DÜNYA ÂHİRET DENGESİ
Dünya kelimesi, “yakın olmak” mânasına gelen dünüv kökünden türemiş “en yakın” anlamındaki ednâ kelimesinin müennesidir. Kur’an’da âhiret ve âhiret hayatının karşılığı olmak üzere çok defa, “yakın hayat” anlamındaki el-hayâtü’d-dünyâ tamlamasında hayat kelimesinin sıfatı olarak, bazan da belirli (mârife) şekliyle isim olarak kullanılmıştır (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “dnv” md.). Hadislerde ise belirsiz (nekre) olarak da geçer. Bu yakın hayatın ardından gelecek olan hayata, “sonraki hayat” anlamında âhiret adı verilmiştir. Dünya kelimesinin “alçaklık, kötülük” mânasındaki denâet kökünden geldiği de ileri sürülmüştür (İA, III, 669). Kur’an’da yer ve yeryüzü için arz kelimesi kullanılmış, şu anda yaşanılan hayata “el-hayâtü’d-dünyâ, âcil, ûlâ”; sonraki hayata “ukbâ, dârü’l-karâr” gibi isim ve sıfatlar da verilmiştir. Böylece Kur’ân-ı Kerîm’de arz coğrafî, dünya ise dinî ve ahlâkî bir terim olarak yer almış; dünya kötülenir veya hafife alınırken kozmik varlığı değil burada sürdürülen ve âhiret kaygısını geri planda bırakan hayat tarzı kastedilmiştir. Dünya sahih hadislerde de bu anlamda kullanılmıştır. Dünya hayatı Kur’an’da genellikle âhiret hayatı ile birlikte anılmış, bazan ikisi arasında karşılaştırma yapılarak âhiret hayatının üstün olduğu belirtilmiştir. Kur’an’a göre, âhiret için amelleri engellemeyen ve aksatmayan dünya hayatı meşrû bir nimet, hatta saadettir. Nitekim müslümanların, “Rabbimiz! Bize dünyada da âhirette de iyilik ver” diye dua etmeleri tavsiye edilmiş (el-Bakara 2/201; ayrıca bk. el-A‘râf 7/156; Yûnus 10/64; en-Nahl 16/122); “Allah dünyadaki şeylerin hepsini sizin için yarattı” denilmiştir (el-Bakara 2/29).(DİA).
Hayat olarak isimlendirilen insanın yaşadığı bu bilinçli canlılık, pek çok dinî inanışa, özellikle ilahi kaynaklı dinlere göre, insanın varlığa geldiği hayat boyutu olan dünya ile sınırlı olmayıp, ölümden sonra da dünyadaki bilinçlilik durumunun sürdürülmesiyle devam edecektir. Kur’an’a göre de insanın hayat gerçekliği, onun varlığa geldiği dünya ile son bulmamakta, ölüm sonrasında, ahiret hayatı ile de sürmektedir. Kur’an’a göre, insanın hayatı, her ne kadar iki farklı boyutu kapsasa bile, aslında birbirinden ayrılması mümkün olmayan bir bütünlük arz etmektedir. Bu bütünlük, insanın kendisinde, yani ruh ve bedeni kapsayan nefste ortaya çıktığı gibi, nefsin/insanın duyumsadığı, bilincinde olduğu ve idrak ettiği canlılık olan hayatında da görülmektedir. Ölüm bedenin cansız kalması gerçekliği ile insanın yaşadığı hayat boyut değiştirmektedir. İnsanın ilk varlığa geldiği ve kendisini kuşatan ölüm öncesi hayatı, ‘dünya hayatı‘, ölümden sonra yaşayacağı bilinç ve idrak halinden oluşan hayatı da ‘ahiret hayatı‘ olarak ortaya çıkmaktadır. Kur’an çerçevesinde bu iki hayat boyutu, aslında, bir bütünlük arz etmektedir. Çünkü dünya hayatında gerçekleştirilen eylemler insanın kimliği ve varlığını oluşturmakta ve bu kimlik ve varlık durumuna paralel olarak, insanın ahiret hayatında yaşayacağı hayatın nitelikleri inşa edilmektedir. Dolayısıyla, birini diğerinden bağımsız düşünemeyeceğimiz bir hayat gerçekliği ile karşılaşırız ki, bu, insanın yaşayacağı dünya ve ahiret hayatlarının bir bütün olduğunu ortaya koymaktadır.
İnsan, önce ona yakın dünya hayatında, benliğini, gerçekliğini, kimliğini ve bütün varlık tarzlarını kendi özgür iradesiyle gerçekleştirmektedir. Daha sonra dünya hayatını, cismani bedeninin sükûnu anlamına gelen ölümle ahiret hayatı takip eder. Bu hayat boyutu, bedenle birlikte var olan canın, idrakine ve bilincine sahip olduğu bütün eylemleri, düşünceleri ve varoluş tarzlarıyla bedensiz olarak bilinç ve başka türlü bir canlılık şeklinde sürmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, insanın bedeninin yok olmasından sonra, nefsin dünya boyutunda ortaya çıkmasıyla kazandığı gerçekliğinin ve kimliğinin yok olmayıp devam etmesidir. Bu boyutta nefs, ölüm öncesinin bilinci ve idraki içinde canlılığını ve varlığını devam ettirmektedir. Zaten bedenin fiziki canlılığı içinde ortaya herhangi bir varoluş tarzı konulmasaydı insan var olmayacaktı. Canlı, idrak eden, şuur sahibi beden çeşitli eylem, irade, vs.yi gerçekleştirerek nefs ve benlik olarak varlık kazandıktan sonra, fizikî yönün, bedenin çürümesi, kazanılan bu bütünlüğün, benliğin ve varlığın yok olmasına neden olamaz. Zira insan, bilinç ve idrakteki canlılıkta bir defa kimlik sahibi bir gerçeklik olarak var oldu mu, beden kaybolsa bile, beden ve idrak eden candan, birlikte gerçekleştirdiği gerçeklik ve varlık tarzları artık kaybolmaz. Dolayısıyla bedenin çürümesi, nefsin bütünlüğünü parçalamaz ya da yok etmez. Buna göre, insanın ve hayatının varlığında asıl olan, dünya hayat boyutudur. O olmadan insan varlık âlemine çıkamaz. İnsan, kendisini, kimliğini ve çeşitli varoluş tarzlarını işte bu, insanın ilk varlık kazandığı dünya hayatında gerçekleştirir. Sonradan gelen ahiret hayatı ise, her halükarda hayatın dünyada kazanılan benlik ve bilincin devamı şeklinde sürer. Bu açıdan bakıldığında, belirleyici olanın hayatın dünya hayatı olduğu söylenebilir. İnsanın bu hayatta sergileyeceği bütün varoluş şekilleri, hem yaşanılan dünya hayatında, hem de onu takip edecek olan ahiret hayatında insanın mutluluğunu belirlemede temel kıstas olacaktır. Ahiret hayatı ise, bu hayatın devamı ve yansıması şeklinde, onu takip eden hayattır. Bu açıdan değerlendirdiğimizde, belirleyicilik noktasında dünya boyutunun asıl iken, kalıcılık ve süreklilik noktasında sınırlı ve kısa olduğunu söyleyebiliriz.( Kur’an Perspektifinde Dünya-Ahiret Dengesi. Ö. Faruk Yavuz).
“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttakî olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hâla akıl erdiremiyor musunuz?” (Enam 6/32). Bundan önceki âyette inkârcıların dünya hayatından başka bir hayat tanımadıkları belirtiliyor. Kur’an ise onlara şu gerçeği hatırlatarak cevap vermektedir: Âhiret kaygısı taşımadan yaşayan insanlar hayatı dünyadan ibaret görmektedir. Dolayısıyla sırf dünya ile meşgul olanlar için “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir.” Hayata anlam ve değer katan şeyler, Allah’ın hoşnutluğunu ve O’na yakınlaşmayı umarak yapılan hayırlı işlerdir. Böyle bir düşünce ve niyet taşımadan yaşanılan hayat boş, mânasız ve faydasız geçirilen, tüketilen bir süreden ibarettir. “Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!” (Ankebut 29 /64). Nefsânî arzuları akıl ve vicdanlarına galip gelenlere dinin buyruk ve yasaklarını birer külfet olarak gördükleri için bunların anlamsız ve yararsız olduğuna hükmederek sonuçta din karşıtı bir düşünceyi ve hayat çizgisini benimserler. Bu âyet, bu kesimlerin algıladığı anlamda bir dünya görüşünün yanlışlığına dikkat çekmekte; bu anlayışla yaşanan bir dünyanın sadece sıradan, gelip geçici zevkler ve hazlardan ibaret olduğu uyarısında bulunmaktadır. Halbuki insan için önemli olan, “âhiret yurdu”ndaki asıl hayatı kurtarması, oradaki mutluluk ve esenliği için çalışmasıdır. İşte insan, hedefini dünyanın geçici zevkleriyle sınırlamayıp kendini “bâki kalan sâlih işler”e (Kehf 18/46) adadığı takdirde sadece âhireti için çalışmakla kalmayıp dünyasını da anlamlı kılmış olur. Bu âyetlerde eleştirilen, oyun ve eğlenceden ibaret görülen dünyanın kendisi değil, insanların orada yaptıklarıdır. İnkârcıların yaptıkları oyun ve eğlencedir, dünya değil. Zira, suçu işleyen kimse suçlu ve kirlidir, günahkardır, suç mahalli suçlu ve kirli değildir.
“Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” (Kasas, 28/77). Hz. Mûsâ’nın (as) kavminde Kârun diye birisi vardı. Allah (cc) ona büyük bir zenginlik vermişti. Ancak Kârun zamanla hırsı ve kibri yüzünden doğru yoldan sapmıştı. Çevresindekiler ona zenginliğiyle şımarmamasını ve insanlara yardım etmesini tavsiye ettiler. Çünkü aslolan dünya hayatı değil, sonsuz olan ahiret hayatıdır. Dünya ise ahireti kazanmak için bir araçtır. Bu yüzden dünya ve ahiret arasında bir denge kurulmalıdır. İnsan, dünyaya kapılıp ahiret hayatını unutmamalı, doğru yoldan ayrılmamalıdır. Dünyadan nasibin unutulmaması iki şekilde anlaşılabilir: a) Asıl amaç âhiret yurdunu kazanmaktır, ancak dünya nimetlerinden de meşru şekilde yararlanmak gerekir. b) Bağlama daha uygun olan açıklama ise şöyledir: Dünya hayatı, ebedî âlemdeki hayata göre çok kısadır; kul bunu unutup dünya ebedî imiş gibi kendini ona kaptırmamalı, dünyasını âhireti için değerlendirmelidir.
Hayatı anlamlı kılan, hayat yapan nitelik, sadece canlılık ve hareket değil, hayat sahibi nefsin bilinç ve idrak içerisinde gerçekleştirdiği eylemlerdir. Bu eylemler olmaksızın hayatı düşünmek mümkün değildir. O halde hayat dediğimiz gerçekliğin özünü oluşturan unsur, insanın gerçekleştirdiği bilinçli eylemlerdir. Bu eylemler Kur’an’da çeşitli kavramlar altında dile getirilmiştir. Bunlar arasında iyi ve kötü değer arz edenler bulunmaktadır. Bütün bunlar da Kur’an’ın semantik yapısı içinde, hayr (iyi) ve şer (kötü) tümelleri altında yerlerini almaktadır. İyi (hayr) kategorisinde, başta salih amel olmak üzere, hasene, birr, ma’ruf, tayyib, helal kavramları yer almaktadır. Kötü (şer) kategorisinde ise, fesad, münker, seyyie, fahişe, habis, haram kavramları bulunmaktadır. (Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, çev.: Selâhattin Ayaz, Pınar Yayınları, İstanbul, ts., ss.267-317). Kur’an’ın bu kavramlarla nitelediği insanî eylemler, insan hayatının dünya hayatında insanın varoluşunu, gerçekliğini ve kimliğini belirleyen eylemlerdir. Bütün bu eylemlerin iyi ya da kötü niteliği kazanmasında Kur’an’ın semantik yapısı içinde imanın nihai ilgisi olan Allah inancı ve onun tamamlayıcısı olan ahiret inancı, yani bütüncül hayat anlayışı temel teşkil etmektedir.
İnsan dünya hayatında ne ise ahiret hayatında da o olarak devam edecektir. İşte bütün bunlar insan hayatının bir bütünlük arz ettiğini göstermektedir. Dünyada iyi olan, âhirette de iyi olacaktır. Dünya hayatı insanın varolduğu, gerçekliğini ve kimliğini belirlediği bir yer iken, ahiret hayatı dünyadaki varoluşun, kimlik ve gerçekliğinin mahiyetini bilemeyeceğimiz tarzda bilinçli bir canlılık şeklinde devam ettiğini ve bu konuda hesaba çekilerek sorumluluğunun gereği ile karşılaştığını söyleyebiliriz. Dikkat edilirse, iki hayat arasında bir mahiyet farklılığı olsa bile, birbirinden bağımsız değillerdir. Dünya hayatı iman ve salih amellerle gerçekleştirilmiş bir benlik, ahiret hayatında da buna uygun bir hayat yaşayacaktır. Aynı şekilde dünyada kötü amellerle gerçekleştirilen nefs, ölümden sonraki hayatta da buna uygun bir canlılığın bilinç ve idrakinde olacaktır. O zaman, dünya ve ahiret kendi başlarına kaim iki ayrı cevher özelliği taşımamakta, bilakis tek bir hayatın birbirinden ayrılması mümkün olmayan, birinin varlığı diğerine bağlı iki evre özelliği taşımaktadır demek mümkündür.
“Allah’ın âyetlerini inkâr edenler, haksız yere peygamberlerin canlarına kıyanlar ve adalet isteyen insanları öldürenler var ya, onlara can yakan bir azabı müjdele! İşte onlar dünyada da âhirette de emekleri boşa giden kimselerdir. Onların hiç yardımcıları da yoktur.”(Al-i İmran 3/21-22). “Dünyada da âhirette de emekleri boşa gitmiştir” ifadesi ikisi arasında bağlantı olduğunu göstermektedir. Dünyada yapılan herhangi bir iş âhireti de etkilemektedir. “Onlar, Allah yolundan alıkoyan ve onu eğip bükmek isteyenlerdir; onlar âhireti de inkâr edenlerdir.”(A’raf 7/45). İnkâr ve isyanda direnenlerin “cehennem ehli”, inananların da “cennet ehli” oldukları, her iki zümrenin yaptıklarının karşılığını âhirette bulacakları bildirildikten sonra 44 ve 50. âyetlerde iki zümre arasında, mahiyetini bilemeyeceğimiz bir iletişimden bahsedilmekte, bu suretle âhiretle ilgili vaad ve tehditlerin gerçekliği, farklı bir anlatımla bir defa daha vurgulanmaktadır.
İman ve salih amel, bir bütün olarak yaşanan hayatın temelini teşkil etmektedir. Bunlardan birinin yokluğu sözü edilen bütünlüğü parçalamaktadır. Nitekim “…Onlar iman etmiş değillerdir. Bunun için Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır.”, (Ahzâb, 33/19) anlamındaki ayet bu parçalanmadan ve yokluktan söz etmektedir. Yani yapılan eylemde imanın bulunmaması, bu eylemi Allah’tan bağımsız bir fiil yapmaktadır ki, bu amelde bütünlüğün bulunmaması ve parçalanmışlık olarak ortaya çıkmaktadır. Bir eylemde böyle bir parçalanmışlık yaşandığında, Kur’an’a göre, amel boşa çıkmakta, salihlik, güzellik vasfını kaybetmekte ve, münker, seyyie, kötü, günah vs. gibi niteliklerl kazanmaktadır. Amelin salih olabilmesi için tıpkı bilinçli canlılığın bedende ortaya çıkarak nefs ve hayatın varlığa gelmesi gibi, amelin de bir bilinç hali olan iman ile birlikte ortaya çıkması gerekmektedir. İman olmadan eylem, salih amel adını alamaz. Nefsin Allah’a yönelme iradesi bir eylemdir ve iman, iman niteliği kazanabilmesi için bu eyleme ihtiyaç duyar. Dolayısıyla salt iman etme, bünyesinde Allah’a yönelme iradesini ve eylemini taşıdığı için aynı zamanda salih ameldir. Bir başka deyişle, iman salih amel formunda ortaya çıkarak var olur. İman bilincinden uzak faydalı işlerde, bilinç hali olmadığı için salt bir hareket ve fiil olarak kalır ve salih amel olarak değer kazanmaz.
Câhiliye Araplarının çoğu Allah’a inandıkları hâlde, âhirete inanmıyorlar ve hayatın ancak dünya hayatından ibaret olduğuna inanıyorlardı. “Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur. Ölürüz, yaşarız. Bizi öldüren ise zamandan başkası değildir.” Halbuki onların bu konuda bir bilgileri yoktur, onlar sadece boş iddiada bulunuyorlar.”(Casiye 45/24). Âhirete inanmayan ve zaman merkezli düşünen cahiliye Arapları, hayatı tek boyutlu, tek dünyalı olarak algılamaktadırlar. Bundan dolayı parçalı hayat anlayışının en bariz örnekleri olmuşlardır. Bu düşünce sahipleri hayatı tek boyutlu gördükleri ve her şeyin dünyada gerçekleştiğini düşündüklerinden güce ve servete dayalı bir hayat anlayışı geliştirmişlerdir. Ahiret inancına sahip olmadıkları için sorgulanabilecekleri bir hayatın olmadığını düşündüklerinden sorumluluk duygusu çok zayıf olan güce, gösterişe ve tüketime dayalı bir hayat anlayışına sahip olmuşlardır. Ölümü yok oluşun başlangıcı olarak kabul ediyorlardı. Bu bakış açısı gerginlik dolu, kötümser ve dünya nimetlerine karşı aşırı istek, fakirin, yoksulun ve zayıfın gözetilmediği, zulmün meşrulaştığı, gücün kutsallaştırıldığı, dolayısıyla güçlünün haklı görüldüğü bir hayat anlayışı getirmiştir.
Dünyanın geçiciliğinin, ahiretin kalıcılığının Kur’an’da vurgulanması, ahiretin değerli, dünyanın değersiz bir hayat olduğu anlamına gelmez. Kur’an’da, imandan sonra salih amele ve kötülüklerden kaçınmaya yapılan vurgu göstermektedir ki, ahiret hayatının inşası, kazanılması dünya hayatında gerçekleşmektedir. Yani dünyada yapılanlarla âhiret hayatı ya kazanılmakta, yada kaybedilmektedir. “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.”(Zelzele, 99/7-8). İşte Kur’an’ın bu çerçevede yapmış olduğu vurgular, dünya ve ahiret hayatı arasındaki dengeyi kurmakta ve aslında dünya ve ahiret hayatlarının parçalanması mümkün olmayan bir bütün ve birbirinin devamı olduğunu ifade etmektedir. Çünkü dünyada yapılanlar âhiret hayatının niteliğini belirlemektedir. Hz. Peygamber;”Üç sahabî, Hz Peygamberin zevcelerine gelerek, Hz. Peygamberin ne kadar ibadet ettiğini sormuşlar, kendilerine haber verildiğinde: Allah onun gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışladığı halde O böyle ibadet ediyor, diyerek, kendi ibadetlerini küçümseyip az görmüşlerdir. İçlerinden birisi, artık her gece namaz kılacağını, diğeri ömür boyu oruç tutacağını, bir diğeri de kadınlardan uzak duracağını ve hiç evlenmeyeceğini söylemiştir. Bu olayın Hz Peygambere ulaşması üzerine, ben aranızda en fazla takva sahibi olduğum halde, bazen oruç tutar bazen tutmam, bazen uyur bazen namaz kılarım ve kadınlarla evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.”(Buharî, Nikah, 1, 8; Müslim, Nikah, 5), buyurmuştur. Burada hayatı yanlış anlayan sahâbîler, dünya ve âhiret ayrımı yaparak, dünyayı terketmek, ona sırt dönmek dolayısıyla âhirete yaklaşmak istemişlerdir. Ancak Hz.Peygamber hayatın toplum içinde yaşanması gerektiğini ve ahireti inşa edecek olan doğru hayat tarzının kendisinin sünneti olduğunu belirtmiştir. Böylece bir nevi ruhbanlık olan, dünyadan uzaklaşıp tamamen ibadetlere yönelerek ahireti kazanma şeklindeki parçalanmış hayat anlayışını reddetmiştir.
Burada anlatmak istediğimiz, dünya ile ahiretin bölünmez, parçalanmaz bir bütünlük arz ettiğini ve birbirinin devamı olduğudur. Dünya ahiretin tarlasıdır. Burada ekilenler âhirette biçilecektir. Dünya ve âhiret eşdeğer değildir. Birbirinin devamı olsalar bile, biri geçici diğeri sürekli, ebedidir. Burada aslolanın ebedî hayat olmasıdır. Ancak bu ruhbanlık ve mistisizm değildir. Dünyadan uzaklaşmadan ancak dünya nimetlerinden gereği kadar ve israf etmeden faydalanarak gerçek hayat için hazırlanmaktır. Dünyadan faydalanırken, dünyayı amaç ve hedef hâline getirmemek, hayatın sâdece dünya hayatı olduğu gibi bir parçalanmışlık anlayışına sahip olmamaktır. Dünya ve âhiretin bir bütün olduğu, birbirinin devamı olduğu anlayışı ile hareket etmektir. “Biz, göğü, yeri ve bunlar arasındakileri, oyuncular (işi, eğlencesi) olarak yaratmadık.” (Enbiya 21/16). “Akıllı kişi kendini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır.” (İbn Mâce, Zühd, 31).
