alışkanlık, şükrün sessiz katili
Rahmân Suresi’nin dalga gibi gelip giden o tekrarı… Ayetin kendisi bir ses, bir nefes, bir ısrar. “Rabbinizin hangi nimetlerini inkâr edebilirsiniz?” diye soruyor, sonra yeniden soruyor, sonra bir daha… Her tekrarda sesin dokusu değişiyor; kimi zaman uyarı, kimi zaman şefkat, kimi zaman da hesap günü suskunluğu taşıyor. Bu tekrar, sadece bir hatırlatma değil; bir muhasebe ritmi. Sanki insanın kalbine vuran bir tokmak gibi: Düşün. Bir daha düşün. Bir daha…
Biz nimet kelimesini çoğu zaman daraltıyoruz. Masaya konan ekmek, elimizde tuttuğumuz su bardağı, başımızı koyduğumuz yastık. Oysa nimet, sadece verilmiş olan değil; bazen alınmamış olandır da. Başımıza gelmeyen bir felaket, unuttuğumuz bir hastalıktan kurtuluş, fark etmediğimiz bir kolaylık… Nimet bazen göze görünmez, sesi duyulmaz. Hatta bazen, şikâyet ettiğimiz şeyin içinde bile saklanır. Gecenin karanlığında uyuyamayan birinin, o uyanıklık hâlinde duyduğu sessizlikte saklı olabilir.
İnkâr, burada sadece “yok saymak” değil; “üstünü örtmek” anlamına da geliyor. Biz nimetlerin üstünü çoğu kez şükürsüzlükle değil, alışkanlıkla örtüyoruz. Bir nimetle ilk kez karşılaşırken duyduğumuz o hayret duygusu zamanla körelince, nimet görünmez oluyor. Şükür, işte bu körelmiş hayreti yeniden uyandırma çabasıdır.
Bu ayetin iki muhatabı var: İnsan ve cin. İkisi de aynı soruya maruz kalıyor. Bu, bize insanlığımızı tek başına düşünmememiz gerektiğini fısıldıyor. Gözümüzün görmediği, ama varlığı Kur’an’la haber verilen bir başka âlemle birlikte soruluyor bu soru. Yani nimet dediğimiz şey sadece maddî dünyada değil; varoluşun bütün katmanlarında geçerli.
Rahmân Suresi, nimetleri tek tek sayıyor: göklerin dengesi, yerin serilişi, tatlı ve tuzlu sular, incir, hurma, insanın yaratılışı… Saydıkça soruyor: “Rabbinizin hangi nimetlerini inkâr edebilirsiniz?” Yani, tek tek yüzümüze tutuyor; inkârımız, fark etmediğimiz veya kabullenmek istemediğimiz yerde açığa çıkıyor.
Belki de bu soru, bir ömür boyu insanın zihninde çınlaması gereken bir yankıdır. Çünkü nimet, ancak fark edildiğinde şükre dönüşür; şükür de ancak idrakle olur. Ve her idrak, inkârın bir katmanını daha soyar.
Sonunda şu gerçekle yüzleşiyoruz: Bu soru, cevabı bekleyen bir soru değil. Cevabı, hayatımızın içinde yazıyoruz. Her seçimimiz, her bakışımız, her şükür ya da şükürsüzlüğümüz, “inkâr” veya “kabul” diye kayda geçiyor.
Ve bir gün, belki de Rabbimiz bu soruyu bize yeniden soracak — fakat bu kez, cevabı biz değil, yaşadığımız hayat verecek.
