Felsefi Psikoloji/9: Sosyal İlişkiler, Erdem ve Psikolojik Sağlık
İnsanın hayata nasıl baktığı, kurduğu sosyal ilişkilerin niteliğini doğrudan belirler. İnsan hayatı yalnızca ekonomik ilişkiler, çıkarlar ve bireysel faydalar üzerinden anlamlandırmaya başladığında, sosyal ilişki de giderek asli niteliğini kaybeder ve çürütücü bir hâle gelir. Çünkü insan, yalnızca kendisine haz veren veya kendisine fayda sağlayan ilişkiler içinde var olabilecek bir varlık değildir. İnsan aynı zamanda güvenmek, paylaşmak, dayanışmak, iyiliği gözetmek ve karşısındaki insanın varlığını kendi varlığı kadar değerli görmek durumundadır.
İnsan aslında insana iyi gelir; fakat bunun gerçekleşebilmesi için iyi insana ihtiyaç vardır. Geçmişte insanların birbirlerine “salih insanlarla dost olun” demesinin arkasında da böyle bir anlayış vardı. Dostluk yalnızca birlikte vakit geçirmek veya ortak birtakım zevkleri paylaşmak değildir. Dostluk, insanın insan olarak başkasına katkıda bulunan bir ilişkidir. Aristoteles’in dostluk anlayışında da bu nokta önemlidir. Gerçek dostluk, yalnızca haz veya fayda üzerine kurulmaz; iyi olanı birlikte istemeyi ve birbirinin iyiliğini gözetmeyi gerektirir. Bu bakımdan Aristoteles’e kulak verirsek, sadece iyi insanın dost olabileceğini söyleyebiliriz. Dost demek iyi insan demektir.
İyi insanın temel niteliği ise erdemi üstün bir değer olarak kabul etmesidir. Erdemli insan, yalnızca kendisi için istediğini başkası için de isteyebilen; adaleti, doğruluğu ve hakkaniyeti kendi çıkarının üzerinde tutabilen insandır. Kendisini ilişkinin mutlak merkezi hâline getirmez. Başkasına iyilik yaptığında bunun karşılığında mutlaka bir kazanç beklemez. Çünkü onun açısından erdem, başka bir amaca ulaşmak için kullanılan bir araç değil, bizzat yaşanması gereken bir değerdir.
Bugün insan ilişkilerindeki önemli sorunlardan biri de erdemin dahi fayda ve zarar hesabına indirgenmesidir. “Erdemli olursam bana ne faydası olacak?” sorusu ilk bakışta makul bir soru gibi görünse de aslında erdemin araçsallaştırılması anlamına gelir. Oysa erdem, yalnızca belirli bir sonuç elde etmek için benimseniyorsa, artık kendi başına bir değer olmaktan çıkmış demektir. İnsan doğruluğu yalnızca kendisine yarar sağlayacağı için seçtiğinde, doğrulukla değil, doğruluğun sağlayacağı faydayla ilgilenmektedir.
Bu durum sosyal ilişkilerin niteliğini de doğrudan etkiler. Bir insan size sırrınızı açtığınızda onu korumak yerine sizin zayıf tarafınızı keşfetmiş olmaktan memnuniyet duyuyorsa, orada gerçek anlamda bir dostluktan söz etmek güçleşir. Çünkü güven, karşı tarafın zaaflarını kendi lehine kullanmama sorumluluğunu da beraberinde getirir. İnsan, kendisini açtığında karşısındaki kişinin bunu bir fırsata dönüştürmeyeceğini bilmelidir. Aksi hâlde güven duygusu ortadan kalkar ve insan giderek kendi içine kapanır.
Kendi içine kapanan insanın karşılaştığı ikinci problem ise yalnızlıktır. İnsan ilişkilerden uzaklaştıkça, kendisini anlayacak ve destekleyecek doğal sosyal çevreden de mahrum kalabilir. Böylece modern toplumda psikolojik danışmanlar, yaşam koçları ve benzeri profesyonel destek alanları daha fazla önem kazanmaktadır. Elbette psikolojik danışmanlığın ve profesyonel desteğin gerekli olmadığı söylenemez. Ancak burada üzerinde düşünülmesi gereken nokta şudur: İnsanların birbirlerine doğal olarak destek olduğu, güven ve dayanışmanın güçlü olduğu bir sosyal çevre zayıfladığında, daha önce dostluk ve komşuluk ilişkileri içinde karşılanan bazı ihtiyaçlar profesyonel ilişkilere taşınmaktadır.
Dolayısıyla psikolojik sorunların tamamını sosyal ilişkilerin bozulmasına bağlamak doğru değildir; ancak sağlıklı sosyal ilişkilerin insanın psikolojik dayanıklılığı bakımından önemli bir işlev gördüğü de açıktır. İnsan, kendisini yalnızca profesyonel yardım ilişkileri içinde değil, güvenebildiği dostluklar ve samimi insan ilişkileri içinde de yeniden toparlar. Bunun gerçekleşebilmesi ise yalnızca başkalarından beklenebilecek bir şey değildir.
Burada asıl sorulması gereken soru, “Bana bunu yapan insanlar neden böyle?” sorusundan önce “Ben nasıl bir insanım ve ilişkilerimde ne kadar erdemliyim?” sorusudur. Çünkü ilişkideki bozulmayı sürekli olarak karşı tarafta aramak, insanın kendi payını görmesini engeller. Kendi davranışlarımızı, beklentilerimizi, çıkarlarımızı ve başkalarına karşı tutumumuzu sorgulamadan sağlıklı ilişkiler kurmamız mümkün değildir. İnsan önce kendisinden başlamalıdır.
Bu noktada erdemi yeniden kendi asli anlamına döndürmek gerekir. Erdemli olmak, belirli bir kazanç elde etmek için yapılacak bir yatırım değildir. “Erdemli davranırsam ne kazanırım?” sorusuyla başlayan bir ahlak anlayışı, erdemi daha başlangıçta araç hâline getirir. Oysa insanın doğruluğu, adaleti ve iyiliği, bunların kendileri değerli olduğu için benimsemesi gerekir. İnsan ancak böyle bir zeminde kendisiyle tutarlı hâle gelebilir.
Aslında erdem insanda bütünüyle kaybolmuş değildir. En sahtekâr insan bile çoğu zaman sahtekârlığın kendisine yapılmasını istemez; haksızlığa uğradığında adalet talep eder. Bu durum, insanın değerler konusundaki temel çelişkisini gösterir: İnsan başkalarından beklediği doğruluğu kendisi göstermediğinde, ilişkideki güven ve karşılıklılık bozulur. Dolayısıyla mesele yalnızca erdemi istemek değil, onu kendi hayatında gerçekleştirmektir.
Bugün insan ilişkilerinde yaşanan temel sorunlardan biri, samimi insanın ve dolayısıyla gerçek dostluğun giderek azalmasıdır. İnsan doğru insanlarla karşılaşamadığı için değil, yalnızca; kendisi de doğruluğu ve erdemi hayatının merkezinden uzaklaştırdığı için ilişkiler bozulmaktadır. Erdemli tutumun bulunmadığı bir ilişkide tarafların ikisinin de mutsuz olması kaçınılmaz hâle gelir. Çünkü ilişki güven yerine kuşkuya, dayanışma yerine çıkara, iyilik yerine karşılıklı hesaplara dayanır.
Bu nedenle psikolojik sorunların toplumsal boyutunu düşünürken yalnızca bireyin iç dünyasına bakmak yeterli değildir. İnsan aynı zamanda ilişkisel bir varlıktır. Sağlıklı bir sosyal çevre, insanın kendisini gerçekleştirmesine ve güçlüklerle baş etmesine katkıda bulunabilir. Bunun için de öncelikle insanların birbirlerine yalnızca fayda sağlayacak kişiler olarak değil, değeri kendinde bulunan insanlar olarak bakabilmeleri gerekir.
Ahlâkın gerçek sınavı tam da burada ortaya çıkar. İnsan yalnızca kendisine yapılmasını istediği şeyleri başkasına yapmaya başladığında, kendi hayatıyla başkasının hayatı arasında ahlâkî bir bütünlük kurmaya başlar. Böylece erdem, dışarıdan uygulanan bir davranış kuralı olmaktan çıkar ve insanın karakterinin parçası hâline gelir.
Sonuçta mesele yalnızca daha iyi ilişkiler kurmak değildir; nasıl insanlar olduğumuzla ilgilidir. İyi insanlar çoğaldığında, güvene dayalı ilişkilerin kurulması kolaylaşır; güvene dayalı ilişkiler güçlendikçe de insanların yalnızlaşması ve birbirlerini tüketmesi azalır. Bu nedenle sosyal ilişkilerdeki çözülmenin karşısında yalnızca dışarıdan yeni ilişki teknikleri veya psikolojik yöntemler aramak yerine, insanın kendisini yeniden erdem ekseninde sorgulaması gerekir. İnsan önce kendisini düzeltmeye yönelmeli, başkasından beklediği doğruluğu kendisi göstermeli ve erdemi bir araç değil, hayatın asli değeri olarak görmelidir. Çünkü insanın insana gerçekten iyi gelebilmesi, her şeyden önce insanın iyi olmayı istemesi ve bunu kendi hayatında gerçekleştirmesiyle mümkündür.
Burada yanlış anlaşılan bir konuya da değinmekte fayda var.. İlişki yalnızca karşılıklı fayda sağlamak değildir; dostluk, gerektiğinde birbirinin yükünü de taşıyabilmeyi gerektirir. İnsan, dostuna her zaman fayda sağlayan bir varlık olmayabilir; bazen onun için bir yük de olabilir. Fakat dostluk tam da böyle durumlarda yükü kabullenebilme ve gerektiğinde taşıyabilme erdemini gerektirir. “Bana yük yükledi, o hâlde onunla dost olmayayım” anlayışı, ilişkiyi yalnızca fayda üzerinden değerlendiren faydacı bir anlayıştır. Günümüzde bu tür durumlar çoğu zaman “toksik ilişki” kavramıyla ifade edilmektedir. Oysa her yük yükleyen ilişkiyi toksik olarak nitelendirmek doğru değildir. Asıl sorun, ilişkinin erdemden uzaklaşması; istismar, bencillik, manipülasyon ve karşısındakinin iyiliğini gözetmeme üzerine kurulmasıdır. Bu anlamda toksik ilişki, basitçe yük taşıdığımız ilişki değil, erdemin ve karşılıklı iyiliğin ortadan kalktığı ilişkidir.

