images (5)

Eskiden kamplaşmayı ve toplumun kutuplaştırılmasını yanlış görürdüm; hâlâ da yanlış görüyorum. Fakat zamanla şunu daha açık biçimde gördüm: Kamplaşmanın önemli sebeplerinden biri, insanların kendi doğrularından şüphe etmemeleridir. Buradaki şüphe, her şeyden kuşku duymak veya hiçbir şeye inanmamak değildir. Şüphe, insanın “Ben neden böyle düşünüyorum?”, “Bana öğretilen bu şey gerçekten doğru mu?”, “Benim inancım ve düşüncem başkalarına ne getiriyor?”, “Ben farklı düşünen insanı gerçekten dinliyor muyum, yoksa onu kendi kalıbıma mı sokmaya çalışıyorum?” diye kendisine sorabilmesidir.

Batı Aydınlanması’nın ana motorlarından biri de bu anlamda şüphedir. İnsan, kendisine hazır olarak verilen doğruları sorgulamaya başladığında düşünmeye başlar. Çünkü insanlar çoğu zaman kendi inandıklarını mutlaklaştırıyor ve kendilerine öğretilen düşünce kalıplarını sorgulamadan sürdürüyorlar. Böyle olunca da karşısındaki insanı anlamaya çalışmak yerine onu kendi kalıbına yerleştirmeye çalışıyor.

Ben hayatımda bunu çok denedim. İnsanlarla ortak değerler etrafında bir araya gelelim, en azından ideolojik önyargılarımızı bir kenara bırakalım diye çok uğraştım. Fakat bir noktaya kadar geliyorsunuz. Çünkü görünüşte demokrat ve hoşgörülü olan bazı insanlar, kendi düşüncelerini sorgulamadıkları için, sonunda herkesi kendilerine öğretilmiş kalıpların içine sokmaya çalışıyorlar. O noktada da bütün ipler kopuyor.

Çünkü mesele artık ortak bir hakikati aramak değil, “benim doğrularım ve benim kazanımlarım öne çıksın” noktasına geliyor. Üstelik insan, “Benim dediğim şey gerçekten nedir ve insanlara ne getiriyor?” sorusunu bile kendisine sormamış olabiliyor. Kendi inançlarının, düşüncelerinin ve alışkanlıklarının insanların huzuruna, mutluluğuna ve insanlığa nasıl bir katkı sunduğunu sorgulamadığı sürece, aslında sadece kendisine öğretilen hayat biçimini devam ettiriyor.

Bu nedenle kamplaşmayı yalnızca insanların birbirlerinden farklı düşünmesine bağlamak doğru değildir. Asıl mesele, insanın kendi düşüncesine karşı bile mesafe koyabilmesi ve gerektiğinde “Acaba yanılıyor olabilir miyim?” diyebilmesidir. İnsan bunu yapamadığı zaman, kendi doğrusu mutlaklaşır; karşısındaki insan da artık anlaşılması gereken biri olmaktan çıkar ve kendi kalıbına sokulması gereken biri hâline gelir.

Bu yüzden şüphe, kamplaşmayı ortadan kaldırabilecek en önemli zihinsel imkânlardan biridir. Şüphe etmek, inancı veya düşünceyi terk etmek değil; insanın kendi inancını, düşüncesini ve alışkanlıklarını yeniden düşünmeye cesaret etmesidir. Aydınlanmamış toplumlarda ise bu sorgulama gerçekleşmediği sürece kamplaşma hayatın doğal bir gerçeği olarak kalır.

Ayrıca Kur’an’ın bize öğrettiği üzere mesele, insanın şüphede kalması değil; kendisine öğretilenleri ve kendi kanaatlerini sorgulayarak şekk, rayb ve zannın ötesine geçmesi ve nihayet yakîne ulaşmasıdır; çünkü insan kendi kanaatini sorgulamadığı ve onu mutlaklaştırdığı zaman, farklı düşünenleri anlamaya çalışmak yerine onları kendi kalıplarına sokmaya başlar.

Kur’an’ın “kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan bir kitap” olduğunu söylemesi de bu bağlamda anlaşılmalıdır. Kur’an, insana tamamen yabancı, insanın tarihsel tecrübesiyle ve insan doğasıyla hiçbir ilişkisi olmayan yeni bir dünya tasavvuru sunmaz. Aksine insanın yaşadığı tecrübelerden, aklî kabiliyetlerinden ve insan fıtratından hareket eder. Bununla birlikte insan aklının sınırlı olduğunu da ortaya koyar. Dolayısıyla Kur’an’ın kendi öğretilerine ilişkin şüpheden uzak olmayı önermesi, insanın sorgulamasını engellemesi anlamına gelmez; hakikatin yalnızca insan aklının kendi imkânlarıyla tüketilemeyeceğini, fakat aklın, tecrübenin ve vahyin birlikte hakikate yöneldiğini göstermesi anlamına gelir.

Kur’an, “bana inanmak zorundasın” tarzında bir söylem kurmaktan ziyade, iddianın delille ortaya konulmasını ister. “Eğer doğru söylüyorsanız delilinizi getirin” ve “yoksa onların buna dair bir delilleri mi var?” tarzındaki ifadeler bunu açıkça gösterir.

Kur’an açısından şüphe, hakikatin karşısında tutulması gereken kalıcı bir konum değildir; fakat sorgulama ve delil arama, hakikate ulaşmanın zorunlu yollarındandır. Kur’an kendi iddialarını da delil, akıl, insan tecrübesi ve fıtrat üzerinden temellendirmeye çalışır. Bu anlamda “لا ريب فيه” yalnızca “şüphe etmeyin” demek değildir; şüpheyi gerektirecek temelsiz ve keyfî bir iddia ortaya koymadığını, aksine iddiasının delillerle desteklendiğini de ifade eder.

Bir yanıt yazın