına izin vermeyecektir.[27] Ölen ahlakın Tanrısıdır; metafiziğin Tanrısıdır. Bu Tanrı insana ve yaşama karşı düşman bir varlıktır.
Yaşamın kısırlaştırılması ve yaşama karşı düşmanca tutumun temelinde Tanrı kavramı bulunmaktadır. Bu Tanrı doğaya karşı üretilmiş ve yaşamı sona erdirmek için kurgulanmıştır. Özellikle “Tanrı devletinin başladığı yerde yaşam sona ermiştir.”[28]
Freud’a göre asıl sorun insanın değer duygusundadır. Yani maddi olmayan her şey kötüyü ortaya koymaktadır. Bütün değersel dizge ruhsal rahatsızlığın ürünüdür. Freud’a göre “Dinin kökeninde nevrotik tutumlar ve hastalıklı davranışlar bulunmaktadır. İnsan kötü ve zararlı içgüdüleri Tanrıya devrederek kendini bunların egemenliğinden kurtarmayı denemektedir.” “İnsanın Kötü ve zararlı içgüdüleri Tanrıya devrederek kendini bunların egemenliğinden kurtardığını görmek mümkündür.”(affetme ve tövbeden sözediyor) demektedir.
Freud insanın tarih içerisinde tapındığı; kutsadığı şeylerin hepsinin aslında öldürme ve cinsellik güdüsünün bastırılması çabaları olduğu iddiasındadır. Bu noktada din denilen olgu arasında ayrım yapmamaktadır. O çoğu kere görüşlerine pagan dinlerin uygulamalarından deliller getirmektedir. Örneğin Krala tapma, ölüye saygı ve tapınma gibi yönelimlerin temelinde öldürme güdüsünün olduğunu iddia etmektedir. Freud’a göre kralı yüceltmek aslında ona beslenen düşmanlığın sonucudur. Bu düşmanlık güdüsünü baskılamak için o yüceltilir ve Tanrılaştırılır. [29]
Gerek Nietzsche ve gerekse Freud insan doğası derken aslında hayvansal yönden başka bir şeyden sözetmiyor ve manevi olanın bu doğaya yabancı olduğunu vurguluyorlardı.
Oysa “Kant insanı, hayvanlık (animality) insanlık (humanitiy) ve kişilik (personality) diye üç kısma ayırır. Yeme içme uyuma cinsellik gibi biyolojik özellikler hayvani yön, özgürce karar verme iyi ve kötü eylemler yapabilme insani yön, iyiyi tercih etmek ise kişiliksel yöne tekabül etmektedir.[30]
İnsan beklenti sahibi bir varlıktır. Bu beklenti bu dünya ile sınırlı olmayan, realiteyi aşan bir beklentidir. İnsan bu dünya ile sınırlı olsaydı bir beklenti içinde olmayacaktı. Bu sebeple O kutsala; aşkına ihtiyaç duymayacak ve realiteye boyun eğecekti. İçinde bulunduğu olumsuzluklar karşısında kendini koşulların biçimlendirmesine teslim edecekti. Dinsel bağın her zaman bu insani beklentilerle ilgili olduğu söylenebilir. İnsansal beklentilerin iki yönü olsa bile bu iki yönün temelinde de metafizik ve aşkın beklentiler bulunmaktadır. Dünyevi beklentiler bile daima aşkın ve kutsal ile betimlenmektedir.
Örneğin ekonomik ve siyasi beklentiler bile aşkın ve yüce değerler ile öne çıkarılmışlardır.[31] Bu durum insanın temel bağının kutsal ve aşkın ile olduğunu göstermektedir. O halde gerek siyasi, gerekse sosyal ve ekonomik talepler aşkın bir bağın varlığı temelinde ortaya konulmaktadır. İdealler, özlemler, umutlar(daha iyi ve daha yüce bir dünya tasavvuru) aşkın bağın göstergesidir.
O halde hangi yönümüz bizi insan yapmaktadır? Hayvani yönümüz mü ahlaki yönümüz mü? Biz hangisindeyiz?
Aristoteles bunu erdem olarak ortaya koyar. “atın erdemi koşmak gözün erdemi görmektir” derken atı at yapan ve gözü göz yapan temel töze dikkat çeker. İnsanı insan yapan da Ona göre erdemdir. Yani öteki ile kurduyğumuz değersel aşkın ilişkidir. Adalet gibi..İnsan erdemli olduğunda kendi doğasına uygun davranmış olacaktır. Bu da ahlaki doğanın insan olmanın temel koşulu olduğu anlamına gelmektedir.
Geleneksel öğretiler insanı daima bir ahlak varlığı olarak tanımlamışlardır. Onlar insan derken ontolojik anlamda bir türden değil ahlaki ve manevi bir varlıktan söz etmektedirler. Bu bağlamda insanın bir doğası olduğunu ve insanda hayvani ve ahlaki iki boyut bulunduğunu kabul etmektedirler. Evrimci materyalist yaklaşıma göre ise insanın bir doğası bulunmamaktadır. İnsan canlı türlerinden bir türdür. Bu bağlamda insanın hayvandan farklı ve üstün bir tarafı yoktur. Eğer üstün tarafları varsa o da süreçsel bir gelişim ile yani süreç içinde dışsal dünyayı kontrol etme yeteneğini geliştirerek bu konuma gelmiştir. Bu çerçevede zaman insanın gelişimin sağlayan ve insanın değerlerini belirleyen başat bir değer olarak kabul edilmiştir. Bu anlayıştan yola çıkıldığında ahlaki tutumların da insanın gelişimine paralel olarak gelişip değişebileceği anlayışı da kabul edilmiş olmaktadır. Bu anlayış akıl bilim ve ilerleme olarak öne çıkan aydınlanmacı paradigmanın temel anlayışına yaslanmaktadır. Eski, geri ve kötü, yeni ileri ve iyidir şeklinde formüle edilecek bir anlayışın uzantısıdır. Bu yaklaşım insanın sadece fiziksel yapısını deney ve gözleme dayalı verilerle esas almakta ve ona ait olan manevi ve ahlaki boyutu yadsımaktadır.
İnsanın doğası ve ahlaki yön arasındaki ilişkiyi; insanda ahlaki boyutun varlığını insandaki içsel çatışma ile temellendirmemiz mümkündür.
a-İnsanda İçsel Çatışma
Biz genelde insanın doğal boyutuna ilişkin davranışlarını değil de ahlaki davranışlarını överiz. Doğal davranışlarımızdan dolayı kendimizi kınamayız da ahlaki davranışlarımızdan dolayı kendimizi kınarız.. Bunun sebebi nedir? Neden ben, yemek yiyen bir insanı değil de yemeğini paylaşan bir insanı övüyorum? Neden açlık çeken insanları gördüğümde kendi tokluğumdan dolayı kendimi kınıyorum? Bu ikilem benim yapımda sürekli var oluyor ve ben sürekli bir çatışma yaşıyorum. Bu çatışmayı sosyal şartların etkisine de bağlayabiliriz. Ancak insanlığın bilinen tarihinde erdem olarak nitelenen davranışlar özünde değişmeden gelmiştir. Ama birbirine karıştırılan bir hususun da altını çizmekte yarar bulunmaktadır.
Şimdi konuya tekrar dönersek eğer ben yeme, içme uyuma, cinsellik gibi güdülerimi değil de paylaşma, fedakârlık, kendime egemen olma gibi tavırları övüyorsam işte ben oradayım o boyuttayım. Birinci boyutta hayvanlardan farkım bulunmazken ikinci boyutta insan olarak kendim ortaya çıkmaktayım. Üstün gördüğüm ve ulaşmak istediğim boyut kendim diyebileceğim boyuttur ve ben kendimi ancak bu boyutta gerçekleştirebilirim. Beni diğer canlılardan farklı kılan ve kendim yapan şey neyse ben oradayım. İşte insan dediğimizde bir farklılıktan sözediyorsak bu farklılık benim içsel çatışmalarımın işaret ettiği ve gösterdiği ahlaki benimin farklılığıdır. Bunu bütün bir insanlık tarihinin ürettiği değerleri hesaba katarak söylemekteyiz elbette.
Ancak insan eğer kendimiz olarak bizi farklı kılan bu boyutu yok sayarsa o zaman Ona kendini unutmuş; kendinden uzaklaşmış, kendini kimi arızi sebeplerle gerçekleştirememiş bir varlık deriz. Sanırım özellikle varoluşçu düşünürlerin altını çizmek istedikleri konu buydu. Yani insanın kendini yitirmesi ve kendinden uzaklaşması.
Bu açıdan bakıldığında insanı kendinden aşağı varlıklarla bir tutan her türlü yaklaşım biçimi gayr-ı insani olarak nitelendirilebilir.
C-Günümüz Yeryüzü Dinleri ve iktidar
Ahlak, hukuk ya da insanın birey olarak değerinin kabul edilmediği Klasik ya da Diyalektik Materyalizm, Faşizm ve Hıristiyan teolojisine dayalı anlayışların insanların barış içinde bir arada yaşamalarına imkân vermeleri mümkün değildir. Dünyanın bugünkü haline baktığımızda bu açık seçik görülmektedir.
Yukarıdanberi söylediklerimizi toparlayacak olursak;
Özellikle Hıristiyan teolojisinin gücünü yitirmesi ile birlikte (geçmişte nüveleri bulunmakla birlikte) günümüzde bir arada yaşamayı imkânsız kılan iki eğilim bulunmaktadır: Faşizm ve Diyalektik materyalizm. Faşizm tek tipleştirme kavgasıdır; ya bana benzersin ya da yok olursun, ya seversin(ben ne konuşursam konuşayım susar kabul edersin) ya da terkedersin. Bu yaklaşımın kendine benzemeyenlerle sürekli bir kavga içinde olması kaçınılmazdır.
Diyalektik materyalizme göre ise hayat zaten bir çatışmadır, çatışkı hayatın özü ve esasıdır. Bilinç özbilinç olmak için ölme öldürme kavgasına girmek zorundadır. Bu kavga varlığın en temel durumudur. Herkesin herkesle savaşı sözkonusudur. Doğruyu ancak gücü olanlar söyler. Ahlak, hukuk, din gibi kavramları belirleyen güç ve kuvvettir; egemenliktir. Bu yüzden kavga bir adalet kavgası değil, güç ve egemenlik kavgasıdır. Diktatorya herşeyi belirler..Diktatorya herkesin herkesle kavgası ile mümkündür. Hayatın diyalektiği çatışmadır. Ölme ve öldürme dışında bir yaşama pratiği yoktur.. vesaire..
O halde bu anlayış da insanı ya çatışmaya, ya da susmaya mahkûm edecek; dehşet ortamını canlı tutacak bir zemin yaratacaktır.
İnsanlığın son yüz elli yılına damgasını vuran bu iki eğilim asla belli bir düzen kuramaz asla insanları bir arada tutmaya güç yetiremez.
Hıristiyanlık ise özellikle Yeniçağda aldığı büyük darbelerle kendi içindeki teolojik tutarsızlıkları ile insanlığa sunacak bir şeyi olmayan bir din görünümündedir. Batı dünyasında Hıristiyanlık günümüzde sadece folklorik ve zaman zaman egemen dinsel algının boşluklarını doldurmaya dönük bir işlev görmektedir.
O halde bir arada yaşama, devlet ve din, iktidar tartışmalarında meseleyi kavramak düzen ve ötekine saygı temelindeki anlayış ile kaosun hayatın özü olduğu ve kendini merkeze koyarak kendine benzemeyeni yok etme tavrını anlamaktan geçmektedir.
Adını ne koyarsak koyalım insanlığın ortak hedeflerini esas almayan hiçbir yönetim biçimi hiçbir siyasi anlayış hiçbir ideoloji meşru değildir.
D-Otorite Probleminin Kökeni
Adler insandaki en temel dürtünün muktedir olma dürtüsü olduğunu söyler. Yönetme talebi iyi gerçekleştirme yönelimi ile olabileceği gibi menfaat elde etmek amacıyla da olabilir. İlk anda bu niyetler fark edilmeyebilir. Menfaat için yönetme talebi zaten ahlaki zemini yani herkes için iyiyi isteme zeminini imkânsız kılar.
“Adler’e göre insan denen varlık, bütünü ile bir amacın etkisi altındadır. Bu amaç, üstünlüğü, erekliliği sağlamaya çalışır. Başkalarını geçmek şeklinde kendini belli eder. İnsan yaşadığı sürece, bütün çağlarında ve yaşlarında daima herkesten daha üstün olmak, güçlü, erekli görünmek arzusunu duyar. Haz duygusu egemenlik duygusundan meydana gelir. Memnuniyetsizlik duygusu ise, ereksizlik duygusunun bir eseridir”[32]
Ancak iyiyi gerçekleştirmek isteyen kişi ruhen oraya hazır değilse elde ettiği güç ile bazen kötülüklerine mazeretler bulmaya ve kendi yeni konumunu haklı göstermeye yarayan manevralar yapmaya başlar. Her iki durumda da sonuç hüsrandır. İmmanuel Kant aydınlanma nedir sorusuna yanıt adlı yazısında bu konunun altını çizer…
“Kendi aklını kamu hizmetinde kullanmaktan [der öffentliche Gebrauch], bir kimsenin, örneğin bir bilginin bilgisini ya da düşüncesini yani aklını, onu izleyenlere, okuyanlara yararlı olacak bir biçimde sunmasını anlıyorum. Aklın özel olarak kullanılmasından da kişinin, kendi işi ve memuriyeti çerçevesinde, kendisine emanet edilen topluma ilişkin bir hizmeti ya da belirli bir görevi yerine getirmesi diye anlıyorum. İmdi kamunun çıkarlarını etkileyen bazı işlerde, yapay bir ortak anlaşma gereğince ve hükümet tarafından kamu amaçlarına uygun biçimde ve ‘hiç değilse onu ortadan kaldırmayacak şekilde, kanunun bazı üyelerince kullanılabilecek bazı belirli işlemlere, belirli mekanizmalara gereksinme duyulur. Bu gibi durumlarda aklı kullanma tartışmasına kuşkusuz izin verilmez, itaat etme kesin emirdir. Fakat kendisini makinenin bir parçası sayan herhangi bir insan, yine kendisini bir topluluğun üyesi, hatta, evrensel uygar bir toplumun üyesi olarak tanıtması durumunda, örneğin bir bilgin sıfatıyla, kendi düşünme yetisine dayanarak yazılarıyla kamuya yönelir; her hal ve durumda aklını kullanır, ama, zamanında edilgin olarak da olsa görev yaptığı durumları ve işleri de zarara uğratmadan yapar bunu”
Aslında siyasetin yapılış biçimi insanın niçin yönetmeye talip olduğunun tespiti ile alakalıdır genel anlamda iyiyi gerçekleştirmek olan siyasal hedef kişinin hayat içerisinde karşılaştığı koşullarla farklı zeminlere kayabilir.
a-Siyasi Alanın Paradoxu ve Dünyevileşme
Siyaset genelde toplum için iyiyi gerçekleştirme çabası olarak tarif edilebilir. Toplumsal iyiyi gerçekleştirme amacı yönetim talebi olarak öne çıkar. Bu talep daima ahlaki kavramlar eşliğinde dile getirilir.. Yönetmenin hedefi iki boyutta kendini gösterir. Başkasının iyisini kendi iyisinden üstün tutan bir sorumluluk duygusu, diğeri ise kişisel menfaat elde etme yönelimi. Bu yönelimdeki niyetleri başkasının bilmesi çoğu kere mümkün olmaz. Çünkü hiç kimse “ben kendi menfaatin için yönetmeye talibim” demez. Bu bağlamda yönetime talip olma yönelimi kendi içinde sıkıntılı bir yönelimdir.
Kişinin yönetme sorumluluğunu kaldıracak kapasitesinden doğan sıkıntılar
Kişinin elde ettiği güç ile dönüşüp zaaflarının esiri olmasından doğan sıkıntılar.
Güç her zaman insanı değiştirip dönüştürme potansiyeline sahiptir.
Bu durumda kişi iyiyi gerçekleştirme noktasında ya kendi zaaflarına kılıf bulmaya, ya da varolan şartların gerekli olduğuna inanmaya başlar..
Her güç menfaat üreteceğinden gücü elinde tutanların etrafında her zaman erdemsiz kişiler toplanır. Erdemli insanlar menfaat için güç elde etmeye yönelmediklerinden bu alan sadece avcı ve toplayıcılar tarafından doldurulur. İşte siyasal alanın paradoksu budur.
Güç sahibi oldukça ilkelerden; ilkeli oldukça güç elde etmekten uzaklaşma durumu. Bu durum nasıl aşılır
Egemen olmak salt iyi gerçekleştirmek temelinde bir niyete dayansa da getirileri arttıkça insan iki şey ile karşı karşıya kalır; ya elde ettiği nimetlere kendi ideal davranışlarında anlayışından deliller bularak işi kitabına uydurma ve içsel olarak rahatlama yolunu seçer, ya da o alanı terk etmeye çalışır
Bu yüzden siyaset dürüst yönetme talebi salt başına problemli bir taleptir. Ki aslında kişinin ilk anda ne ile karşılaşacağını bilememe cehaletinden de beslenmektedir Bu yüzden erdemlilerin yönetmesi gerektiğini savunanlar sanırım bu duruma dikkat çekmek istiyorlardı. Çünkü yönetmeye talip olmak büyük bir iştir. Yönetime alanının içerisine girdiğinizde her tür ilişkinin içine girmiş olursunuz. Burada dürüstlük her zaman değerli bir şey olmadığı gibi sizin yönetme alanınızda daraltabilecek bir işlev bile görebilmektedir. Dolayısıyla aslında siyasetin ahlaki temelinin olduğu unutulmamalıdır.
Aristoteles’ten yola çıktığımızda politikanın ortaya konması, erdem’in bireysel boyutunun toplumsala yönelerek tamamlanması gibi bir amaç taşır. Yani iyiyi gerçekleştirmek sadece bireysel bir durum olmaktan çıkarak toplumsal bir duruma da dönüşebilir. Bu yüzden ahlaki temelden yoksun yöneticilerin çoğu zaman ya tek adam olarak kendilerini var etmeye, bunun için de dürüst olmayan insanlara ihtiyaç duymaları kaçınılmazdır. Yönetmeye talip olan ve o makama oturan kişi sadece halkı değil kendi maiyetindekilerin de ipin elinde durmak ister. Dolayısıyla dürüst insanın ipini elinde tutmak ve onu yönetmek çok zor; hatta imkânsızdır. İnsanların ipini elinde tutmak ise onların zaaflarına esir olmasıyla mümkündür. Zaafları yönetecek güçten ne kadar yoksun isen o kadar kolay yönetilebilirsin. Dolayısıyla ilkesiz yönetenin maiyetindeki kişilerin zaaflarının esiri olanlardan oluşmasının ve onların da yöneticilere yakın olmalarının sebebi bulur. Zaaflarını kontrol edemeyenler güce, güç sahiplerine, güç sahipleri de onlara muhtaçtır.
Siyaset yapma biçimi iyinin gerçekleştirilmesi değil de kendi için iyiyi talep etmek ise bu insanın ontolojik yönelimi ile(ahlak) çelişen önemli bir paradoks olarak öne çıkmaktadır. Bunu çözmeye çalışan Marx gibi, Rousseau, Hobbes gibi adamlar temelde bunun üzerinde kafa yormuşlardır. Birisi zaten “insan insanın kurdudur” öbürü medeniyet ve toplumsal kurumlar iyi bir şey olmadığından medeniyetten ve toplumun ürettiği şeylerden uzak kalmak gerekir demiştir. Öbürü ahlaki herhangi bir kural yoktur; olmamalıdır güçlü olan ayakta kalır, koşullar dışında doğru ve yanlış ortaya koyacak herhangi bir şey yoktur” demiştir. Bunları değerlendirmiştik.
b-İnsan Sorumlu Doğar
“İnnel insane leyetğa enreahüsteğna..”
O halde İktidardan değil de iktidar istencinden sözetmemiz daha doğru olacaktır. İnsanlar bu iktidar istençlerini tarih içinde ya Tanrı adına, ya vatan-millet ve özgürlük adına ortaya koymuşlardır.
Oysa güç zenginlik ve gençlik ..bunların hepsi hem iyi hem de kötü olabilen durumlardır.O halde bunları kontrol edecek bir temel ilkenin bütün insanların üzerinde ittifak edebilecekleri bir temel ilkenin iktidar istencini yönetmesi gerekmektedir.
Lavinas insanın sorumlu doğduğunu özgür olmadığını söyler..
“Lailahe illallah” insandaki iktidar istencinin ilkesini ortaya koyar. İlke insanüstü ve mutlak olmalıdır. İnsanlığın ortak değerlerine dayanmayan (ahlak) ve mutlak olmayan kurallar ilke olamaz.
E-Emin Belde Ve Kötünün Kökeni
Kötü mükemmellik tasarımından kaynaklanır. Mükemmellik tasarımımız olmasaydı kötülük de olmayacaktı.
Yaşama istenci ve yaşam değerli olmasaydı ölüm gözümüze kötü görünmeyecekti. Merhametimiz olmasıydı sakatlık ve düşkünlük bizi üzmeyecekti..
Adalet istencimiz olmasaydı insanların sınıfsal bölünmeleri bizi rahatsız etmeyecekti. Sağlık istenci hastalığı kötü gösterir. O halde kötü bir başka şeye göre şekillenen bir yargıdır. Gerçek olarak yoktur. O zaman biz kötülükten değil belki bir değer hiyerarşisinden sözetmek durumdayız. Hastalıklar arasında bile belli değer sıralaması vardır. Habis ur ile habis olmayan ur karşısında sevinip üzülmemizin sebebi budur.
Descartese kulak verirsek mükemmellik yönelimimizi maddeden; dış dünyadan almış olamayız. Çünkü ne biz ne de dış dünya mükemmeldir. O halde mükemmellik yönelimi ancak mükemmel bir varlıktan; yani tek kelime ile Tanrıdan gelmektedir. Her alanda en üstün iyiyi aramamız da bundandır.[33]
Platon’un Devletinin en üstüne “iyi” idesini koymasının sebebi de budur.
İşte Emin Belde tasavvurunun özünde de varlık cümlesi olan en üstün iyinin gerçekleştirilmesi bulunmaktadır.
Şimdi bunu değerlendirelim.
EMİN BELDE’NİN ZEMİNİ OLARAK KELAM-YARATILIŞ
“Adem’in soyu birbirinin uzuvlarıdır, Tek bir özden yaratılmıştır.
Zamanın musibeti bir uzvu etkilediğinde, diğer uzuvlar hareketsiz kalamaz.
Başkalarının dertlerine sempati duymuyorsanız,
‘İnsan’ adıyla anılmaya layık değilsiniz.”
Kelam hem ilahi aklı, hem de konuşmayı ifade eder. Allahın kelamı demek Allahın tasarımı, konuşması, aklı demektir. Yunan felsefesinde logos’un bir yönüyle kelam olduğu belirtilmiştir. Bu noktada Logosun iki yönü vardır. Birinci yön konuşma, ikinci yön ise akıldır.2
Kelam (Söz) bir ifadedir. İçeriden dışarı doğru çıkan niyettir. Kelam Tanrının sözüdür. Bu söz ile evren varolmuştur. Söz varlıktan sudur etmiş ve aracısız olarak meleklere oradan da yeryüzüne ulaşmıştır.
Varlık söz değildir. Çünkü söz bütün, varlık ise parçalıdır. Varlıklar kademe kademe ve farklı farklıdır. Bütün varlıklar birbirinden ayrı değil, ama birbirinden başkadır. Varlık sözün yanında harf mesabesindedir. Harflerin bir araya amaçlı ve anlamlı bir biçimde gelmesi kelam ile mümkündür. Tek tek harflerin bir anlamı yoktur. Kelam harflere anlam katmaktadır. O halde evrendeki her şeye anlam katan Tanrıdır; Tanrının kelamıdır.
Kelam Tanrı değil ama Tanrıdan sudur eden şeydir. Evren kelam ile yaratanın “ol” kelamı ile varolmuştur. (kun feyekün)
Kelamdan varlıklar kademe kademe pay almaktadırlar. Öncelikle aracısız pay alanlar meleklerdir ve aracılı olarak insanlar pay almaktadır. Ve diğer varlıklar kelamdan pay almaktadırlar. Evren bütün olarak kelam ile varolmuş; kelam ile belli bir bütünlük ve birlik kazanmıştır. O halde bu bütünlüğü ortadan kaldıracak her eylemin kelamı dikkate almadığını ve varlığı parçaladığını; varlığa parçalı baktığını, hatta varlığın anlamını bozduğunu; yitirdiğini söyleyebiliriz. Çünkü kelam anlamlı olan şeydir. Kelam, kelam sahibinin kastıdır. Evren bu kastın ürünüdür. İnsanın özgürlüğü bile bu kastın sayesindedir. O halde insan, özgürlüğü ile bu kastı ciddiye almayabilir ve kelama sırt çevirebilir. Kelama sırt çevirmek aslında evrene sırt çevirmek anlamına gelecektir. İnsana ve eşyaya sırt çevirmek; en önemlisi de anlama sırt çevirmek anlamına gelecektir. Kelamı bırakan insan harfleri gerçeklik sanacak ve tek tek harflerden ise asla hiçbir anlam çıkaramayacaktır.
A-Kelam’ın Özellikleri
1-İçtekini dışa çıkarmak
2-Anlam
3-Düzen-Uyum
4-Ortak zemin
Kelamın bir uzantısı olarak “ol” emri ile varlık’ın açığa çıktığını kabul ettiğimizde burada bir anlam, düzen ve ortak zeminin olduğunu, yani kelamın bunları kapsadığını söyleyebiliriz
Bu noktada anlam (mana) uyum (nizam) ve birlik bir ortak zemin üzerinde vücut bulmaktadır.
Varlık cümlesi bu şekilde oluştuğundan, insan yapısı da, insanın sosyal organizasyonu da bu zemin üzerinde vücut bulmak durumundadır. O zaman Emin Belde, “Kelamın” sosyal ve siyasal boyuttaki görünümü; karşılığıdır.
O halde yaratılışın temel yapısı
Evrende düzen ve birlik
Bilgide düzen, yani ortak hakikat
Sosyal ve siyasal alanda düzen olarak anlaşılabilir.
Bu bağlamda Emin belde varlığın birliğini ifade ettiğinden bütün insanların birbirine bağlı bir değer olduğunun kabulüne dayanır. [34]
Emin belde Bu anlayış üzerine oturan bir sosyal yapıyı ifade eder. Bu sosyal yapı ortak kökenin kabulü, ortak hakikat ve ortak ahlaki değerlerin kabulü ekseninde kendini var kılabilir.
Bu anlayışa bağlı olarak İslam’ın en ayırıcı vasfının toplumsal alanda bir Emin Belde inşa etmesi olduğu söylenebilir.
Bu zemini benimsemeyen anlayışların bir “Emin Belde”(Güvenli Toplum) tasavvurlarının olmayacağı ve sağlıklı bir sosyal ve siyasal yapı kuramayacakları söylenebilir. Bunu değerlendirmeye çalışacağız..
C-Emin Beldenin Dünyevi Sonuçları
Ortak hakikatin kabulü insan- insan ilişkisi açısından olduğu kadar insanın evrenle ilişkisi açısından da önemlidir. Çünkü insanın hayata çatışma, ya da ötekileştirme ekseninde bakması evrenin bütüncül birliğinden kendini koparacağından bu durum bütün varlık hiyerarşisini altüst edecektir.
Oysa bütün evreni bir aile olarak kabul etmek ancak ortak hakikat ve ortak faydayı kabul etmekle mümkün olacaktır. Böyle bir anlayışta ontolojik olarak farklı olan asla ötekileştirmeyecek veya çatışılması gereken bir unsur olarak görülmeyecektir. Bunun sonuçları hem sosyal alanda, hem siyasal alanda, hem kozmik alanda uyumu ve barış’ı sağlayabilecektir.. Ekonomik refahın ve rahatlığın yolu da böyle bir bakışla ancak elde edilebilecektir.
Son yüzyılda bilimsel ve felsefi temelleri ile ortaya çıkan Kapitalizm, Faşizm ve Diyalektik Materyalizm insanlara ne tür bir emniyet, ne tür bir barış, ne tür bir güzellik getirdiğini anlatmak için çok fazla akıl yürütmeye bile gerek yoktur.. Ekonomik problemler, ekolojik dengenin bozulması, insanın insanla ilişkisindeki sıkıntıların hat safhada olması hep insanın yanlış paradigmalar ile hayatı algılaması ile alakalıdır.
a-Emin Belde Ve Ekonomik Refah
Bu çerçevede Kur’an’da beldeyi Tayyip diye bir kavram geçer ki bu belde insanların doğru eylemleri, uyum içerisinde yaşamaları, ortak menfaati (yani ahlaki değerleri) dikkate almaları ile oluşan bir yapıyı ifade etmektedir. Bu durum beraberinde bolluk ve refahı getirecektir.[35]
Kozmik düzen ile insanın uyumunu sağlayan başkasına saygı ve kendini kontrol etmedir.
Kutsalı ve aşkın olana saygısız gibi görünen bazı toplumlarda refah ve konfor mümkün olsa da bu nihai bir refah ve konfor anlamına gelmeyecektir. Hatta çoğu kere kozmik düzenin bozulması ve insanlığın çoğunun huzursuz olmasını getirecektir. Belli toplumların refah ve konforu lokal olarak değerlendirilebilecek bir durum değildir. Asli refah ancak emniyet zemini üzerinde kendini var kılabilir. Günümüzde refah içerisindeki toplumların son yüz yıllık kazanımları bütün insanlığın çok büyük kayıpları pahasına gerçekleşmiştir. Ve bunu çok önceden fark eden düşünürler refah içindeki toplumların çöküşünden[36] ve kıyamet senaryolarından söz etmektedirler.[37] İlkeye dayanmayan güç ve refah daima bozucu ve yıkıcı olabilecektir.[38]
b-Emin Belde Ve Ekolojik Düzen
Kur’an’da Tanrı insan ve Doğa arasında bağ kutsalın kabulü, yani insanın kendinden daha üst bir değeri kabulü olarak öne çıkar.
Böyle bir anlayış insanın kendini ve kendi dışındaki maddi unsurları putlaştırmasının da önüne geçer.[39]
Bu yüzden çevre dengesi ile ilke arasında mutlak bir bağ vardır. Çünkü Evren bir ilke üzerine varlığını sürdürür. Bir tek insan özgür iradesi ve zekası sebebiyle evrendeki düzeni bozabilme potansiyeline sahiptir. İnsanın bu ilke ile uyum sağlaması ancak zekânın sınırlandırılması ve kontrolü ile mümkün olacaktır. Bergson’un dediği gibi zekânın yıkıcılığına karşı tabular, yasaklar ve ahlaki buyruklar ortaya çıkmıştır. Yani Evrene zekâsı ile katılan insanın bir problem oluşturmaması için zekânın başkasının yaşamına saygı ile (tabu, yasak, ahlaki değerlerle) kontrol edilmesi ve böylece evrendeki düzene uyum sağlanması gerçekleşecektir.
c-Emin Belde Dinsel Ve İdeolojik Birliktelikleri Aşan Bir Yapıdır
Kelam ve yaratılış cümlesine eğildiğimizde yukarıda da kısmen belirttiğimiz gibi karşımıza üç temel kavram çıkmaktadır.
Cem(birlik),
Nazm(uyum),
Mana(anlam),
Yani varlığın ontik birliği, hakikatin birliği, değerlerin birliği
Dinsel ve ideolojik birliktelikler, anlayışlar ve algılar üzerine kuruludur. İnsanlar arasında elbette algı farklılıkları, yargı ayrılıkları olacaktır. İnsanlar ortak fikir ekseninde ilişkiler kuracaklardır. Ancak bir arada yaşamaktan söz ettiğimiz zaman bizim gibi düşünmeyenler ile bazı ortak değerlerimizin olması gerektiği ortadadır. Bu ortak değerleri kabul etmek ya da etmemek mümkündür. Ortak değerleri kabul etmediğimiz zaman ortaya koyacağımız yönetim biçimi herkesi kuşatacak bir yönetim biçimi olamayacağından burada totaliter, yani baskıcı, ötekileştirici bir sistem kurulmuş olacaktır.
Böyle bir sistemin “en üstün iyi”yi gerçekleştirme olarak tarif edeceğimiz insani temel hedef ile çeliştiği ortadadır. Çünkü her ideolojik ve dinsel yaklaşım da en üstünü iyi gerçekleştirme hedefini önüne koymakta; insanların faydasını hedeflediğini belirtmektedir. Bu yaklaşım insanın ontolojisine ait bir değerdir. “En üstün iyiyi” ben temsil ediyorum diyerek kendi algılarını bütün insani algıların üstünde tutmak bir tür tanrılaşma eğilimi taşıyacağından ister materyalist olsun ister Ruhbani (saltık maneviyatçı) olsun insanın temel değerleri ile çelişmiş olacaktır. Proletarya diktatörlüğü veya Tanrı Devleti ekseninde geliştirilen yönetim talepleri aslında bir tür tanrısallık içermektedir. Kendilerini bütün insanların kurtarıcısı ve koruyucusu olarak ortaya koyma talebi Diyalektik Materyalizmde maddenin temel yasalarının belirleyici olduğu savı ile ortaya çıkmakta, Hristiyan ruhbanlığında (Skolastik anlayışta) ise Tanrı Devleti kavramı ekseninde kendini ortaya koymaktadır.
Oysa devlet, doğası gereği ortak yarar ve ortak değer ekseninde varlığını sürdürebilir. En üstün iyi ancak bütün insanların ortak değerleri varsa gerçekleştirilebilir.
Şunu unutmamak lazım ki bir dinsel ve ideolojik algı bile ortak değerler hesaba katılmadığı zaman insanları bir arada tutmaya yetmez.İnançlar ve değerler -inançsal algı ve değer yargıları da diyebiliriz buna- insanları bir arada tuttuğu kadar ayırma ve çatışma potansiyeline de sahiptir. Aynı dinsel algı ve aynı ideolojik anlayış ekseninde tarih boyunca geliştirilen çatışmalar; kavgalar bunun en önemli göstergesidir. aynı dinsel algıya sahip olmak bile insanları bir arada tutmaya yetmez. bir dinsel algı ve ideolojik yaklaşım temelinde toplumu yönetmeye kalkışan her yapı kendini parçalayacak; kendini yok edecek potansiyeli içinde taşır. Çünkü dünya tek bir algı çerçevesinde yönetilemez. Yönetmek ancak ortak değerlerin ortak hedeflerin olmasıyla mümkündür. Muktedir olmak ise yönetmek değildir.
d-Ortak değerin Kabulü Bağlamında Emin Belde
Hz Ali “Müslümanlar dinde insanlar insanlıkta kardeşimizdir” derken insanların köken olarak aynı zemine, yani insanlık zeminine sahip olduklarını vurgulamak istemiştir. O halde Emin beldenin ilk zemini bütün insanların kardeş olduğu; bu bağlamda bütün insanların değerli olduğu kabulüne dayanır.
e-Emin Beldenin Önündeki Dinsel Algıya İlişkin Engeller
İki Çıkmaz
Ali Lakhani’nin belirttiği gibi hakiki din, katı kalpli köktencilik ve duygusal sözde maneviyatla gücünü kaybedebilmektedir.
Özellikle Yeniçağ’da dinden ve maneviyattan kopuşun gerçekleştiğine dair genel bir kanı vardır. Fakat burada şunu unutmamak gerekir ki insanlar ne büsbütün kutsaldan kopabilir, ne de büsbütün maneviyatçı olabilir. Bu yüzden Begoviç’in dediği gibi “saf din(ruhbanlık-maneviyatçılık) ve saf Materyalizm imkânsızdır”. İnsan bulunduğu her çağda bir yanıyla maneviyat sahibi, bir yanıyla da dünyaya bağlıdır. Ancak Batı düşüncesi, tarih boyunca bu ikilemi devamlı yaşamıştır. Madde mi mana mı, ruh mu beden mi, dünya mı ötedünya mı şeklinde bir ikilemi aşamamıştır.
Aslında maneviyattan kopuş denilen şey Batıda Kilisenin maneviyatı kötü temsil etmesi ekseninde ortaya çıkmıştır. İnsanların maddi alanı kötü ve ayartıcı gören anlayışa tepki sürecine maddeciliğe yönelme süreci değil, insanın kendi ile ilişkisi bağlamında bir tür normalleşme süreci diyebiliriz. Fakat bu bir ucuyla ateizme varmış; bir yanıyla da dinsel katılaşmayı tetiklemiştir. Oysa insanlığın aradığı “en üstün iyi” hala yerinde durmaktadır. Bu bağlamda siyasal alana insanlığın temel hedefi ekseninde bakmak bir zorunluluktur. Yani tarihi kabaca Seküler ya da maneviyatçı, insanları da kabaca Seküler ve maneviyatçı diye ayırmak gerçekçi değildir.
SONUÇ
“Yaratılışın kendisi akan bir süreç olduğu gibi, Tanrı ile ve sürekli yenilenen teofani ile ilişkisi de öyledir. Öteki’den asla özgür olmayacağız. Biz ancak kendi sınırlarımızı aşabilir ve böylece kendimizi olduğu gibi Öteki’ni de içeren bütünlüğü kucaklayabiliriz. Barış ve uyumu, Öteki’ni görmezden gelerek veya karşı çıkarak elde etmeyi umamayız, ancak ilişkilerimizin kutsal boyutunu, katılım ve diyaloğa açıklığa dayalı kapsayıcı bir noktadan beslemeye çalışarak umabiliriz. Sadece böyle bir açıklık sayesinde dünyada manevi Merkezimizi ve ahlaki Dengemizi bulmayı ve böylece ilke ile pragmatizm arasındaki gerilimi yaratıcı bir şekilde çözmeyi umabiliriz. Diyaloga açıklık sadece prosedürel pragmatizm değildir. Özsel ve temel pragmatizmdir, çünkü hem insanların doğasında var olan onura hem de yurttaşlık erdeminin tanınmasına dayanır. Bir diyalog süreci, eğer benimsenirse, hem ilkelerin indirgeyici tiranlığından hem de yalnızca dış normlara görece teslimiyetinden kaçınır. Hayat, her birimiz bireysel olarak yaşasak da, sonunda kendimiz gibi, ancak Tanrı’nın bir perdesi olan Öteki ile bir etkileşim, diyalog ve yaratıcı karşılaşma alanıdır.”(Lakhani)
(İnşallah Gelecek Sayı: İslam Devleti Söylemleri Ve Emin Belde)
[1] -İlkesellik derken insanların üzerinde ittifak ettiği dolayımsız ahlaki değerlerden sözediyoruz.
[2] -Jung.G.C., Psikoloji ve Din,çev Raziye Karabey,s.12,İst. 2010
[3]-Arthur O. Lovejoy, Varlık Zinciri, Çeviren: Ahmet Demirhan, s.31, İst., 2002
[4]-Lindbom Tage, Başaklar ve Ayrıkotları,çev.Ömer Baldık,İst.1997
[5]-City of God, Fathers of the Church, The Writings of Saint Augustin
[6] -Hegel, Tinin Görüngübilimi,çev. Aziz Yardımlı, s.135, İst.2004
[7]-Stalin, Diyalektik ve Tarihsel materyalizm, Bilim ve sosyalizm Yayınları, Çevirmensiz, s.10, İst. 2003
[8]-Hegel varlığın zıddı olarak yokluktan sözeder. Sartre ise yokluk diye bir şeyin olamayacağından, yokluğun bir şeyin yokluğu, boşluğun bir şeyin boşluğu olduğunu belirtir. Heiedegger İslam filozofları gibi varlık değil Vücud dan sözeder. Yani varlık kavramı çok da anlamlı bir kavram değildir.
[9]-Hegelin kullandığı bu kavramlar tamamen kilise teolojisine dayalı olarak ürettiği Tanrının evrende kendini açığa vurmasına ilişkindir. Bu üç kavram baba oğul ve kutsal ruhu temsil eder. (bkz. Hegel, lectures on the philisophy of religion)
[10]-Platon, Birinci Alkıbıades, çev. İrfan Şahinbaş, İst.1989
[11]-Metafizik, (XII. Kitap)1069-a
[12]-Bkz. Hobbeste ihtilafların kaynağı, Levihatan, Çev. Semih Lim, İstanbul-2001, bkz. Russel Bertrand Felsefe Tarihi II s.301.302.303,çev. Muammer Sencer, İst.1994
[13]-bkz. Nietzsche, Deccal, çev. Ayça Kaya, İst.2012
[14]-Bir insanın ötekiler arasında öne çıkması ondaki kimi özelliklerin diğer insanlar nezdinde bir değer oluşu sebebiyledir. Herkesin istediği ama yapamadığı, ya da herkesin arzuladığı ama ulaşamadığı şeyleri yapmak ve ulaşmak kişinin ötekiler tarafından daha üstte tutulmasını getermiştir getirmektedir. Bu üstünlük ve aşağılık insandaki değersel yönelimle alakalıdır. Yani ontik bur durumdur; tarihsel ve sosyal bir durum değildir.
[15]-Nietzsche, Putların Alacakaranlığı, Çev. Mustafa Tüzel,s..42 İst. Tarihsiz*
[16] Deccal,shf. 15
[17] Deccal, s.12
[18]–DawkinsR. Gen Bencildir. S.10
[19]-Bkz. John Teehan Evolution and Ethics: The Huxley/Dewey Exchange Article in The Journal of Speculative Philosophy, January 2002
[20]-bkz. John Dewey. “Evolution and Ethics” Pages 34-54 in The Early Works of John Dewey 1882 – 1898, Vol. 5 (1895-1898) edited by Jo Ann Boydston. Carbondale & Edwardsville: Southern Illinois University Press (1972). Originally published in The Monist VIII, (1898): 321-341.
[21] – Huxley Aldous. Kadim Felsefe s.88
[22]-Charles Daıwin, İnsanın Kökeni, 1871
[23]-Aristoteles ebeveyn çocuk ilişkisinde ahlak aramaz. Onun doğal bir eylem olduğunu söyler. Aristoteles bu yaklaşımı ile insan ile hayvansal doğa arasındaki farkın altını çizmeye çalışır.(bkz. Nikhamakhosa Etik)
[24]– Dawkins R, Gen Bencildir, s.12-13
[25]-Önce genelin ve türün çıkarı için fedakarlığın geliştirici olacağını söyleyip ardından bencilliğin geliştirici olacağını söylemek tam bir zihinsel kaosun göstergesidir. Bencil bireyin geliştiği sonucuna nasıl vardığı da ayrıca merak konusudur..
[26]-Dawkins R. Gen Bencildir, s.13
[27]-Zerdüşt, En Çirkin İnsan, s.304–309
[28]-Nietzsche, Putların Alacakaranlığı, s.42
[29]-Freud ,a.g.e s.107–108
[30] -Kant, Religion Within The Limits Of Reason Alone, Cambridge University Press, 1998. With an Introduction by Robert Merrihew Adams. Also included in Immanuel Kant: Religion and Rational Theology, volume 6 of The Cambridge Edition of the Works of Immanuel Kant,
[31] -Tarih boyunca siyasi ve ekonomik talepler ya Allah ya Vatan, ya da özgürlük kavramları ile maskelenebilmiştir. Bu bile bu değerlerin tercih edildiğini ve insanın dünyevi olana değil, aşkın olana değer verdiğini göstermektedir.
[32]-Adler Alfred Sosyal Duygunun Gelişiminde Bireysel Psikoloji Türkçesi Dr. Halis Özgü,s.4-5, İstanbul, 2002
[33] -Bkz. Descartes Metod Üzerine Konuşmalar IV. Kitap
[34] http://www.ilimdunyasi.com/kuranda-insan-psikolojisi/mizan-kist-adl/
[35] Yüce Kur’an, 7 / 56, 57,58,. 89 / 8,11, 2 / 126
[36] Spengler, Batının Çöküşü
[37]-Yüce Kur’an 50 / 36
[38] -Yüce Kur’an, 34/15, 50/11
[39]-Yüce Kur’an, 25 / 49
