CASSIRER’İN MİT VE SEMBOL ANLAYIŞI
Ernst Cassirer’in çalışmaları, belki de başka hiçbir çağdaş filozofun çalışmaları kadar mit ve sembol meseleleriyle ilgili değildir. Onun mit kuramı, antropolojinin insan ve kültürün kökenine dair ortaya koyduğu verilerin felsefi anlamını değerlendirme girişimi olup, ilkel düşünme biçimlerine ilişkin bir kuramı, genel bir bilgi kuramının temel bileşeni olarak görmeye yöneliktir. Yirminci yüzyılın birçok filozofu fiziksel, biyolojik bilimler ile psikolojinin verilerini incelemiş ve kendi epistemolojilerini bu veriler doğrultusunda biçimlendirmiştir; buna karşın çok azı antropolojik malzemeye dikkat göstermiştir. Cassirer’in sembol anlayışı bağlamında da benzer bir durum söz konusudur. Birçok filozof, özellikle sinyal, işaret ve sembol arasındaki ayrımı konu edinerek, sembolün doğasıyla ilgilenmiştir; ancak bu ilgilenme çoğunlukla mantık ve anlambilim alanlarında ortaya çıkan sorunlarla ilişkili olmuştur. Cassirer ise simgeleme (sembolleştirme) yetisini insan düşüncesinin ayırt edici niteliği olarak görür ve tüm bilme süreçlerini simgesel olarak kabul eder. Cassirer’e göre sembolün doğası, epistemoloji içinde özel bir problem değil, bizzat merkezî bir meseledir. Bu nedenle felsefesine “sembolik formlar felsefesi” adını verir.
Bu makaledeki amacım, Cassirer’in mit kuramını ve mit ile ilişkili olarak sembol kavramını incelemektir. Cassirer’in bilgi kuramı, kültürün her büyük alanının —örneğin mitin— farklı bir bilgi türünü temsil ettiği ve kendine özgü bir mantığa sahip olduğu öncülü üzerine inşa edilmiştir; Cassirer bu alanların her birine “sembolik form” adını verir. Bu bağlamda özel amacım, Cassirer’in miti bir sembolik form olarak ele alan kuramını yorumlamak ve değerlendirmektir. Cassirer miti iki biçimde ele alır: (1) ilkel düşüncenin bir formu olarak; (2) modern siyasal yaşamda etkili bir güç olarak. Mitin ilkel düşünce formu olarak ele alınışı, onun modern toplumdaki rolüne dair açıklamasına temel oluşturur. Ben, Cassirer’in mit kuramının özünde geçerli ve verimli bir yaklaşım olduğunu savunmak istiyorum; ancak iki noktada sorgulanabileceğini düşünüyorum: (1) ilkel bilinç kuramı olarak, ilkel insanın dünyaya dair mitik kavrayışının yanı sıra rasyonel ve deneysel olarak nitelendirilebilecek bir bilgi birikimine de sahip olduğunu yeterince dikkate almaz; (2) modern siyasal yaşamın dinamiklerine dair bir kuram olarak, Cassirer, mitin rasyonalist toplumlarda yaratıcı ve belki de zorunlu olan rolünü yeterince takdir etmez. Öncelikle Cassirer’in mit kuramının genel hatlarını ortaya koymak, ardından yukarıda belirttiğim problemleri bu kuram bağlamında ele almak istiyorum.
Cassirer’in mit kuramı, onun genel felsefi duruşundan bağımsız olarak anlaşılamaz. Onun sembolik formlar felsefesinin başlangıç noktası Kant’tır. Cassirer, Kant’ın “yöntemde devrim” olarak adlandırdığı şeyi belirleyici olarak kabul eder — yani, bilinen ve verilmiş bir nesneyle başlamak yerine, aklın analizinden başlamak ve nesneyi, onun biliniş biçimiyle tanımlamak gerekir. Cassirer, bu ilkeyi benimser ve bunu idealizmin temel ilkesi olarak görür, ancak Kant’ın felsefesini olduğu haliyle yetersiz bulur. Saf Aklın Eleştirisi‘nde Kant, nesneyi yalnızca fiziksel bilimin kavramlarıyla tanımlar. Cassirer’e göre bu kavramlar, nesnelliği bütünüyle kapsamaz. Ona göre, Kant’ın kendisi bile bu dar bakış açısının farkına varmıştır; Cassirer, Kant’ın daha sonraki iki eleştirisini nesnelliğin diğer alanlarını hesaba katma çabaları olarak görür.
Kant, Pratik Aklın Eleştirisi‘nde etik özgürlük alanını; Yargı Gücünün Eleştirisi‘nde ise sanatın ve organik doğa biçimlerinin alanlarını inceler. Cassirer’in sembolik formlar felsefesi, Kantçı düşüncedeki bu yönelimi sürdürmeye yönelik bir girişimdir: Her büyük kültür alanını, kendine özgü bir nesnellik türüyle donanmış olarak değerlendirmek. Cassirer bu şekilde, “akıl eleştirisi kültür eleştirisi haline gelir” der. Mit dışında incelediği kültür formları arasında din, dil, sanat, tarih ve bilim yer alır.
Cassirer’in sembol kuramı da Kant’a dayanır. Kant, nesneyi, algısal bir çokluluğun (manifold) sentezi olarak görür; bu sentez, zihnin kategorileri sezgiyle ilişkilendirmesi yoluyla oluşur. Kant, kategorilerin sezgiyle birleşiminden ortaya çıkan şeyi “şema” olarak adlandırır. Şema, duyusal-akli bir formun fikridir. Cassirer’in sembol kuramı, temelde Kant’ın şema fikrinin yeniden biçimlendirilmesidir. Cassirer’e göre sembol, düşüncenin tesadüfî bir aracı değil, bizzat düşünmenin gerçekleştiği zemindir. Semboller olmaksızın, düşünmenin temel görevi olan “tikelde tümeli kavrama” işini başaramazdık. Sembol, hem duyusal hem aklidir. Örneğin söylenen bir kelime, fiziksel olarak bir hava titreşimi, ama aynı zamanda akli bir şeydir, çünkü bir anlam taşır. Cassirer ve Kant’ın ikisi de duyusal-akli form fikriyle ilgilenir. Ancak Cassirer bu formu Kant’taki gibi çözümlemeyle ulaşılan bir şey olarak değil, sembolde fenomenal olarak hazır bulunan bir şey olarak görür.
Tüm semboller —ister mitik ya da sanatsal imgeler, ister doğal dillerin sözcükleri, isterse bilimsel formüller olsun—, algısal çokluk içinde bir sentez kurmanın araçlarıdır. Cassirer’in belirttiği bir başka husus, sembollerin yalıtık varlıklar olmadığıdır; her sembol, bir diğer sembol sistemiyle çoklu bağlantılara sahiptir. Her sembol, kültürün büyük alanlarından birini oluşturan semboller sisteminin bir parçasıdır —mit, din, dil, sanat, tarih ya da bilim gibi. Cassirer’e göre bunların her biri, algısal çokluğu bir sentez altında toplamanın başlıca yollarıdır.
Cassirer’in miti bir sembolik form olarak ele alış tarzı, temelde Kant’ın deneyim kuramı için inşa ettiği çerçeveye benzer bir yapıda ilkel bilinç anlatısıdır. Cassirer’in “mit”ten kastı, özellikle ilkel toplumlarda dil ve ritüel yoluyla ifade bulan, deneyimi yapılandırmanın özel bir yoludur. Cassirer’in mit üzerine başlıca eserleri, üç ciltlik Sembolik Formlar Felsefesi‘nin ikinci cildi olan Mitik Düşünce ile, Devletin Miti adlı çalışmadır. İlki, Cassirer’in mite dair en kapsamlı anlatısını içerir; burada ilkel zihniyetin tam mantığını geliştirmeye çalışır ve bu kuramı desteklemek üzere zengin bir etnolojik ve dilbilimsel malzeme sunar. İkinci kitap ise, Cassirer’in ilkel zihniyet kuramını modern toplumda siyasal mitlerin ve propagandanın doğasını açıklamak için kullandığı bir girişimdir.
Cassirer’in, Sembolik Formlar Felsefesi’nin ikinci cildinde ortaya koyduğu mit kuramı, Kant’ın düşünce ve sezgi ayrımına dayanır. Cassirer miti bir düşünce formu, bir sezgi formu ve bir yaşam formu olarak tanımlar. Onun mit üzerine yaptığı tartışmada, mitin düşünce ve sezgi formu olarak ele alınması, ilkel bilinçteki nesnel yapının bir açıklamasıdır. Mitin bir düşünce formu olarak incelenmesinde Cassirer, neden, birlik ve çokluk, eşzamanlılık, bitişiklik ve ardışıklık gibi kategorilerin kullanımına dikkat çeker. Sezgi formu olarak mit ise, deneyimin mekân, zaman ve sayı formları aracılığıyla yapılandırılmasıdır.
Mitin yaşam formu olarak ele alınışı ise, ilkel bilinçteki öznel yapının açıklamasını sunar. Cassirer, “ben” kavramını, ilkel bilinçte ruh, öz, topluluk ve kişilik gibi fikirlerin gelişimiyle ilişkilendirerek değerlendirir. Cassirer’e göre mit, soyut bir biçimde ele alındığında, yapısı diğer deneyim biçimlerinden farklı değildir; mit de aynı kategorileri ve sezgi formlarını kullanır ve bir özne kavramına sahiptir. Ancak miti diğer deneyim biçimlerinden ayıran şey, deneyimin bu genel yapısının mit içinde hangi özel kipte gerçekleştiğidir. Mitin bu yapıya kazandırdığı özel kip, Cassirer’in örnek verdiği düşünce kategorilerinden biri olan “nedensellik” üzerinden özellikle açık hâle gelir.
Cassirer, nedensellik kategorisinin hem mit hem de bilim açısından büyük önem taşıdığını söyler; ancak bu iki düşünme biçiminin bu kategoriyi kullanma tarzları arasında “ton farkı” (Alm. Tonart) vardır, yani kategori farklı bir şemayla işler. İlkel insanın nedensellik anlayışı, basit algısal çağrışımlara dayanır. İki olayın nedensel olarak bağlantılı görülmesi için, bu olayların mekânsal veya zamansal olarak birbirine yakın olması yeterlidir. Örneğin bazı hayvanlar, yalnızca belirli bir mevsimde ortaya çıktıkları için o mevsimin getiricisi olarak görülür.
Bilimsel nedensellik anlayışı ise, bundan daha fazlasını gerektirir. Cassirer’e göre bilimde belirli bir A durumu A₁ anında gözlenir ve sonra başka bir B durumu A₂ anında gelir. Ancak bu ardışıklık, kendi başına bir nedensellik ilişkisini kanıtlamaz. Bilimsel düşüncede, A durumunun içinden belirli bir “a” faktörü ayıklanır ve bu, B durumundaki belirli bir “b” faktörüyle ilişkilendirilir. “a”nın “b”nin nedeni olduğu söylenebilmesi, A ve B durumlarının doğalarının analiz edilmesini ve bu iki durumun evrensel bir doğa yasasının örneği olarak kavranabilmesini gerektirir.
Bilimsel düşünmede “sonradan oldu, o hâlde ondan oldu” (post hoc, ergo propter hoc) ya da “yan yana oldu, o hâlde ondan oldu” (juxta hoc, ergo propter hoc) türünden nedensellik varsayımları birer mantık hatasıdır. Ancak mitik düşüncede bunlar izlenmesi gereken kurallardır. Cassirer’e göre bilim, belirli nedenlerle belirli sonuçlar arasında evrensel ilişkiler kurmaya çalışır; oysa mitik düşüncede her şey her şeyin nedeni olabilir, çünkü her şey başka bir şeye mekânsal ya da zamansal olarak yakın olabilir.
Cassirer, bu temelden yola çıkarak mitik nedenselliğin başka özelliklerini de ayırt eder. Bilim, değişimlere dair evrensel yasaları keşfetmeye çalışırken; mit, dönüşüm (metamorfoz) fikrine dayanır ve bireysel olayların anlatımıyla ilgilenir. Bilim, nedensel yasalardan sapmayı “tesadüfî” (accidental) olarak tanımlar; mit içinse hiçbir şey tesadüfî değildir. Her olay, bir demonik ya da ilahi iradenin sonucu olarak yorumlanır.
Bilim, bir bütün ile onun parçaları arasındaki özellikleri kesin biçimde ayırır; mit böyle bir ayrım yapmaz. Mitik bilinçte parçanın kaderi, bütünün kaderidir. Örneğin bir insanın önemsiz görünen bir parçasına —adı, gölgesi ya da aynadaki yansıması gibi— sahip olmak, o kişinin kaderi üzerinde denetim kurmak anlamına gelebilir.
Cassirer’e göre mit, yalnızca nedensellik kategorisinin kullanımı bakımından değil, sezgi formlarına ilişkin yapı bakımından da bilimden farklıdır. İlkel insan, duyusal deneyimini sezgisel olarak yapılandırırken kutsal ve profan (kutsal olmayan) arasındaki genel ayrıma göre hareket eder. Mekânsal, zamansal ve sayısal ayrımlar bu ikili zıtlık doğrultusunda şekillenir. Bu yapı, bilimin matematiksel uzay, zaman ve sayı anlayışıyla tezat oluşturur.
Ayrıca, ilkel insanın “ben” kavramına dair özgün bir anlayışı vardır. Başlangıçta, kendisiyle dünya arasında net bir ayrım yoktur. Daha sonra çevresiyle arasındaki farkı ayırt etmeye başlasa da, kendi ruhsal ve fiziksel doğası arasında da açık bir ayrım yapmaz. Sonunda kendisini dünyadan ayırsa bile, kendisiyle diğer insanlar arasındaki farkı da net biçimde çizmez.
Cassirer’in Devletin Miti adlı eserindeki amacı, ilkel zihniyetin mantığına dair bulgularını modern siyasal mitlerin doğası sorununa uygulamaktır. Cassirer, modern totaliter toplumları, devleti akılcı değil mitik bir temele dayandırma girişimleri olarak görür. Ona göre siyasal mitler, ilkel mitlerle aynı mantığı izler ve modern toplumlarda kullanılmaları, akıl dışı düşünme biçimlerine bir geri dönüş anlamına gelir. Platon’dan bu yana siyaset felsefesinin konusu olmuş olan toplumun akıl yoluyla düzenlenmesi, en çok toplumsal ve ekonomik kriz dönemlerinde tehdit altına girer. Akıl yetersiz kaldığında, mitik düşünme biçimine başvurmak her zaman mümkündür. Cassirer şöyle der:
“Zira mit, aslında hiçbir zaman gerçekten yenilgiye uğratılmış ve boyun eğdirilmiş değildir. O hep oradadır; karanlıkta pusuda bekler, kendi zamanı ve fırsatı için.”
İlkel hayatta hem doğa hem de toplum mitik bir yapıya sahiptir; fakat modern insan deneyimini akıl yoluyla yapılandırma yetisine sahiptir. Modern insan doğayı bir yasa sistemine dönüştürmeyi başarmıştır, ama toplum için bunu başaramamıştır. Toplumsal dünyamızda, doğa anlayışımızdan sonsuza dek çıkarmış olduğumuz türden öngörü ve açıklama tekniklerine yer veririz. Cassirer’e göre, toplumsal dünyanın da en az doğal dünya kadar yasalara tabi olduğuna inanmak için geçerli nedenler vardır. Onun ifadesiyle:
“Zira, her şeyden önce, toplumsal dünyanın da en az fiziksel dünya kadar kendi mantığı vardır.”
Cassirer, bu mantığın keşfedilmesinin, mitik düşünme biçimlerinin toplumsal dünyadan da tıpkı doğa anlayışımızdan çıkarıldığı gibi dışlanmasına yol açacağını savunur.
Cassirer’in mit kuramı, hem ilkel zihniyet kuramı olarak hem de modern siyasal mitlerin doğasına dair bir kuram olarak değerlendirildiğinde çeşitli avantajlara sahiptir. Bu kuram, ister ilkel ister siyasal biçimde olsun, mitlerin toplumsal yaşamda önemli bir rol oynadığını ciddiyetle ele alır. Mitleri yalnızca yanlış inançlar ya da bireysel şiirsel ifadeler olarak açıklamakla yetinmez.
Cassirer’in miti ilkel zihniyetin bir anlatımı olarak ele alışı, yalnızca bu düşünce biçiminin özelliklerini listelemekle kalmaz; aynı zamanda ilkel düşünce ile diğer düşünce biçimleri arasındaki benzerlik ve farkları sistematik biçimde açıklar. Mitin, kendine özgü bir mantığı olduğunu ama bu mantığın diğer deneyim biçimlerinde de bulunan kategorilere dayandığını kabul ederek, mitik düşünceyi hem diğerlerinden ayırır hem de insan kültürünün tamamıyla ilişkilendirir.
Cassirer’in ilkel düşünceye dair kuramının en takdir edilesi yönlerinden biri, bu anlatıyı doğrudan ilkel yaşama dair eldeki ampirik veriler üzerinden geliştirmesidir. Kant’ın deneyim çözümlemesine dair temel ilkeleri başlangıç noktası olarak almakla birlikte, her zaman bu ilkelerin ampirik verileri nasıl açıklayabileceğini göstermeye çalışır.
Modern siyasal mitlere dair anlatısı, ilkel zihniyet kuramı kadar detaylı değildir. Yine de Cassirer’in, modern totaliter devletlerin siyasal mitlerinin ilkel mitlerle aynı mantıksal yapıya sahip olduğunu öne sürmesi değerli bir katkıdır. Devletin Miti adlı eserinin son bölümünde ve başka bir makalesinde Cassirer, Nasyonal Sosyalizmin yapısının bu terimlerle nasıl kavranabileceğini ortaya koymuştur. Cassirer’in bu analizleri, ilkel zihniyetin mantığı ile modern siyasal mitlerin mantığı arasında yalnızca yüzeysel bir benzerliğin değil, daha derin bir yapısal paralelliğin olduğunu da gösterir.
Cassirer’in mit kuramı birçok avantaj taşısa da, bazı sorunları da beraberinde getirir. İlkel zihniyeti açıklama çabası olarak değerlendirildiğinde, Cassirer’in kuramı, ilkel insanın günlük yaşamında ve zanaatlarında kullandığı düşünme biçimini yeterince kapsamaz görünmektedir. Bronisław Malinowski, Büyü, Bilim ve Din (Magic, Science and Religion) adlı eserinde, her ilkel topluluğun “deneyime dayanan ve akıl yoluyla şekillenen önemli ölçüde bilgiye sahip olduğunu” savunur.
Malinowski’ye göre tarım ve gemi yapımı gibi pratik etkinliklerde ve zanaatlarda ilkel insan, rasyonel olarak düzenlenmiş ve deneysel temelli kuralları kullanır. Örneğin, mahsuller üzerindeki hava koşullarının, toprak yapısının ve zararlıların etkisinin bilincindedir. Kano yapımında uygun malzeme seçiminin, denge ilkesinin ve hidrodinamiğin önemini bilir. Bu zanaatkâr sadece bu ilkeleri kendi zihninde kavramakla kalmaz, onları yardımcılarına da açıklayabilir.
Bu ampirik bilgi birikiminin yanında, ilkel insanın büyüsel ritüellere ve mite dayanan başka bir bilgi alanı daha vardır. Malinowski’ye göre ilkel insan, yaşamının günlük ve doğrudan görevlerini yerine getirmek için deneysel bilgisine güvenirken; öngörülemeyen ve felaket boyutundaki olaylarla başa çıkmak için ise büyüye ve mite yönelir. Örneğin, bahçelerin ekimi sırasında kuraklık ve haşerelere karşı koruma sağlamak üzere büyüsel ritüeller uygulanır; aynı şekilde, kanoların inşasında da ani fırtınalara veya güçlü gelgitlere karşı korunmak amacıyla büyü kullanılır.
Malinowski’nin amacı, ilkel insanın tam anlamıyla bilimsel bir bilgiye sahip olduğunu göstermek değildir. Gerçekten de ilkel insan, nesnel ve sistemli bir merak içinde değildir; ilkeleri tam anlamıyla bilimsel bir yapı oluşturmaz. Ancak Malinowski’nin vurguladığı nokta şudur: İlkel insanda iki tür düşünce biçimi bir arada bulunur — biri rasyonel ve deneysel, diğeri ise mitiktir. Eğer Malinowski’nin gözlemleri doğruysa, Cassirer’in mit kuramı, ilkel zihniyetin yalnızca kısmi bir açıklamasını sunmaktadır. Cassirer’in kuramı, ilkel insanın dünyayı mit aracılığıyla kavrayışını doğru biçimde açıklayabilir; ancak aynı ilkel insan, doğrudan pratik etkinliklerde bulunduğunda dünyaya başka bir biçimde yaklaşır.
Örneğin, mitlerinde ilkel insan nedenselliği basit çağrışıma dayalı olarak kullanabilir; ancak pratik faaliyetlerinde, belirli nedenleri belirli etkilerle ilişkilendirir — her ne kadar bunu bilimsel kadar sistemli bir biçimde yapmasa da. Buradaki sorun, Cassirer’in mit kuramında değil, bu kuramın “ilkel zihniyet”i ne derece kapsamlı bir şekilde betimlediği konusundaki muğlaklıktadır.
Cassirer’in modern siyasal mitlerin doğasına ilişkin anlatımı, mitin toplum içindeki yaratıcı işlevini yeterince takdir etmez görünmektedir. Gregor Sebba, “Modern Rasyonalist Toplumlarda Sembol ve Mit” başlıklı makalesinde, bir toplumun istikrarı ve sürekliliğinin yalnızca kurumlarının rasyonelliğine ya da anayasal ilkelerinin üstünlüğüne dayanmadığını gösteren çeşitli kanıtlar olduğunu belirtir. Sebba, I. Dünya Savaşı’ndan sonra devleti bütünüyle akıl temeline oturtarak kurma girişimlerinin başarısız olduğunu örnek gösterir. 1920 tarihli Avusturya Anayasası ve Almanya’nın Weimar Anayasası, teknik mükemmellik ve rasyonel yapı bakımından örnek teşkil etmelerine rağmen uzun ömürlü olamamışlardır.
Sebba, ayrıca Büyük Britanya, Amerika Birleşik Devletleri, İsviçre ve İskandinav ülkeleri gibi devletlerin sürekliliği ve verimliliğinin, doğrudan anayasal ya da kurumsal üstünlükten değil, yeterli düzeyde toplumsal homojenlikten ve yerleşik siyasal düzenin yeterince simgeleştirilmiş olmasından kaynaklandığını da vurgular. Sebba şöyle der:
“Bu bakış açısından, en rasyonalist modern devletler, bazı akıldışı totaliter devletlere kıyasla mitik açıdan üstün görünmektedir; çünkü bu totaliter devletler, halkı bir arada tutacak doğal bir siyasal mite sahip olmadıkları için, devlete dair bir miti yukarıdan dayatmak zorunda kalmışlardır.”
Sebba’nın analizine göre, totaliter bir toplum ile anayasal ilkelere dayanan özgür bir toplum arasındaki fark, ilkinin siyasal mite sahip olup, diğerinin bunlardan yoksun olması değildir. Asıl fark, totaliter toplumda mitin aklın yerini tamamen alması ve toplumun tümüyle mitik imgeler içinde yaşamasıdır; oysa özgür bir toplumda mit, aklın bir tamamlayıcısı olarak işler. Özgür toplumda mit, aklın eleştirisine açık kalır. Siyasal mitler, toplumun ilkelerini hayal gücü aracılığıyla somutlaştırır. Bu tür mitlerin doğruluğu ve kabul edilebilirliği, söz konusu ilkeleri ne ölçüde başarıyla temsil ettiklerine bağlıdır. Oysa totaliter bir toplumda böyle bir akıl yargısı söz konusu değildir; mitler ya kendi içlerinde doğru kabul edilir ya da başka mitlerle gerekçelendirilir.
Cassirer’in, siyasal mitlerin mantığının ilkel mitlerin mantığıyla özdeş olduğu yönündeki görüşü doğru olabilir; ancak onun siyasal mitlerin toplum için yalnızca tehlikeli ve yıkıcı birer unsur olduğu yolundaki görüşü, ancak kısmen doğrudur. Bu yaklaşım, mitin özgür bir toplumda hayal gücünü harekete geçiren, toplumsal bütünlüğü sağlayan bir sembolizasyon aracı olabileceğini gözden kaçırır. Sorun, Cassirer’in totaliter toplumlarda mite ilişkin analizinde değil; mitin rasyonalist bir devlet anlayışıyla bağdaşamayacağı yönündeki ima ettiği sonuçtadır.
Sonuç olarak denebilir ki, Cassirer’in mit kuramı Kantçı ilkelere dayanır. Bu kuram, onun sembolik formlar kuramının bir parçasıdır ve miti, deneyimin yapılandığı yollar arasında bir yol olarak görür. Cassirer’in ilkel düşüncenin rasyonel ve deneysel yönlerini yeterince dikkate almaması ve modern toplumlarda siyasal mitin yaratıcı işlevini gereğince tanımaması, onun kuramında temel bir çelişki oluşturmaz. Bunlar, kuramın terk edilmesini değil, özsel çerçevesinin genişletilmesini gerektiren sorunlardır.
__________________________________
1.Bu konuda önemli bir istisna John Dewey’nin çalışmalarıdır. Cassirer’in Dewey hakkındaki yorumu için bkz. An Essay on Man (New Haven: Yale University Press, 1944), s. 78. Mit ve sembolizm sorunlarıyla ilgilenmiş diğer filozoflar olarak Wilbur Urban, Charles Morris ve Susanne Langer sayılabilir.
2.Antropolojik malzeme, en çok etik alanında, özellikle ahlaki ve kültürel görelilik sorunları bağlamında ilgi görmüştür. Mitin ve dinsel sembollerin doğası, felsefe-din alanında, özellikle Tillich ve Bultmann gibi düşünürlerin çalışmalarında ciddi ölçüde ele alınmıştır.
3. Cassirer’in sembol anlayışı ile diğer görüşlerin ilişkisine dair bir tartışma için bkz. Carl H. Hamburg, Symbol and Reality: Studies in the Philosophy of Ernst Cassirer (Lahey: Martinus Nijhoff, 1956), özellikle 6. Bölüm. Cassirer üzerine yapılmış eleştirel çalışmalara dair kapsamlı bir bibliyografya için bkz. Donald Verene, “Ernst Cassirer, A Bibliography,” Bulletin of Bibliography, 24, No. 5 (1964), s. 103–106.
Bu Makalade Atıf Yapılan Temel Eserler
Ernst Cassirer
The Philosophy of Symbolic Forms, Vol. I: Language, trans. Ralph Manheim, Yale University Press, 1953.
The Philosophy of Symbolic Forms, Vol. II: Mythical Thought, 1955.
The Philosophy of Symbolic Forms, Vol. III: The Phenomenology of Knowledge, 1957.
An Essay on Man, Yale University Press, 1944.
The Myth of the State, Yale University Press, 1946.
Language and Myth, trans. Susanne K. Langer, Harper, 1946.
Wesen und Wirkung des Symbolbegriffs, Bruno Cassirer, 1956.
Immanuel Kant
Critique of Pure Reason, trans. Norman Kemp Smith, Macmillan, 1958. Critique of Practical ReasonCritique of Judgment
Carl H. Hamburg
Symbol and Reality: Studies in the Philosophy of Ernst Cassirer, Martinus Nijhoff, 1956.
Bronisław Malinowski
Magic, Science and Religion, Doubleday Anchor Books, 1948.
Gregor Sebba
“Symbol and Myth in Modern Rationalistic Societies,” in: Altizer, Beardslee, and Young (eds.), Truth, Myth and Symbol, Prentice-Hall, 1962.
Donald Verene
“Ernst Cassirer, A Bibliography,” Bulletin of Bibliography, Vol. 24, No. 5 (1964), pp. 103–106.
An Examination of Ernst Cassirer’s Philosophy of Symbolic Forms, Ph.D. Dissertation, Washington University (Ann Arbor: University Microfilms, 1964).
*Donald Verene
Atlanta, GA’daki (ABD) Emory Üniversitesi’nde Felsefe Profesörü.
Donald Phillip Verene (Ph.D., LHD) Emory Üniversitesi’nde Charles Howard Candler Metafizik ve Ahlak Felsefesi Profesörü ve Vico Çalışmaları Enstitüsü Müdürüdür. Emory’de Felsefe Bölüm Başkanı (1982-88), üç ayda bir çıkan Philosophy and Rhetoric dergisinin editörü (1976-87) ve New Vico Studies dergisinin editörü (1983-2010) olmuştur.
Çalışmaları Avrupa felsefesi tarihi, kültür felsefesi, edebiyat felsefesi, felsefe ve retorik ve İtalyan Hümanizmi ve Alman İdealizmi geleneklerine yoğunlaşmıştır. 12 kitabın editörü veya eş editörüdür ve 20 kitabın ve 200’den fazla makale, deneme, çeviri, inceleme ve ansiklopedi maddesinin yazarıdır. Kitaplarının bir kısmı ve birçok makale ve denemesi Almanca, İtalyanca, İspanyolca, Bulgarca ve Japoncaya çevrilmiştir. Clio cilt 23 no.4’ün (1994) özel bir sayısı çalışmalarını yorumlayan makalelere ayrılmıştır.

