Eski Kapı
Sarı saçlı bir asker, arkasında sarhoş adamların gürültüsünü bırakarak meyhaneden ayrıldı. Yüzleri esmer, bakışları uysaldı; ancak bir an içinde nefret ve sertlikle değişti, çünkü o, içinde doğmadıkları bir şehri işgal eden yabancı askerlerden biriydi.
Gece yarısına yaklaşırken şehir uykuya teslim olmaya başladığında, boş olan sokağın sessizliği onu karşıladı; pencerelerin ışıkları söner, caddeler boşalır, sokaklar avarelerin, kumarbazların ve yorgun adımlarla evlerine dönen sarhoşların mülkü haline gelirdi.
Yabancı asker, nehir duvarının paralelinde biraz yalpalayarak yürüdü. Yasemin, limon ve mersin kokularıyla yüklü hafif esen hava onu biraz ferahlattı. Berrak suların çağıltısı, kulağına sanki fısıltılı, hüzünlü bir şikâyet gibi sakince akıyordu.
Şehrin ana meydanına ulaştı ve orada bir süre kararsızca durdu.
Sonra tramvay yolundan ayrılan, taş döşeli yüzeyine dükkânların serpiştirildiği, demir kapıları kilitli, birbirinden uzak ahşap direklerinden cılız ışıklı elektrik lambalarının sarktığı ara bir yola girdi.
Asker, demir rayların ortasında yürümeye özen gösterdi. O artık bir tramvaydı. İçine az da olsa bir sevinç süzüldü. Bu, yavaş yavaş sallanarak ağır ağır ilerleyen bir tramvaydı. Genç olduğu günleri hatırladı; trenlere biner, yeşil tarlaları ve ardı ardına geçen köyleri izlerken rüzgâr alnındaki ince sarı saç buklelerini dağıtırdı.
O artık hızlı, sarhoş bir tramvaydı. Asker, neşesi arttıkça rayların arasında yalpalayarak koşmaya başladı ve ağzından yüksek sesle tramvayı taklit ederek keskin bir tonda ses çıkardı: “Tam tam tam”.
Yorulana kadar koşmaya devam etti; o anda soluk soluğa durdu, gözlerini çevresinde gezdirdi. Sağında, sonunda tek bir elektrik lambasının ışığı beliren karanlık, tenha bir geçit vardı.
Talimatlar, yabancı askerleri geceleri şehrin dar sokaklarında tek başlarına yürümeleri konusunda uyarıyordu.
Asker, bu geçitte adımlarını bekleyen belirsiz bir tehlikenin pusuya yattığını hissetti. Belirsiz bir arzu onu tehlikeyle yüzleşmeye ve ona meydan okumaya itti; böylece elektrik lambasının bulunduğu geçidin sonuna varana kadar pürüzlü, boğuk bir sesle şarkı söyleyerek boş geçitte yürüdü. Ve orada şehrin kapılarından biri vardı, eski bir kapı…
Eski zamanlarda, şehri düşmanlarından korumak için geceleri kapatılan eski bir kapı…
Asker kapıya yaslandı, kulağına kılıç şakırtıları, at kişnemeleri ve yükselen “Allahu Ekber” sesleri geliyormuş gibi geldi.
Aniden garip bir korkuya kapıldı, ayak sesleri duydu, tedirginlikle ürperdi ve sırtını kapıya daha sıkı yasladı. Birlikte yürüyen ve samimi bir şekilde konuşan bir adam ile bir kadın belirdi. Kadın siyah bir çarşaf giyiyordu. Asker, kadın koyu renkli peçesini eliyle hızlı bir hareketle indirmeden önce yüzünü bir anlığına görebildi; bu, karanlığın içinden tatlılık ve cazibeyle parıldayan genç, beyaz bir yüzdü.
Yabancı askerin yalnızlığı katlandı ve belirsiz bir şeye duyduğu öfke arttı, kendini bilerek hareket etti; adam ile kadının yolunu kesti, kadının yüzünü yakından ve peçesiz görme isteği onu tamamen ele geçirdi.
Kadın kısık bir çığlık attı ve adamın arkasına sığınarak beline sarıldı.
Asker, kör bir adam gibi kollarını öne uzatarak ilerledi, kadını yakalamaya çalışarak yalpaladı; fakat adam onu elleriyle engelledi ve göğsüne kuvvetli bir darbe indirerek gerilemeye zorladı. Bu sırada kadın tiz bir sesle feryat ediyordu. Asker, şaşkın, kafası karışmış ve son derece öfkeli bir halde olduğu yerde kalakaldı. Bu sırada kulağına hızlı ayak sesleri geldi; çok geçmeden siyah şalvarlar giyen ve başlarına kırmızı fesler takan üç adam çıkageldi ve hemen etrafını sardılar…
Kadının ve adamının etrafını sardılar. İçlerinden biri kadına şöyle dedi: “Korkma, kız kardeşim, korkma.”
Dört adam, askerin karşısında tetikte durdu ve garip bir sessizlik hâkim oldu. Şehrin başından sonuna kadar yolculuğuna devam eden nehrin uğultusunu net bir şekilde duydu.
Asker kendisini tehdit eden ölümcül bir tehlike olduğunu hissetti; elini beline uzattı ve tabancasını deri kılıfından çıkarmaya çalıştı. Bunun üzerine dört adam onun üzerine atıldı, elleri onu tutmak için kapıştı ve Onu yere serdiler. Asker ağzını açtı ve yardım çığlığı atmak istedi, ancak sert namlulu bir hançer tam o anda boğazına saplandı; böylece çığlık yok olup gitti ve ağzından bir kelimenin harfleriyle karışık zayıf bir hıçkırık dışında hiçbir şey çıkmadı.
Dört adam eğildi, askerin cesedini kaldırdı ve yakındaki karanlık nehre attılar. Suyun içine düşüşünün sesi, kimsenin duyamayacağı bir yardım çığlığı gibi yükseldi, ardından bir anlığına sessizlik hâkim oldu. Çok geçmeden, yakınındaki bir alanın toprağını kanların lekelediği büyük, eski bir kapıdan uzaklaşarak koşan ayak sesleri duyuldu. Kapı, geçmişte şehri ve evlerini kuşatan ve düşmanlardan koruyan yüksek bir taş surun parçasıydı. Bu kapı defalarca açılmış, içinden adamlar, atlar ve çelik kılıçlar akıp gitmişti; fakat sur artık yıkılmıştı, geriye dağınık kalıntılardan başka bir şey kalmamıştı ve kapı açık durmaya devam ediyordu.
arapçadan, posttruthdergi
