TANRI OLARAK İLK İLKE VE BİR BİLİM OLARAK METAFİZİK

0
images (15)

Aristotelesçi “ilk felsefe”de (prote philosophia), bilgelik, ilk nedenler ve ilk ilkelerin araştırılması olarak tanımlanır. Böylece, ilk felsefe, nesnesi henüz belirlenmeden —yani bu ilk ilkelerin sayısı ve doğası bilinmeden; ister doğa (phusis), ister varlık (to on), ister Tanrı, ya da Aristoteles’in Metafizik VII (Z) kitabında eğilimli olduğu üzere ousia (öz) olsun— en yüksek ve yön verici bilim olarak tanımlanır.

Eğer böyle bir ilke varsa, Tanrı’nın ilk ilke olduğu yönündeki iddia felsefe alanında ortaya çıkmıştır. Aristoteles’ten önce Anaksagoras, nous’u (akıl/zihin) ilahi olarak nitelemiştir. Ayrıca daha önce gördüğümüz gibi, bir ilk ilkenin doğası ve varlığı sorusu, Aristoteles’in Metafizikte aradığı “en yüce bilimin” statüsünü belirlemek açısından çok önemlidir. Böyle bir durumda, büyük vahiy dinlerinin öğretileriyle karşılaşmak kaçınılmazdı. Bu karşılaşma İskenderiyeli yorumcular döneminde başladı, Arap-İslam dünyasında devam etti ve Latin Orta Çağ düşüncesi bu zengin ve karmaşık geleneği miras aldı. Nitekim, uzun süre boyunca Orta Çağ Latin düşünürleri Aristoteles’in bir teoloji yazdığını düşündüler; bu, Metafizik’in XII. Kitabı’nın devamı olduğu varsayılan ve aslında Proklos’un Teoloji Unsurları (Elementa Theologiae) adlı eserinden türetilmiş küçük bir metin olan Liber de causis’te bulunduğu sanılan metindi.

Doğal dünya üzerine yapılan araştırmalar, bir ilk ilkenin varlığı sonucuna ulaşmamıza olanak sağlar mı? Doğal akılla ilerlediğimizde, bizi bu ilkeye “Tanrı” demeye yönelten şey nedir? Felsefenin en yüce alanında, Tanrı’nın “ilk ilke” olarak hangi işlevleri vardır? Burada söz konusu edilen Tanrı, Kitab-ı Mukaddes’in Tanrısıyla aynı mıdır, yoksa yalnızca ad benzerliği midir?

Bu yazının ilk bölümünde, Tanrı’nın “ilk ilke” olarak bu bilimin (metafiziğin) nesnesi olup olmadığını soran ve metafiziğin konusunu ele alan on üçüncü ve on dördüncü yüzyıl tartışmalarını özetliyorum. Ardından, ilk ilkenin insan aklıyla kavranabilirliğini ve bu ilkenin, akla dayalı bir disiplinin ayrılmaz parçası olarak nasıl düşünülebileceğini araştırıyorum. Böylece, ilk ilkenin bilinebilirliği sorusu aynı anda hem metafiziğin sınırlarını belirlemeye hem de onun geçerliliğinin kapsamını saptamaya hizmet eder. Son olarak, modern dönemde özellikle René Descartes’ta, Orta Çağ’da hâkim olan Aristotelesçi bilgi anlayışının tamamen terk edilmesine rağmen, Descartes’ın Tanrı’nın felsefi kavramına yaptığı vurgu üzerinden, doğa düzeninin temellendirilmesi ve bilgiye güvence sağlama açısından Orta Çağ geleneğinden bazı unsurların nasıl sürdürüldüğünü gösteriyorum.

1. İLAHİ OLANIN BİLİMİ OLARAK METAFİZİK

Metafizik, ilahi olanın bilimi midir? Yani, Tanrı metafiziğin nesnesi midir —öyleyse nasıl? On ikinci yüzyılın sonlarında Latin bilim insanları, Yunan ve Arap dünyasından gelen ve Orta Çağ metafiziğinin gelişiminde —özellikle Tanrı’nın “ilk ilke” olarak metafiziğin nesnesi olup olamayacağı tartışmalarında— belirleyici rol oynayan üç grup metni keşfettiler: Andronikos tarafından Aristoteles’e ait olarak kabul edilen Metafizik adlı metin; İbn Sînâ’nın Metafizik eseri (Liber de philosophia prima sive scientia divina olarak bilinir); ve Averroes’in Aristoteles’in Metafizik’ine yazdığı şerhler. Bu noktadan itibaren ‘metafizik’ terimi, “ilk nedenleri ve ilk ilkeleri araştıran disiplin” anlamında kullanılacaktır.

Aristoteles’in sonsuz bir nedensel gerileme olasılığını reddettiği bilinir; bu görüşü takip eden Orta Çağ düşünürleri, yalnızca dinî değil, akılcı ve felsefî bir perspektiften de ilk nedenin zorunlu olduğunu savundular. Bu neden, evrendeki her şeyin nedeni olan, kendisi neden olmayan bir ilk ilkedir ve evrenin düzenini teminat altına alabilir. Hristiyan ve İslam dünyasında bu ilk ilkeye ‘Tanrı’ denmiştir.

Bu şaşırtıcı değildir: Aristoteles’in kendisi, “ilk felsefe”yi iki açıdan ilahi bir bilim olarak görür. Birincisi, yalnızca Tanrı’nın mükemmel biçimde sahip olabileceği bir bilim olmasıdır; ikincisi ise bu bilimin konusunun bizzat ilahi olmasıdır. “İlahi bilim” fikri, öncelikle Latince çevirilerde yer alan başlıktan anlaşılır:

“… ve bu bilim, iki açıdan da en çok ilahi olanıdır. Çünkü Tanrı’nın sahip olması gereken en uygun bilim, ilahi bilimdir ve ilahi nesnelerle ilgilenen her bilim de öyledir; ve bu bilim yalnızca bu iki özelliği birden taşır: Çünkü Tanrı, her şeyin nedeni ve ilk ilkesi olarak düşünülür; ve böyle bir bilime ya yalnızca Tanrı sahip olabilir ya da herkesten önce Tanrı.”
(Metafizik, A, 2, 983a 6-9; çev. Aristotle 1984, cilt II, s. 1555)

2. METAFİZİĞİN NESNESİ OLARAK TANRI: ORTAÇAĞ YAKLAŞIMLARI

Aristoteles’in ardından gelen dönemlerde, metafiziğin konusu olan “ilk ilke”nin doğası ve konumu üzerine farklı görüşler ortaya çıkmıştır. On üçüncü yüzyıldan itibaren, metafiziğin nesnesinin ne olduğu konusunda ciddi tartışmalar yaşanır: Metafizik yalnızca varlıkı mı konu edinmelidir, yoksa Tanrı, yani varlığın ilk ilkesi, onun doğrudan nesnesi olabilir mi?

İbn Sînâ’ya göre, metafizik Tanrı’yı konu alır; çünkü onun öğretisi, zorunlu varlık (wājib al-wujūd) düşüncesine dayanır. Ona göre Tanrı, zorunlu olarak var olan ve diğer her şeyin varlık nedenidir. Bu çerçevede metafizik, Tanrı’nın varlığını göstermekle kalmaz, O’nu en yüksek ilk ilke olarak temellendirir.

Ancak Aquinasçı gelenekte, özellikle Thomas Aquinas tarafından geliştirilen yaklaşımda, daha farklı bir bakış açısı hâkim olur. Aquinas, metafiziğin doğrudan Tanrı’yı değil, daha genel bir biçimde varlık olarak varlığı (ens inquantum ens) konu aldığını savunur. Metafizik, her şeyin ortak niteliği olan “varlık”ı araştırır; fakat bu araştırma onu Tanrı’ya, yani varlığın kaynağına götürür. Bu durumda Tanrı, metafiziğin dolaylı nesnesidir: metafiziğin zorunlu sonucudur ama doğrudan konusu değildir.

Buna karşılık bazı yorumcular, özellikle İbn Rüşd (Averroes) ve onu takip eden bazı Latin düşünürler (örneğin Siger de Brabant), metafiziğin esas nesnesinin Tanrı değil, varlık olduğunu vurgularlar. Onlara göre, metafizik ancak doğal akılla ilerleyebileceği için, ilahi olanı ancak bu varlık düzeni içinden ve sınırlı ölçüde kavrayabilir. Bu görüş, akıl ile vahyin alanlarını ayıran, özellikle 1277 Paris Condemnation (1277 Paris Yasaklamaları) sonrası gelişen teolojik ihtiyatla da uyumludur.

Bu bağlamda üç temel pozisyon ortaya çıkar:

  1. Tanrı metafiziğin doğrudan nesnesidir (İbn Sînâ ve bazı Augustinusçu gelenekler).

  2. Tanrı metafiziğin dolaylı, ancak zorunlu sonucudur (Thomas Aquinas).

  3. Tanrı metafiziğin nesnesi değildir; yalnızca varlık üzerine düşünce, zorunlu olarak ona uzanabilir (Averroes ve takipçileri).

Bu tartışma, metafiziğin ne tür bir bilim olduğunu belirlemek açısından oldukça önemlidir. Eğer Tanrı doğrudan nesne olarak alınırsa, metafizik bir tür teoloji haline gelir. Eğer varlık temel alınırsa, metafizik daha genel bir felsefî disiplin olur ve teolojik sonuçlara ulaşmak için doğrudan değil, tümdengelimsel bir süreçten geçmesi gerekir.

3. İLK İLKENİN BİLİNEBİLİRLİĞİ VE METAFİZİĞİN SINIRLARI

Eğer Tanrı metafiziğin nesnesiyse ya da en azından bu bilim içinde zorunlu olarak ulaşılan bir sonuçsa, o halde bir soru kaçınılmaz hale gelir: İnsan aklı Tanrı’yı ne ölçüde bilebilir? Bu, yalnızca epistemolojik bir sorun değil, aynı zamanda metafiziğin kendisinin sınırlarını ve geçerliliğini tayin eden temel bir sorudur.

Ortaçağ düşünürleri arasında bu soruya verilen yanıtlar farklılık gösterir. Örneğin:

  • İbn Sînâ, Tanrı’nın zorunlu varlık oluşunun akıl yoluyla gösterilebileceğini, bu nedenle metafiziğin Tanrı’yı hem ispatlayabileceğini hem de kısmen tanımlayabileceğini düşünür. Ancak Tanrı’nın özü (mahiyeti) konusunda sınırlılıklar olduğunu da kabul eder.

  • Aquinas, insan aklının Tanrı’yı yalnızca etkilerinden hareketle, dolaylı biçimde bilebileceğini söyler. Ona göre, Tanrı’nın ne olduğuna dair tam bir bilgi mümkün değildir; biz sadece onun “ne olmadığını” (negatif teoloji) söyleyebiliriz: Tanrı maddi değildir, değişmezdir, sınırlı değildir, vb. Bu yaklaşımda Tanrı’ya dair bilgi analogiktir —yani benzerlik ve uygunluk yoluyla elde edilir, doğrudan özsel bilgi değildir.

  • Duns Scotus ise bu konuda daha iddialıdır: Ona göre, Tanrı’ya dair pozitif bilgiler üretilebilir ve hatta Tanrı üzerine kurulan bilgi bilimsel olabilir. O, “ilki” (primus) kavramı üzerinden, Tanrı’nın yalnızca aklen değil, bilimsel (demonstratif) olarak da temellendirilebileceğini savunur.

Bu yaklaşımlar arasında önemli bir fark yatar: Tanrı’nın bilinebilirliği sorunu, bir yandan metafiziğin epistemolojik temellerini belirlerken, öte yandan bu bilimin ne kadar ileri gidebileceğinin sınırlarını da çizer. Eğer Tanrı yalnızca etkileri üzerinden bilinebiliyorsa, o zaman metafizik ancak bu etkileri araştıran bir bilim olabilir. Eğer Tanrı doğrudan ve özsel biçimde bilinebilir diyorsak, o zaman metafiziğin kapsamı daha geniş olur.

Bütün bu tartışmaların ortak noktası ise şudur: Metafizik, Tanrı’nın varlığına ulaşmakta akla dayalı yollar izler; bu nedenle de felsefi teoloji ile ilahiyat arasında, en azından Ortaçağ’da, büyük ölçüde bir ayrım yapılır.

4. MODERN DÖNEMDE METAFİZİK VE TANRI: DESCARTES ÖRNEĞİ

Modern felsefede, özellikle René Descartes ile birlikte, bilgiye ve metafiziğe yaklaşım büyük ölçüde değişmiştir. Descartes, Orta Çağ’ın Aristotelesçi bilgi anlayışını tümüyle terk eder; buna rağmen, Tanrı kavramı onun felsefi sisteminde merkezi bir rol oynamaya devam eder.

Orta Çağ’dan kopuşun en önemli işareti, bilgi anlayışında ortaya çıkar:
Descartes’a göre, bilgi kesinlik (certitudo) üzerine kurulmalıdır. Bu kesinliği sağlayan şey ise yalnızca sezgi (intuitus) ve tümdengelimdir (deductio). Artık metafizik, Aristotelesçi anlamda bir bilim değil, benliğin düşünme ediminden yola çıkan bir ilk felsefe haline gelir. “Düşünüyorum, öyleyse varım” önermesi, bu yeni metafiziğin çıkış noktasıdır.

Ancak, Descartes’ın sisteminde Tanrı’nın rolü hala çok büyüktür. Neden mi?

  • Çünkü Descartes, insanın kendi varlığından mutlak kesinlikle emin olsa bile, dış dünya hakkında bilgi sahibi olabilmesi için Tanrı’ya ihtiyaç duyar.

  • Tanrı, mutlak anlamda doğruyu söyleyen ve aldatmayan bir varlık olarak tanımlanır. Bu nedenle, duyularımızın ve aklımızın ürettiği bilgilerin güvenilir olabilmesi için, bu Tanrı’nın varlığına inanmak gerekir.

  • Tanrı, aynı zamanda doğa düzeninin garantisidir. Yani doğa yasalarının sürekliliği ve evrenin rasyonel yapısı, Tanrı’nın varlığı sayesinde mümkündür.

Bu noktada Descartes, Orta Çağ’daki Tanrı anlayışına felsefi düzeyde bir süreklilik kazandırır:
Tanrı hâlâ ilk ilkedir —ama artık doğrudan evrenin nedenlerini açıklamak için değil, bilginin temellerini güvence altına almak için gereklidir.

Yani Tanrı artık metafiziğin nesnesi değil, onun koşulu haline gelir. Orta Çağ’da Tanrı metafiziğin konusu olurken, Descartes’ta Tanrı, metafiziğin mümkün olmasının şartı olur.

Bu, görünüşte kopuş gibi dursa da, bir süreklilik unsurunu da içinde barındırır. Descartes, Tanrı’yı yalnızca dini inançla değil, felsefi bir zorunlulukla savunur. Böylece, Tanrı kavramı, metafiziğin hem epistemolojik hem de ontolojik temeli olarak varlığını sürdürür.

Sonuç

Metafiziğin nesnesi olarak Tanrı fikri, Aristoteles’ten Orta Çağ’a, oradan da modern felsefeye uzanan uzun bir tartışma zincirinin merkezinde yer alır.

Bu süreçte Tanrı, önce ilk neden ve varlığın ilkesi olarak ortaya çıkar; ardından, bilginin garantisi ve doğa yasalarının temeli olarak düşünülür.

Descartes ile birlikte metafizik, klasik anlamda bir bilim olmaktan çıkar, ama Tanrı kavramı, yeni sistemin temel taşı olarak kalır.

Böylece felsefe tarihinde Tanrı, hem metafizik bir soru hem de epistemolojik bir zorunluluk olarak kalmaya devam eder.

Joel Biard

(François Rabelais Üniversitesi, Tours, Fransa)

Bir yanıt yazın