deluge-winifred-knight

Özet

Bu makale, ahlaki ilerlemenin hem anlamlı hem de makul bir fikir olduğunu göstermektedir. İnançtaki ahlaki ilerleme, mevcut ahlaki kavramları daha derinlemesine kavramamızı içerirken; pratikteki ahlaki ilerleme, bu derinleştirilmiş ahlaki anlayışların davranışlara veya toplumsal kurumlara yansıtılmasını ifade eder. Ahlaki içgörüler, tamamen yeni ahlaki kavramların oluşturulması ve uygulanmasını gerektirseydi, bunlar özümsenemez veya geniş ölçekte yaygınlaştırılamazdı. Bu nedenle, geçmiş toplumların ahlaki başarısızlıkları yeni ahlaki fikirlerin bilinmemesiyle açıklanamaz; bunun yerine, toplumsal uygulamaların eleştirel incelemeye tabi tutulmamasından kaynaklandığı anlaşılmalıdır. Ahlak felsefesi, ahlaki ilerlemenin başlıca taşıyıcısı olmasa da, bu ilerlemeye yol açan süreçlerde önemli bir role sahiptir. Ancak yine de ihtiyatlı bir iyimserlik için gerekçelerimiz vardır; zira ilerici ahlaki içgörüler yayılabilir ve bazen yapıcı toplumsal etkiler doğurabilir.

Anahtar kelimeler: anlamsal derinlik, ahlaki kavramlar, ahlaki ilerleme, ahlaki değişim, ahlaki cehalet

I. Ahlaki İlerleme Daima Yereldir

Ancak ahlaki ilerlemenin doğası ve kaynakları hakkında yapıcı bir görüş ve onun mümkünlüğüne dair ihtiyatlı bir iyimserlik, bu fikre yönelik şüpheleri de ciddiye almalıdır. Bazı eleştirmenler, ahlaki inançların ve uygulamaların doğru yöne gidip gitmediğini ancak “varılacak hedef”in ne olduğunu bildiğimizde anlayabileceğimizi ve bu hedefi bilmenin de ahlaki doğruluğa dair nesnel bir standarda erişim kanıtı gerektirdiğini savunur. Bu görüşü ahlaki nesnellik konusundaki şüphecilikle birleştirenler –ki bu oldukça yaygındır– ahlaki ilerleme fikrinin içerikten yoksun olduğunu ileri sürecektir. Diğerleri ise, ilgili inanç ve uygulamaların test edilebileceği bağımsız bir standardın varlığını ve hatta içeriğini ispatlasak bile, bu inanç ve uygulamaların açıkça ilerlediği tekil bir yönü belirlemenin zor, hatta imkânsız olacağını savunur. Bu görüşe göre, ahlaki ilerleme fikri bir içeriğe sahip olsa bile, makul bir kullanımı yoktur.

Oysa biz ahlaki ilerlemeyi, tüm inanç ve eylemlerin yönelmesi gereken açıkça belirlenmiş bir hedefe göre değerlendirerek saptamayız. Makul biçimde ahlaki ilerleme olarak nitelendirilebilecek değişimler, yerel olarak, yani görece sınırlı endişe alanlarında meydana gelir. Örneğin inançta ahlaki ilerleme, Mark Platts’ın “anlamsal derinlik” olarak adlandırdığı şeyin kavranmasında ilerlemedir. Bu, belirli bir ahlaki kavramın (ya da birbiriyle bağlantılı kavramlar grubunun) zenginliğini ve uygulanabilirlik alanını daha eksiksiz bir biçimde takdir etmeyi içerir; ayrıca, bu kavramın bazı yeni ve derinleştirilmiş açıklamalarının –yeni ahlaki anlayışların– insan deneyiminin ilgili yönlerini daha yeterli biçimde yakalayıp yakalamadığını anlamayı da kapsar.

Platts’ın da haklı olarak vurguladığı gibi, ahlaki kavramlar, pratik anlayışımızı aşan şekillerde sınırsız karmaşıklıktaki dünyasal özelliklere işaret eder. Bu durum, adalet gibi karmaşık ahlaki fikirlerin hiçbir tekil açıklamasının onun tüm anlamsal derinliğini yeterince kavrayamayacağı anlamına gelir. Aynı zamanda, herhangi bir ahlaki kavram için, ahlaki inançların ulaşması gereken “doğru” bir hedefi tümüyle belirlememiz de mümkün değildir. Ancak bu gerçekler için ne üzülmeye gerek vardır, ne de onların ahlaki nesnelliğe yönelik şüpheciliği haklı çıkardığını düşünmeliyiz. Bunlar, sadece ahlakın karmaşıklığını gösteren işaretlerdir. Bu karmaşıklık göz önüne alındığında, C. D. Broad’un ahlakı anlamaya dair herhangi bir tekil yaklaşımın “bütünüyle ve sadece hakikati” sunamayacağı yönündeki uyarısını dikkate almalıyız. Ayrıca, esaslı ahlaki ilerlemenin, belli bir ahlaki teori ya da görüşte uzlaşmayı gerektirdiği düşüncesini de reddetmeliyiz.

Pratiklerdeki ahlaki ilerleme ise, yeni ve derinleşmiş bir ahlaki anlayışın bireysel davranışlarda ya da toplumsal kurumlarda somut biçimde hayata geçirilmesiyle meydana gelir. Örneğin kadınlara yönelik muameledeki ahlaki ilerleme, genellikle adalet ve ilişkili ahlaki kavramlara dair derinleşmiş anlayışları somutlaştıran uygulamalarla gerçekleşmiştir. Elbette, tek bir ahlaki alanda bile bu ilerleme sınırlı ya da eksik olabilir. Ayrıca bir alandaki ahlaki ilerleme, kimi zaman komşu bir alanda ahlaki gerileme ile birlikte görülebilir. Ancak ahlaki ilerleme daima yerel olduğu için, tüm inanç ve uygulamaların tekil bir yöne ilerlediğini kanıtlamamız gerekmez. Ahlaki ilerlemenin yerel doğasını kavramak, bu fikrin hem içeriğini hem de uygulanabilirliğini netleştirmeye yardımcı olur.

II. Ahlaki İlerlemenin Benimsenmesi

Ahlak felsefesinin düzenli olarak “tamamen yeni” ahlaki fikirlerin kaynağı olduğu yönündeki düşünce, bu disiplinin en önemli uygulayıcılarının kendilik anlayısıyla çelişmektedir. Çok az istisna dışında, ahlak filozofları genellikle sıradan ahlaki bilinçteki temel unsurları yeniden formüle ettiklerini, böylece bu bilincin örtük düzenleyici bağlılıklarını açığa çıkarmaya çalıştıklarını öne sürerler. Örneğin, The Principles of Morals and Legislation (Ahlak ve Yasamanın İlkeleri) adlı eserinde Bentham, fayda ilkesinin “insan doğasının doğal yapısında” derinlemesine yer aldığını savunur. Kant ise Groundwork’de yeni bir ahlak ilkesi sunmadığı yönündeki eleştirilere karşılık olarak şu soruyu sorar: “Dünyanın şimdiye kadar neyin görev olduğunu bilmediği ya da bunda tamamen yanıldığı varsayımıyla, kim yeni bir ahlak ilkesi icat etmek ister ki?” Dahası, Rawls A Theory of Justice (Bir Adalet Teorisi) adlı eserinde farklılık ilkesinin, üzerinde düşünülerek ulaşılan kanaatlerimizin “sabit noktalarından” birini en iyi şekilde yansıttığını ve kardeşlik fikrinin “doğal anlamını” ifade ettiğini savunur.

Bu tür ifadelerin temelinde iki önemli varsayım vardır: Birincisi, felsefi ahlaki sorgulamanın gündelik ahlaki sorgulamayla süreklilik içinde olması gerektiğidir. İkincisi ise – felsefede bile – yapıcı ahlaki sorgulamanın en önemli bileşeninin mevcut ahlaki fikirlerin yeniden yorumlanması olduğudur. Bu iki varsayım birlikte, felsefi ahlaki sorgulamanın tamamen yeni ahlaki fikirler sağlayamayacağına ya da ahlaki bilgide devrimsel atılımlar yaratamayacağına dair örtük bir inkâr anlamına gelir.

Bir ahlaki kavramın düzenleyici bağlılıklarını ortaya koymaya yönelik herhangi bir açıklama, bu kavramın anlamsal derinliği hakkında, uygulandığında günlük yaşama dair ciddi sonuçlar doğurabilecek iddialar yaratabilir. Faydacılık bu tür iddiaların sıkça kaynaklık ettiği bir düşünce sistemidir. Örneğin, Peter Singer’ın yardım etme yükümlülüğünün kapsamına dair anlayışı – eğer yaygın olarak kabul görse – çağdaş tüketim toplumlarındaki yaşamın doğasını kökten değiştirebilir. Ancak Singer (1979), mevcut ahlaki kavramların düzenleyici bağlılıklarına dair varsayımlara dayanır ve sıradan ahlaki bilincin tanıdık unsurlarına açıkça başvurur.

Singer’ın da kabul ettiği gibi, mevcut ahlaki bilinç genellikle yardım etme yükümlülüğüne dair yetersiz bir anlayışa sahiptir – coğrafi, kültürel veya siyasi olarak uzak bir çocuğun acısını, yakındaki bir çocuğun acısıyla aynı ölçüde ahlaki olarak değerlendirmemize engel olan bir anlayış. Ancak, acı çekmeye tepki gösterme yükümlülüğünün var olduğu fikri, faydacılıkla ortaya atılan “tamamen yeni” ya da “özgün” bir fikir değildir. Bu nedenle, Mill faydacılığın, 19. yüzyıl İngiltere’sindeki geleneksel ahlakı tanımlamaya yardımcı olan Yahudi-Hristiyan geleneğin düzenleyici bağlılıklarını açığa çıkardığını iddia edebilmiştir: “Başkalarına kendine davranılmasını istediğin gibi davran” ve “Komşunu kendin gibi sev” ilkeleri, Mill’e göre, faydacı ahlakın “ideal mükemmelliğini” oluşturur.

Bu tür ifadeler, yeni bir ahlaki kavrayışı benimsemeye çalışan kişinin konumunun, başka bir kültürle karşı karşıya gelen bir kâşif ya da antropoloğun konumuna benzediğini örtük olarak kabul eder. En ciddi kültürler arası ahlaki anlaşmazlıklarda bile, ahlaki olarak değerlendirilen herhangi bir düşüncenin şekillenmesinde esas rol oynayan temel kavramlar hakkında kayda değer bir fikir birliği vardır. Kültürler arası ahlaki anlaşmazlık, yalnızca “temel” ahlaki anlaşmazlıkların kültürler arasında mümkün olmaması sayesinde mümkündür. Üstelik, bu tür anlaşmazlıkların dikkatli bir şekilde incelenmesi bu gözlemi sürekli olarak doğrular. Ahlaki yorum yönteminin öğrettiği şey, bir yargı ya da inancın ahlaki olarak değerlendirilebilmesi için, temelde kişinin kendi inanç ve yargı kalıplarına benzeyen bir örüntüye uyması gerektiğidir. Ancak bu yorum sınırlaması, evrensel olarak tanıdık olan bir kültürel bağlamda bile yeni bir ahlaki kavrayışla karşılaştığımızda da geçerlidir. Yeni bir ahlaki kavrayışı gerçekten ahlaki bir içgörü olarak değerlendirebilmemiz ve onu gündelik ahlaki düşünceye katabilmemiz, yalnızca bu yeni kavrayışın mevcut düşünce örüntüsüne büyük ölçüde benzemesi halinde mümkündür.

Benim ahlaki ilerlemenin anlaşılabilirliğine dair yaklaşımım, Joseph Raz’ın savunduğu ve yüzeysel olarak benzer görünen görüşten ayrılır. Raz, ahlaki düşüncedeki bir değişikliğin ancak bazı değişmez normatif ilkelerle açıklanabiliyorsa anlaşılabilir olacağını savunur. Bu iddiayı, ahlak hakkındaki sosyal göreceliliğe karşı – ki bu konuda kendisine katılıyorum – bir eleştiri olarak ortaya koyar. Ancak Raz’ın yaklaşımı, ilkelerin ahlaki anlayışın temel öğeleri olduğu varsayımına dayanır. Oysa benim görüşüm, ahlaki anlayışın temelinde ilkelerden çok adalet, merhamet ya da doğruluk gibi karmaşık kavramların yattığıdır.

İlkeler ya da idealler, bu tür kavramların makul yorumları olarak sunulabilir. İnsan anlayışının doğası gereği, temel ahlaki kavramların gündelik yaşamda uygulanabilir olması, çoğu zaman bu tür yorumlarla birlikte düşünülmesini gerektirir. Ancak karmaşık bir temel ahlaki kavramın hiçbir tekil yorumu, onun anlamsal derinliğini tam anlamıyla yansıtamaz. Bu da, örneğin adalet kavramını yorumlamaya yönelik olarak öne sürülen herhangi bir ideal ya da ilkenin, inançtaki ahlaki ilerlemeyi belirlemek için değişmez bir rehber olamayacağı anlamına gelir. Aydınlanma’nın eşitlik ideali, adaletin daha derinlemesine kavranmasına yönelik önemli bir çabaydı. Ancak 19. ve 20. yüzyıllar göstermiştir ki, eşitlik ideali tek başına adaletin zenginliğini ve karmaşıklığını yansıtamaz.

Her ne kadar ahlaki ilerlemenin değerlendirilmesinde değişmez ilkeler olmasa da, bazı yaygın göstergeler bu ilerlemeyi anlamada yardımcı olabilir. Örneğin, bir kurum ya da uygulamanın aşırı şiddet ve zorlayıcılıktan uzak bir şekilde sürdürülebileceğini öngörebiliyorsak, bu kurum ya da uygulamayı öneren yorumun ahlaki ilerlemeyi temsil ettiğini sıklıkla söyleyebiliriz.

Ancak toplumsal pratiklerdeki aşırı zorlayıcılığın ya da şiddetin olmaması, tek başına güvenilir bir ahlaki ilerleme işareti değildir. Bazı toplumsal pratikler, yalnızca tüm eleştirmenleri susturulmuş ya da bastırılmış olduğunda bu şekilde devam edebilir; bu da onların ahlaki olarak ilerici olduğu anlamına gelmez. Dahası, bazen daha derin ahlaki kavrayışlar içeren kurumları yaratmak ya da yeniden yapılandırmak için şiddet ve zorlayıcılık kaçınılmaz olabilir. Örneğin, Amerikan İç Savaşı ya da İkinci Dünya Savaşı’nda Müttefiklerin yürüttüğü mücadele, yetersiz ahlaki anlayışa ya da ahlaki gerilemeye karşı verilmiş, kaçınılmaz ve üzücü biçimde gerekli mücadeleler olarak değerlendirilebilir.

Bu bağlamda, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan uluslararası insan hakları kültürü, tarihin büyük ama talihli ironi örneklerinden biridir. Çünkü bu kültür, toplumsal zorlamayı ve devlet destekli şiddeti en aza indirmeyi hedefleyen kurumları destekleyerek, bunları ahlaki ilerlemeyi teşvik eden yapılar olarak tanımaya yönelik önemli bir çabayı somutlaştırır. Her kültür gibi, insan hakları kültürü de kusursuz ve pürüzsüz bir bütün değildir. Merkezî normlara uygunluğun ne olduğu konusunda sık sık anlaşmazlıklar yaşanır; bu normlara uyumun değeri konusunda evrensel bir mutabakat yoktur ve normlara uyum, gerekliliklerinin ne olduğuna dair yaygın bir anlaşma olsa bile, çoğu zaman tutarsızdır.

Yine de insan hakları doktrininin eğilimi, toplumsal zorlamayı en aza indiren ve devlet destekli şiddeti damgalayan kurumları destekleme yönündedir. Bu nedenle, bu doktrine dair geniş çaplı uluslararası mutabakat, ahlaki ilerleme olasılığı konusunda temkinli bir iyimserlik için dayanak sağlar.

Bu temkinli iyimserlik ihtiyacı, yapıcı ahlaki sorgulamanın olağanüstü karmaşıklığıyla daha da güçlenir. Bu tür sorgulamanın temel görevlerinden biri, hangi durumlarda ve nasıl bazı şeylerin – eylemlerin, kurumların, varlıkların ya da olayların – temel ahlaki kavramlar kapsamında ele alınması gerektiğini ortaya koymaktır. Singer’ın argümanlarının da gösterdiği gibi, bu genellikle halihazırda bu kavram kapsamına giren öğelerin özellikleri ile henüz dâhil edilmemiş öğelerin özellikleri arasındaki önemli benzerliklerin fark edilmesini gerektirir. Ancak bu hiç de kolay bir mesele değildir.

Ahlaki yargılamaya konu olan herhangi bir şey, Karl Duncker’ın “durumsal anlamların somut örüntüsü” olarak tanımladığı yapının içine gömülüdür. Ayrıca, böyle bir anlam örüntüsü her zaman belirli eylem, varlık ya da durumlara dair olgusal inançlardan ve duygusal çağrışımlardan oluşan karmaşık bir bütün olacaktır. Örneğin, yaşlı ebeveynlerini öldürme eylemi, ancak belli bir durumsal anlam örüntüsü içinde ahlaki olarak değerlendirilebilir. Duncker’ın da belirttiği gibi, bu eylemi ebeveynin cennete gitmesini sağlamak olarak gören bir halk, onu insan yaşamının kutsallığına yönelik kötü niyetli bir saldırı olarak görenlerden farklı değerlendirecektir. Bu nedenle, ahlaki sorgulama ancak bu anlam örüntüsünü oluşturan inanç ve duygusal çağrışımları değiştirebildiği takdirde ahlaki kavrayışımızı dönüştürebilir ve ahlaki kavramları daha yapıcı biçimde genişletebilir.

Ancak durumsal anlamları dönüştürmek ve temel ahlaki kavramlara yönelik yeni anlayışları teşvik etmek için birden fazla tartışma stratejisi gerekebilir. İlk olarak, bu süreç, yeterince takdir edilmeyen olgusal gerçeklerin önemine dikkat çekmeyi içerebilir. Örneğin, Singer bize iletişim ve seyahat teknolojilerindeki ilerlemelerin, bize “yakın olan” kavramını yeniden düşünmeyi gerektirdiğini hatırlatır.

İkinci olarak, bir ahlaki eleştirmen, bazı eylemler, kişiler ya da şeyler hakkında irrasyonel biçimde ortaya çıkan duyguları analiz edip sorunsallaştırarak, durumsal anlamın değişmesini sağlayabilir. Örneğin, AIDS hastalarına yönelik uygulamaların ahlaki değerlendirilmesinde, hastalığın bulaşma yollarına dair irrasyonel korkuların giderilmesi böyle bir strateji olabilir.

Üçüncüsü, bazı olgulara dair tutarsızlıkları açığa çıkarmak da bir fenomenin yeni bir ışık altında görülmesini sağlayabilir. Örneğin, günümüz Amerikan hukukunda crack kokainin satışı ve bulundurulmasına verilen cezaların, diğer kokain türlerine kıyasla daha ağır olması eleştirilebilir.

Dördüncü olarak, durumsal anlamda değişiklik yaratmak için yeni bir metafor veya başka bir hayal gücü yapısı kullanılabilir. Bu bağlamda, Singer’ın paylaşım etiğine yönelik savunusu, eğer insan yaşamını taşıma kapasitesine ulaşmış bir cankurtaran sandalında olan zengin ülkeler metaforuna karşı etkileyici bir alternatif sunabilseydi, çok daha etkili olabilirdi.

Son olarak, en değişime dirençli durumsal anlam örüntüleri genellikle “benlik” ile ilgili olanlardır. Bu yüzden yapıcı ahlaki sorgulamanın en önemli görevlerinden biri, kişinin kendini sorgulamasına karşı duyduğu yaygın direnci kırmaya çalışmaktır. Yeni ahlaki anlayışlar yalnızca insanlar kendi yüzeysel kavrayışlarını sorgulamaya razı olduğunda yaygınlaştırılabilir.

III. Ahlaki İlerlemenin Yaygınlaştırılması

Ahlaki ilerlemenin zaman zaman gerçekleştiğini savundum. Ayrıca, ahlak felsefesinin, ahlaki olarak ilerici içgörülerin geniş çapta yayılmasında temel araç olmadığını iddia ettim. Slote ve Calhoun’un savunduğu türden bir ahlaki uzmanlık anlayışını paylaşan eleştirmenler, benim görüşümde ahlaki içgörülerin nasıl geniş kitlelere yayıldığını merak edeceklerdir. Benim cevabım şudur: Yalnızca sosyal ve politik olarak angaje olmuş ahlaki araştırmacılar – ki ahlak felsefesi bu türden insanları nadiren üretir – yeni ahlaki içgörüleri etkili biçimde yayabilir ve bu içgörülerin toplumsal uygulamalarda ahlaki ilerlemeye dönüşmesini sağlayabilir.

Bu nedenle, Michael Walzer’in şu iddiasına katılıyorum: Sosyal kurumlarda ahlaki ilerleme, “paradigma sarsıcı” felsefi spekülasyonlardan değil, “usta işi” sosyal eleştirilerden ve politik mücadelelerden doğar.

Angaje ahlaki araştırmacıların dört temel özelliği vardır:

1.Kişisel bağlılık: Savundukları ahlaki argümanların günlük sonuçlarıyla kişisel olarak derinden ilgilenmelidirler. Bu bağlılık çoğu zaman, bir uygulamanın yüzeysel ahlaki anlayışının neden olduğu zorlukları bizzat yaşamakla gelişir. Ancak bazen başkalarının yaşadığı zorluklara duyulan ahlaki öfke de bu bağlılığı doğurabilir.

2.Kişisel risk alma cesareti: Savundukları davalar uğruna ciddi kişisel riskler almayı göze almalıdırlar. Bu cesaret, bağlı oldukları davanın ciddiyetiyle doğrudan ilişkilidir.

3.Başkalarına zarar vermekten kaçınma ilkesi: Angaje ahlaki araştırmacılar, savundukları dava adına başkalarını – özellikle masum ya da istemsiz kişileri – tehlikeye atmanın yalnızca son çare olarak, kaçınılmaz ve üzücü bir şekilde meşru olabileceğini kabul etmelidirler.

4.Felsefe dışı ikna yöntemlerine açıklık: Rasyonel ikna olarak felsefeciler tarafından genellikle tanınmayan yöntemlere de başvurmalıdırlar – örneğin kendi yaşamlarını ve eylemlerini ahlaki örnek olarak sunmak, barışçıl kamu protestolarına ve gösterilere katılmak gibi.

Pek çok çağdaş ahlak filozofu, Ethics and Language (Etik ve Dil) adlı eserinde Stevenson’ın yaptığı gibi, barışçıl sivil itaatsizliği ve kişisel örneğe başvurmayı “akıl dışı ikna” biçimleri olarak değerlendirme eğilimindedir. Ancak bu değerlendirmeyi destekleyecek kanıtlar o kadar da açık değildir.

Birçoğumuz Martin Luther King’in Birmingham Hapishanesi’nden Mektup’unu biliriz. Bu mektupta King, sivil haklar hareketinin protestolarla zihinlerde bir “gerilim” yaratmaya çalıştığını, bu sayede ayrımcılığı savunanları, eşitlik gibi liberal demokratik idealler ile ayrımcı uygulamalar arasındaki çelişkiyi kabul etmeye zorlamayı amaçladıklarını ifade eder. King, bu gerilimi bir tür entelektüel “kriz” olarak tanımlar.

Daha az bilinen bir gerçek ise, ayrımcılığı savunanların zaman zaman bu protestoların “şiddet içerdiği” yönünde şikâyette bulunmalarıdır. Oysa bolca kanıt vardır ki, bu “şiddet” diye nitelenen şey çoğunlukla protestoculara yöneltilen gerçek fiziksel şiddettir. Bu tür şikâyetleri nasıl anlamalıyız? Bana göre, bu yanlış şiddet ithamları, bir kişinin uzun süredir göz çevirdiği bir gerçekle yüzleşmeye zorlandığında verdiği tepkiler olarak anlaşılmalıdır. Daha açık ifade etmek gerekirse, bazı güneyli beyazların barışçıl protestolarda “şiddet” gördüklerini iddia etmeleri, aslında Amerikan siyasal ahlakının idealleri ile ırk ayrımcılığı arasındaki çelişkiyle yüzleşmeye zorlandıkları rasyonel bir karşılaşmanın duygusal yansımasıdır.

Ancak doğrudan eylem, durumsal anlamların ve mevcut ahlaki kavrayışların rasyonel inceleme karşısında yetersizliğini gösterme yollarından yalnızca biridir. Bu amaca ulaşmak için elimizde pek çok yöntem daha vardır:

  • Sanat eserleri, kimi zaman göz ardı edilen gerçekleri hatırlatabilir – Picasso’nun Guernica’sı savaşın dehşetlerini; Harriet Beecher Stowe’un Tom Amca’nın Kulübesi adlı romanı köleliğin utanç vericiliğini yeniden vurgulamıştır.

  • Anılar veya etnografik çalışmalar, belirli duyguların irrasyonelliğini gözler önüne serebilir – 19. yüzyıl köle anlatıları, köleliğin kölelere “şefkatle yaklaşmanın” bir yolu olduğu inancının mantıksızlığını göstermiştir.

  • Bireysel sosyal deneyimler, bizleri genellikle görmezden geldiğimiz ya da inkâr ettiğimiz inançlar ve uygulamalar arasındaki tutarsızlıklarla yüzleştirebilir. Örneğin, emekli bir askeri personelin kızı, subay eğitimi sırasında cinsel tacize uğradığında, babası ilk kez cinsiyet ayrımcılığı ile demokratik ilkeler arasındaki çelişkiyi kabullenmek zorunda kalabilir.

Bu tür deneyimlerin ahlaki anlayışı derinleştirme eğilimi, ortaöğretim ve yükseköğretimde giderek yaygınlaşan “hizmet öğrenimi” uygulamalarına da yansımaktadır.

Benim görüşüm doğruysa – ve bu tür yollar yeni ahlaki kavramlar öğretmese bile – bireylere mevcut ahlaki kavramların anlamını derinlemesine kavrama fırsatı sunarlar. Bu da onları, insan deneyimini aşan bir ahlaki gerçeğe dair akılcı şekilde zorlayıcı sezgiler hâline getirebilir – her ne kadar bu sezgilere Platoncu bir anlam atfetmek gerekmezse de.

Sonuç olarak, bu yöntemlerin çoğu, durumsal anlamların ve mevcut ahlaki anlayışların eksikliklerini göstermeye yöneliktir, anlatmaya değil. İşte tam da bu nedenle, felsefenin – yöntem olarak büyük ölçüde söyleme dayandığı için – angaje ahlaki araştırmacılar üretme ya da ahlaki içgörülerin yaygınlaşmasında doğrudan etkili olma olasılığı düşüktür.

IV. Ahlaki İlerleme ve Ahlaki Cehalet

Bu yazıda ahlaki ilerlemenin temel motorunun, rasyonellik ve akılcı ikna konusundaki zengin ve karmaşık yaklaşımları sayesinde, angaje ahlaki araştırmacılar olduğunu savundum. Ayrıca, belirli bir olgunun durumsal anlamını değiştirmeyi ve ahlaki kavramların anlamını derinleştirmeyi amaçlayan beş farklı tartışma stratejisi tanımladım.

Ancak daha önce başka yerlerde dile getirdiğim şu argümanla bu anlatımın uyumlu olup olmadığı sorgulanabilir: Sosyal uygulamalarda ahlaki ilerlemenin önündeki en büyük engel, insanların zaten bilebilecekleri şeyleri bilmiyormuş gibi yapmalarıdır – yani “görmezden gelinen cehalet”tir.

Oysa ben her zaman savundum ki, bir ahlaki kavramı derinlemesine kavramak, ancak kişi önce kendini ve dünyadaki yerini farklı bir bakış açısıyla görmeye istekliyse mümkündür. Bu nedenle, daha önce tarif ettiğim beş stratejiden hiçbirinin, özellikle de ilk dördünün, beşincisi olmadan işe yaramayacağını vurgulamak isterim.

Yani: İnsanların kendi kendilerini sorgulama dirençleri kırılmadıkça, diğer tüm argümanlar etkisiz kalacaktır.

Bu çabalar ancak başkalarının argümanları sayesinde, kendi pratiklerimizde veya inançlarımızda daha önce sorgulanmamış bazı unsurların aslında eleştiriye açık olduğunu kabul ettiğimizde başarılı olabilir. Çoğu zaman, itaat etmeye hazır olmadığımız içgörülerle karşılaşacağımızı bildiğimiz için, kendimizi sorgulamaktan kaçınırız. Ancak benim görüşüme göre, kendini sorgulamanın ahlaki önemi, herkesin erişebileceği bir ahlaki gerçektir.

Üstelik bu gerçek, kişi sürekli düşünsel öz-yansıtma kapasitesine sahip olduğu anda erişilebilir hâle gelir; kişinin diğer ahlaki fikirleri ne kadar iyi kavradığından bağımsız olarak.

Gerçekten de, angaje ahlaki araştırmacıların çabaları ahlaki sorgulamamıza yön verebilir, onu yapılandırabilir. Ancak onların varlığı, en gerekli ahlaki bilgileri edinmemiz için koşul değildir. Çünkü biz zaten şunu biliyoruz:

“Sorgulanmamış bir yaşam yaşamaya değer değildir.”
(Sokrates’in ifadesiyle)

Yine de çoğu zaman, bu temel ahlaki hakikati görmezden gelmenin yollarını buluruz. Ancak sıradan insanların uygulamaları bile bu görüşün doğruluğunu kanıtlar. Örneğin, çocuklarımıza ahlakı öğretmeye çalışırken, onların kendi davranışlarını sorgulamayı öğrenmelerine güven duyarız. Çünkü insan yaşamı öngörülemez şekilde karmaşıktır ve aynı ahlaki durumlar nadiren tekrar eder. Bu yüzden çocuklar yeterince öz-eleştirel olmayı öğrenemezse, doğru örnekleri izleyemez ya da doğru kurallara uygun davranmayı sürdüremezler.

Bu nedenle, çocuklarının öz-sorgulamasını desteklemeyen ebeveynler ya da bakıcılar – ne yazık ki böyleleri vardır – ahlaki eğitimde başarısız olurlar.

Sorgulanan bir yaşam, yaşanmaya değer bir yaşamın gerekli, ama yeterli olmayan bir koşuludur. Bunun yanı sıra, bu yaşam idealinin içine gömülü olan belirsiz sayıda daha özel ahlaki bağlılıklar da vardır. Yapıcı ahlaki sorgulamanın görevlerinden biri, işte bu bağlılıkların bir kısmını açıkça dile getirmeye çalışmaktır.

Ayrıca, ahlaki gerçeğin tamamı karmaşık olduğu için, bu gerçeği açıklamaya yönelik makul ve savunulabilir çabalar, bazı önemli boyutlarda birbirinden farklı olabilir. Özellikle, “yaşamaya değer bir insan yaşamı nasıl sürdürülür?” sorusuna verilecek tüm savunulabilir yanıtlar, öz-sorgulamaya aynı düzeyde vurgu yapmayabilir. Yine de, sorgulanan yaşam ideali, doğruluk ahlaki kavramının doğru şekilde kavranması için zorunludur – ve doğruluk, adalet ve merhamet ile birlikte, kesinlikle temel ahlaki kavramlar arasında yer alır. İnsanların, her kültürde ve her çağda ortaya koydukları uygulamalar, öz-sorgulamanın ahlaki açıdan temel rolünü sürekli olarak gözler önüne serer.

Tüm insanların sahip olduğu, ahlaki olmayan ama ahlaki açıdan önemli bazı bilgiler vardır – özellikle de insan yanılabilirliğine dair bilgi. Bu, her türlü insan uygulamasının daima yanlış olabileceği olasılığını içerir. Diyelim ki biri, tanrısal (ve yanılmaz) bir ilhamın kendisine geldiğini iddia ediyor. Varsayalım ki bu kişi haklı. Yine de, bu ilhamın içeriği ancak yorumlandığında insan yaşamına uygulanabilir olur. Ve bu yorum insanlar tarafından üretildiğine göre, her zaman ahlaken yanlış olabilir ya da ahlaken kınanacak biçimde uygulanabilir. Bu yüzden insanlar, destekledikleri pratikler ve kurumlar hakkında ihtiyatlı davranmalıdır.

Özellikle de diğer kişilerin hayatını elinden alan, sakatlayan ya da temel özgürlüklerini kısıtlayan uygulamalar, ahlaken tehlikelidir.

İşte bu yüzden, aşırı zorlayıcı ya da şiddet içeren uygulamaları azaltan ya da ortadan kaldıran toplumsal değişiklikler, çoğunlukla ahlaki ilerlemenin örnekleri olarak değerlendirilir. Çünkü bu değişiklikler, öz-sorgulamanın ahlaki ağırlığını ve bunun hem ahlaki hem de nihayetinde siyasal sonuçlarını açıkça takdir etmeyi ifade eder.

Öz-sorgulama kapasitesi ile ahlaki eğitim imkânı arasındaki bağ, öylesine sıkıdır ki, çoğu zaman bu bağ gözden kaçar. Bu bağ göz ardı edildiğinde, insanlar öz-sorgulamayı reddederek, yürürlükteki toplumsal uygulamalar hakkında eleştirel düşünmekten kaçınarak ahlaki bir yaşam sürdürebileceklerine inanmaya başlarlar.

Bu nedenle, Michael Oakeshott’un Rationalism in Politics (Politikada Akılcılık) adlı eserinde savunduğu gibi bir iddia – yani, bir toplum yeterince karmaşık ahlaki alışkanlıklar geliştirdiyse, bu alışkanlıkları sorgulamak toplumsal dengeyi tehlikeye atar – büyük bir yanılgıdır. Bu tür iddialar, özünde kendi doğruluğundan emin olma hâlini ve rahatlığı yücelten bir bakışı yansıtır. Bu da sıklıkla ahlaki yüzeyselliğin ve ahlaki gerilemenin temel nedenlerinden biridir.

Kendi doğruluğundan emin olma hâlini bir kenara bırakıp, uygulamalarımızın olası kusurları üzerine düşünmeye başladığımızda, angaje ahlaki araştırmacıların içgörüleri, ilgili ahlaki kavramların yeniden yorumlanmasında vazgeçilmez olabilir. Bu içgörüler bazen, hâlihazırdaki yorumun aslında yeterli olduğunu daha derinlemesine kavramamıza da hizmet edebilir. Ancak bu tür yardım, temelden yeni ahlaki kavramlar üretmek ya da yeni kategoriler keşfetmek anlamına gelmez.

Bu yüzden Bernard Williams, Shame and Necessity (Utanç ve Zorunluluk) adlı eserinde, Antik Yunanlıların örneğin köleliğin ahlaki olarak yanlış olduğunu tanımak için yeni ahlaki fikirlere ihtiyaç duymadığını söylerken haklıydı. Williams’ın onların neden köleliği fiilen kınamadığına dair açıklamaları konusunda daha az ikna olmuş olsam da, bu temel görüş doğrudur.

Aynı şekilde, Catherine MacKinnon’ın feminizmi her ne kadar radikal gibi sunulsa da, onun açıklamalarına göre feminizm esasen şunu savunur: “Kadınlar gerçekte insan olsalar da, toplumsal gerçeklikte bu böyle değildir.” Bu da aslında şu anlama gelir: Kadınlar, yanlış yorumlar yüzünden dışlanmış oldukları mevcut ahlaki kategorilere yeniden dâhil edilmelidir. Morally constructive (yapıcı) feminizm, Calhoun’un iddia ettiği gibi “yeni ahlaki kategoriler yaratmak” meselesi değil; mevcut kategorilerin kapsamını hatırlatmak ve yeniden yorumlamaktır.

Elbette insanlar her zaman kendilerindeki doğruluk hissini kolayca bırakmazlar. Toplumsal uygulamaları – ve bu uygulamalardaki kendi rollerini – eleştirel biçimde incelemekten kaçarlar. Çünkü bu sorgulama, kabul etmeye hazır olmadıkları bazı ahlaki sonuçlar doğurabilir.

Ama çözüm, “tamamen yeni” ahlaki fikirler icat etmekte değil, “ahlaki at sinekleri” (moral gadflies) yetiştirmektedir. Bu kişiler ve gruplar, kimi zaman büyük kişisel riskleri göze alarak, ahlaki anlayışımızda entelektüel krizler yaratmaya çalışırlar – krizler ki ancak ciddi bir öz-sorgulamayla ve nihayetinde gerçek sosyal değişimle çözülebilir.

Ancak bu “ahlaki at sinekleri” başarısız olursa, toplumsal uygulamalarda ahlaki ilerleme sağlamak için düzenli ve dikkatli biçimde uygulanmış, ahlaken zorunlu – ama üzücü – bazı zorlayıcı yöntemlere de başvurulması gerekebilir. Ne angaje ahlaki araştırmacılar ne de onların toplumları, bu ihtimali göz ardı edebilir.

Son olarak, toplum çapında yüzeysel ahlaki anlayışların gelişmemiş olmasını, illa ki insanların ahlaken doğru olanı göremeyecek durumda olmalarıyla açıklamak zorunda değiliz. Aslında yapmamız gereken şey şudur: Toplumsal uygulamaların sorgulanmasını teşvik edecek yeterli itki ya da ödül olmadığını kabul etmek. Ayrıca, şunu da fark etmeliyiz ki: Ahlaki ilerleme çoğu zaman, yeni bir ahlaki anlayışa ulaşma arzusuyla değil, sosyal fayda ve aydınlanmış kişisel çıkar ile hareket edildiğinde ortaya çıkar.

Bu da bize şunu söyler:
Ahlaki ilerlemeyi mümkün kılmak için, öncelikle inançlarda değil, uygulamalarda ilerleme yaşanabilir. Ve bu durumda bile, umutsuzluğa kapılmak için bir neden yoktur. Tam tersine – öz-sorgulamanın ahlaki taleplerini görmezden gelmenin ne kadar kolay olduğu düşünüldüğünde – bireysel inançlardaki ilerlemenin, uygulamalardaki ilerlemeyi takip etmesi ahlaki ilerleme adına elimizdeki en güçlü umut gerekçesidir.

Eşitlik ve sosyal adalet, ahlaki psikoloji ve erdemler, ayrıca cinsiyet ve ırkın felsefi sonuçları üzerine yayınlar yapmıştır. 2022 yılında yayımlanan Adalet İçin Alan Açmak: Sosyal Hareketler, Kolektif Hayal Gücü ve Siyasal Umut adlı kitabın yazarıdır. Ayrıca, sıkça atıf yapılan Tanıdık Yerlerde Saha Çalışması: Ahlak, Kültür ve Felsefe (1997) adlı, ahlaki görecilik üzerine bir kitabın yazarı ve Mutluluğa Karşı (2023) adlı çok yazarlı çalışmanın ortak yazarlarındandır.  Güncel çalışmaları arasında akademik özgürlük, eşit eğitim fırsatı, demokratik anlaşmazlıklar ile tarihin doğru anlaşılmasını şekillendiren epistemik ve ahlaki gereklilikler üzerine makaleler yer almaktadır. Hâlihazırda iki kitap projesi üzerinde çalışmaktadır: bunlardan biri Demokrasiyi Yenilemek, diğeri ise İnsanı Yeniden Düşünmek başlığını taşıyacaktır.

Bir yanıt yazın