Küçük Bir Güneş
Ebû Fehd, yavaş adımlarla, dağınık duran sarı sokak lambalarının aydınlattığı dar, virajlı ara sokaklardan geçerek, hafifçe yalpalayarak eve dönüyordu. Çevresindeki hâkim sessizlik Ebû Fehd’i rahatsız etti, bu yüzden kısık, mırıltılı bir sesle şarkı söylemeye başladı:
“Zavallı, halim yok”
Gece neredeyse yarılanmak üzereydi. Ebû Fehd’in coşkusu arttı. Üç kadeh arak içmişti, sarhoş bir halde tekrar mırıldandı:
“Zavallı, halim yok”
Pürüzlü sesinin müthiş bir tatlılıkla dolu olduğunu hayal etti ve kendi kendine yüksek sesle: “Ben bir şarkıcıyım” dedi. Ağızları açık, ellerini sallayan, bağıran ve alkışlayan insanlar hayal etti. Uzun uzun güldü, sonra kırmızı fesini hafifçe geriye doğru eğdi ve neşeyle şarkı söylemeye devam etti:
“Zavallı, halim yok”
Gri renkli bir şalvar giyiyordu ve belini eski sarı bir kemerle sarmıştı. Işığın karanlıktan daha güçlü olduğu kemerin altına vardığında, duvara yapışmış, duran küçük, siyah bir kuzuyu görünce şaşkına döndü. Ağzını şaşkınlıkla açtı ve kendi kendine dedi ki: “Ben sarhoş değilim. İyi bak be adam! Ne görüyorsun? Bu bir kuzu. Sahibi nerede?”
Etrafına bakındı ama kimseyi bulamadı. Ara sokak tamamen ıssızdı. Sonra kuzunun gözlerine dik dik baktı ve kendi kendine dedi ki: “Ben sarhoş muyum?“
Hafifçe güldü ve kendi kendine dedi ki: “Allah kerimdir (cömerttir/iyidir/rızık verendir).” Ebu Fehd ve Ümmü Fehd’in bir haftadır et yemediklerini hatırladı.
Ebu Fehd kuzuya yaklaştı ve onu ileriye doğru yürümeye zorlamaya çalıştı; fakat kuzu hareket etmeyi reddetti. Ebu Fehd onu iki küçük boynuzundan kavradı, çekti; ancak kuzu duvara yapışmış bir halde donup kalmıştı. Ebu Fehd ona öfkeyle baktı ve şöyle dedi: “Seni taşıyacağım ve babanı da anneni de taşıyacağım (size bakacağım).”
Ebu Fehd kuzuyu kucakladı, iki ön ayağını elleriyle tutarak onu sırtına aldı, sonra şarkı söylemeye devam ederek yoluna devam etti. Sevinci ve coşkusu katlanmıştı. Fakat kısa bir süre sonra kuzu ağırlığının enine ve boyuna arttığını hissedince şarkı söylemeyi bıraktı. Aniden bir ses duydu: “Bırak beni.”
Ebu Fehd kaşlarını çattı ve kendi kendine dedi ki: “Allah sarhoşluğun belasını versin (Allah sarhoşluğu lanetlesin).”
Birkaç dakika sonra, sesin tekrar şöyle dediğini duydu: “Bırak beni… Ben bir kuzu değilim.”
Ebu Fehd titredi, korkusu onu kuzuya daha sıkı sarılmaya itti ve yürümeyi bıraktı. Ses tekrar dedi ki: “Ben cinlerin kralının oğluyum. Beni bırak, sana istediğini vereceğim.”
Ebu Fehd cevap vermedi, aksine, aceleci adımlarla yürümeye devam etti. Ses dedi ki: “Sana yedi küp altın vereceğim.”
Ebu Fehd’in hayalinde, yakın bir yerden altın parçalarının düştüğü ve yere çarptığı çınlama seslerini duyduğunu sandı.
Kuzu kaçtı, arkasına döndü ve tam bağırmak üzereydi: “Al şunu…”
Kendini uzun, dar ara sokakta yalnız ve tek başına buldu. Kuzuyu bulamadı, olduğu yerde donakaldı, korkuyla titredi, sonra koşturarak yoluna devam etti. Eve vardığında karısını uykusundan uyandırdı ve ona olanları anlattı, o da dedi ki: “Uyu… Sen sarhoşsun.”
-: “Sadece üç kadeh içtim.”
-: “Tek bir kadehsen sarhoş olursun.”
Ebu Fehd küçük düşürüldüğünü hissetti, bu yüzden meydan okuyarak cevap verdi: “Bir varil arak içsem sarhoş olmam.”
Ümmü Fehd tek bir kelime bile söylemedi, çocukken dinlediği cinler ve öcü masallarını hatırlamaya başladı.
Ebu Fehd kıyafetlerini çıkardı, elektrik lambasını söndürdü, sonra karısının yanına yatağa uzandı ve yorganı çenesine kadar çekti.
Ümmü Fehd aniden şöyle dedi: “Önceden altını sana vermeden onu bırakmamalıydın.”
Ebû Fehd cevap vermedi; Ümmü Fehd heyecanla devam etti: “Yarın git, onu yakala ve sakın bırakma.”
Ebû Fehd yorgun ve hüzünlü bir şekilde esnedi, halsizce şöyle dedi: “Onu nasıl bulacağım?”
-: “Onu kesinlikle kemerin altında bulacaksın. Onu eve getir, altını bize verene kadar da bırakmayacağız.”
-: “Onu bulamayacağım.”
-: “Cinler gündüzleri yerin altında yaşarlar. Gece olduğunda ise yeryüzüne çıkıp şafak sökene kadar eğlenirler. Belli bir yeri sevdiklerinde oraya sürekli giderler. Kuzuyu kemerin altında bulacaksın.”
Ebû Fehd elini karısının göğsüne uzattı, göğüslerinin arasına soktu ve hareketsizce orada bıraktı; sonra dedi ki: “Zengin olacağız.”
-: “Bir ev satın alacağız.”
-: “Bahçeli bir ev.”
-: “Bir radyo satın alacağız.”
-: “Büyük bir radyo.”
-: “Ve bir çamaşır makinesi.”
-: “Çamaşır makinesi.”
-: “Artık bulgur yemeyeceğiz.”
-: “Beyaz ekmek yiyeceğiz.”
Ümmü Fehd bir çocuk gibi güldü; bu sırada Ebû Fehd devam ediyordu: “Sana kırmızı bir elbise alacağım.”
Ümmü Fehd tatlı bir sitemle fısıldadı: “Sadece tek bir elbise mi?”
-: “Sana yüz elbise alacağım.”
Ebû Fehd birkaç an sustu, sonra meraksızca sordu: “Ne zaman doğuracaksın?”
-: “Üç ay sonra.”
-: “Erkek çocuk olacak.”
-: “Bizim gibi acı çekmeyecek.”
-: “Aç kalmayacak.”
-: “Kıyafetleri temiz ve güzel olacak.”
-: “İş aramayacak.”
-: “Okullarda okuyacak.”
-: “Ev sahibi ondan kira istemeyecek.”
-: “Büyüyünce doktor olacak.”
-: “Avukat olmasını istiyorum.”
-: “Ona soracağız: Avukat mı olmak istersin yoksa doktor mu?”
Karısı ona sevgiyle sokuldu ve kurnazca bir üslupla sordu: “Yeniden evlenmeyeceksin, değil mi?”
