SÖZÜN MUHATABA YAKLAŞMA NEZAKETİ: “Söz ola kese savaşı”ndan rûşen-dile

0
1

Bir insanın kusurunu söylememek için dil ne kadar zahmete girebilir?

Farsçada “rûşen-dil” diye bir söz var. Rûşen, aydınlık; dil, gönül. Gönlü aydın, kalbi açık, anlayışlı kimse. Fakat sözlüklerde kelimenin başka bir kullanımıyla da karşılaşıyoruz: Görmeyen kimse için de söylenmiş. Âmâ. Osmanlı Türkçesinde bunun ne ölçüde yaygınlaştığı ayrıca araştırılmaya muhtaç; Farsçadaki kullanımı ise yeterince ilginç. Görmeyen birini adlandırırken gözden değil gönülden söz ediyor ve karanlığı söyleyeceği yerde aydınlığı buluyor.¹

İnsan burada ister istemez kelimenin mânasından önce gösterilen zahmete takılıyor. “Kör” denebilirdi. Daha kısa, daha kestirme, üstelik vakıaya aykırı da değil. Fakat dil kestirmeden gitmemiş.

Doğruyu söylemenin de bir yolu yordamı bulunduğunu eski insanlar bizden daha mı fazla düşünüyordu, bilmiyorum. Geçmişi bu tür birkaç kelimeden hareketle zarafet çağı ilan etmek kolaycılık olur. Aynı dilin zalim lakapları da vardı; insanı bedeniyle, soyu sopuyla, memleketiyle aşağılayan sözleri de. Yine de rûşen-dil orada duruyor. Görmeyişi inkâr etmiyor, fakat insana görmeyişinden seslenmiyor.

Belki meselenin ucunu buradan tutabiliriz.

Bir söz doğru olabilir; fakat o anda söylenmesi gerekmeyebilir. Söylenecekse herkesin içinde söylenmeyebilir. Bazen vakti yanlıştır, bazen kelimesi. Bazen de karşımızdaki zaten bizim söyleyeceğimizi bizden daha ağır biçimde bilmektedir.

Doğru olmak, söze tek başına kifayet etmiyor.

Yunus’un söz üzerine şiirine dönünce bu mesele daha eski ve daha tanıdık bir yerden çıkıyor karşımıza. Meşhur mısraları çoğumuz:

“Söz ola kese savaşı
Söz ola kestire başı”

diye öğrendik. Oysa güvenilir divan neşirlerinde ikinci mısra “söz ola bitüre başı”dır.² Eski dilde “baş”ın “yara”, “bitürmek” fiilinin de iyileştirmek, kapatmak çevresindeki kullanımları hesaba katılınca bambaşka bir Yunus çıkıyor ortaya. Baş kestiren değil, yara bitiren bir söz.³

Şiirin devamı da bunu yalnız bırakmıyor. Ağulu aşı bal ile yağa çevirebilen sözden, sözün demini bilmekten, sözü pişirmekten, insanın diliyle kendi canına dağ açmasından bahsediliyor. Söz ağızdan çıktığı anda başlamıyor Yunus’ta; daha önce bir yerde bekliyor, demini alıyor.

“Pişmiş söz” üzerinde biraz durmak gerekiyor. Çünkü çiğ sözün yalan olması şart değil. İnsanı hayatı boyunca unutamayacağı yerinden yaralayan kimi cümleler düpedüz doğrudur. Kusurunu doğru görmüşüzdür, eski hatasını doğru hatırlıyoruzdur, zayıf tarafını da iyi biliyoruzdur. Öfke geldiğinde elimizde kullanabileceğimiz bir hakikat vardır. Söyleriz. Sonra da kendimizi kolayca müdafaa ederiz: Yalan mı söyledim?

Hayır.

Zaten mesele de orada başlıyor.

Mûsâ ile Hârûn’un Firavun’a gönderilişinde insanın önüne pek rahat açıklanamayacak bir ölçü konur. Firavun hakkında hüküm açıktır: Azmıştır. Fakat iki peygambere onunla konuşurken “kavlen leyyinen”, yumuşak söz söylemeleri emredilir.⁴ Muhatap, nezaketiyle bunu hak etmiş biri değildir. Firavun’dur. Yumuşak konuşulacak diye ona söylenecek şeyden de vazgeçilmez. Mûsâ saraya gidip gönül almayacaktır; ağır bir hakikati söyleyecektir. Fakat Firavun’un azgınlığı, Mûsâ’nın dilinin ölçüsünü tayin etmiyor.

Bunun bir başka ve bana kalırsa daha dokunaklı karşılığı Yûsuf kıssasında.

Kardeşleri yıllar önce onu kuyuya bırakmış, babalarına yalan söylemiş, bir çocuğun ve bir babanın hayatında kapanması zor yaralar açmışlardır. Yıllar sonra karşılaştıklarında vaziyet tersine dönmüştür. Kuyudaki çocuk iktidar sahibidir; kardeşleri ihtiyaç içinde onun karşısında durmaktadır.

Sonunda suçlarını da kendileri itiraf ederler:

“Biz gerçekten hata etmişiz.”

İşte insanın konuşmaması en zor anlardan biri.

Haklısınız. Üstelik artık bunu ispat etmenize de gerek kalmamış. Karşınızdaki başını eğmiş ve sizin yıllarca söyleyebileceğiniz şeyi kendi ağzıyla söylemiş. Böyle bir anda insanın içinde yıllardır bekleyen cümlelerin birden dile hücum etmesi pek anlaşılmaz değildir.

Yûsuf kuyuyu hatırlatabilirdi. Gömleği. Babasının gözlerini. Kendisini birkaç dirheme sattıkları günü. “Şimdi hangimiz neredeyiz?” dese hiçbir tarih kitabı onu yalancılıkla suçlayamazdı.

Söylemiyor.

“Lâ tesrîbe aleykümü’l-yevm.”

“Bugün size kınama yok.”⁵

“Tesrîb” eski tefsirlerde ayıplamak, azarlamak, yapılanı başa kakmak çevresinde açıklanıyor. Taberî’nin naklettiği bir açıklama bilhassa dokunuyor insana: Size günahınızı hatırlatmayacağım.⁶

Birini affedip suçunu unutturmamak mümkündür. Hatta bunu yıllarca sürdürebilirsiniz. Her yeni tartışmada eski defteri açar, yaptığınız iyilikleri yeniden sayar, “Ben seni o zaman affetmedim mi?” dersiniz. Ceza bitmiştir ama suçluluk nöbeti devam eder.

Yûsuf kardeşlerinin yaptığını yok saymıyor. Fakat onların mahcubiyetinden de kendisine bir taht kurmuyor.

“Ahsenü’l-kasas”ı bu yazının meselesine yaklaştıran yerlerden biri benim için burası. Elbette terkibe “en nazik söz” gibi taşımadığı bir mâna yükleyemeyiz. Fakat en güzel kıssa diye önümüze gelen bu anlatının sonunda, güç el değiştirdiğinde nasıl konuşulacağına dair böyle bir sahne bulunmasını da görmezden gelemeyiz. Mağdur güçlü hâle geliyor ve kıssa bir hesaplaşma hazzıyla bitmiyor.

Gündelik hayatta bu kadar büyük kuyularımız, saraylarımız yok. Küçük masalarımız var.

Borç isteyen biri karşımıza oturuyor mesela. Parasızlığını zaten biliyor. Bunu ona bir de biz anlatıyoruz. Bir çalışan hata yapıyor; hatayı düzeltmek yetmiyor, herkesin içinde nasıl hata yaptığını da gösteriyoruz. Çocuğa yanlışını söylemekle kalmıyor, bir süre sonra yanlışını onun sıfatı hâline getiriyoruz: tembel, beceriksiz, dağınık, yalancı…

İnsan bazen bir fiilden bir şahsiyet çıkarmakta pek aceleci.

Kur’an’da yardımın ardından gelen incitici söz için konulan ölçü bu yüzden serttir:

“Güzel bir söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha hayırlıdır.”⁷

Birine bir şey veriyorsunuz ve sonra diliniz verdiğinizden fazlasını geri alıyor.

“Ben sana yardım etmedim mi?”

Ettiniz.

Fakat insan, iyilik yaptığı kişinin haysiyetinden hisse satın almıyor.

Eski dilin bütün örtmecelerini buraya yığmanın anlamı yok. İnsanlar her zaman nezaket yüzünden dolaylı konuşmadılar. Korktukları şeylerin adını anmamak için de kelime değiştirdiler, ölümden ürktükleri için de, mahrem saydıkları şeyleri saklamak için de. İktidarların yaptığı işi daha tahammül edilir göstermek üzere dili evirip çevirdiği de yeni bir şey değil. Ölünün adını “zayiat”ın içine koyunca ölüm eksilmiyor.

Hüsn-i tâbir ile nezaket tam burada birbirinden ayrılıyor. Türkçe üzerine yapılan çalışmalarda “örtmece”, “güzel adlandırma”, “iyi adlandırma”, “edeb-i kelâm” ve “hüsn-i tâbir” gibi adların aynı geniş dil hadisesinin çevresinde kullanıldığı görülüyor. Örtmenin sebepleri ise tek değil: korku, tabu, mahremiyet, terbiye, nezaket…⁸

Rûşen-dilde beni tutan, hakikatin üstünün örtülmesi değil zaten. Kelimenin baktığı yer. Görmeyen insanın gözünde oyalanmayıp gönlüne geçmesi.

Biz de hâlâ böyle şeyler yapıyoruz. Yoksula “eli dar” diyoruz; hamile kadına “iki canlı”; ölüm haberinde çoğu zaman “öldü” demeden önce başka bir kelime arıyoruz. “Vefat etti”, “göçtü” diyoruz. Bunların bir kısmı alışkanlık, bir kısmı dinî hafıza, bir kısmı sahiden incitmemek için. Hepsine aynı değeri biçmek mümkün değil.

Üstelik bir zamanların nazik sözü bugün kaba da gelebilir. Görmeyen bir insan kendisi için hangi kelimeyi tercih ediyorsa, ona iki yüz yıl önceki sözlüğü dayatmanın incelikle ilgisi kalmaz. Muhatabı hesaba katmayan nezaket, biraz kendi terbiyemizi seyretmeye dönüşüyor.

Asıl mesele kelimeden önce mesafe galiba.

Bir insanın yarasına ne kadar yaklaşabileceğimiz, acısını ne kadar sorabileceğimiz, bildiğimiz bir sırrı ne kadar bildiğimizi belli edeceğimiz… İnsan yalnız bedeniyle mahrem değil; yenilgileriyle de mahrem.

Edebiyatın işi burada daha çetrefil. Yazarın karşısında “Beni böyle anlatma” diyecek kahramanı yoktur. Yoksulu istediği kadar yoksul, deliyi istediği kadar tuhaf, mağduru istediği kadar zavallı gösterebilir. Acının başında gereğinden fazla durabilir. Okurun gözyaşını almak için yaranın kabuğunu biraz daha kaldırabilir. Üstelik bunu iyi niyetle de yapabilir.

Acıyı anlatmakla acıdan yararlanmak arasındaki sınır her zaman kalın çizilmiyor.

Okura karşı da benzer bir kabalık var. Bazı metinler okuruna hiçbir şey bırakmıyor. Neyi anlaması gerektiğini açıklıyor, sonra açıkladığını bir daha açıklıyor; nerede üzülmesi gerektiğini sezdiriyor, önemli cümlenin altını kendi eliyle çiziyor. Okur sanki metne gelmemiş de yazarın rehberliğinde müze geziyor.

Sözün okura yaklaşma nezaketi belki biraz da çekilmeyi bilmek.

Bu cümleyi yazınca “her şeyi söylememek” diye bir hüküm daha koymak geliyor insanın içinden. Koymayalım. Okur anladı.

Bugünün dili bu bakımdan tuhaf bir yerde. İnsanları bedensel özellikleriyle, hastalıklarıyla, kökenleriyle aşağılayan pek çok kelimeyi terk ettik. İyi de ettik. Kelimenin yara açabileceğine dair hassasiyetimiz arttı.

Ama insanın kendisine karşı aynı ölçüde nazikleştiğimizden emin değilim.

Doğru kelimeyi kullanıp yanlış insanlığı yapabiliyoruz. Birinin hangi adla anılması gerektiğini dikkatle seçiyor, sonra on yıl önce söylediği bir cümleyi bulup önüne atıyoruz. Bir yanlışını bütün şahsiyetinin adı yapıyoruz. Mahcup olduğu ânı yüzlerce insana gösteriyoruz. Kötü lakaplardan sakınırken insanı tek hatasının lakabına çevirebiliyoruz.

Sosyal medyanın unutmayı pek sevmeyen bir hafızası var. Yûsuf’un sözü orada tuhaf biçimde güncelleşiyor:

“Lâ tesrîbe aleykümü’l-yevm.”

“Bugün başınıza kakmayacağım.”

Bu yalnız büyük affedişlerin cümlesi değil. Eşler arasındaki eski bir kavganın ortasında da lazım, dostlukta da, iş yerinde de, anne babanın çocukla konuşmasında da. Hafızamızdaki her şeyi dilimize taşımak zorunda değiliz.

Fakat susmanın da kendiliğinden bir erdem olduğunu sanmayalım. “Ayıp olur” diye ne kötülükler saklandı. Aile dağılmasın diye kimlerin ağzı kapatıldı. Büyüklerin yanında konuşulmaz denilip kaç çocuğun sözü yarıda bırakıldı. Nezaket güçlünün rahatını korumaya başladığında adı nezaket olarak kalsa da yaptığı iş değişmiştir.

Mûsâ’nın Firavun’a yumuşak söylemesi, Firavun’a söyleyeceğinden vazgeçmesi değildi.

Yunus’un sözü pişirmesi de sözü yutmak değil.

Pişmiş sözün ateşten geçmiş olması hoşuma gidiyor. Öfkesi biraz çekilmiş olabilir, fazlası dökülmüş, kime varacağı düşünülmüş. Hakikat hâlâ oradadır. Sadece söyleyenin içini boşaltmak için dışarı fırlatılmamıştır.

Bugün sözün böyle bekleyeceği yer azaldı. Mesaj gelir gelmez cevap, haber çıkar çıkmaz hüküm yetiştiriyoruz. Eskiden öfkeyle söylenen sözün hiç değilse ağızdan çıkıp karşıdaki insana ulaşması gerekiyordu. Şimdi birkaç santimlik parmak hareketi yetiyor.

Bir de yüz kayboldu.

Yüz önemliydi. Söylediğimiz şeyden sonra karşıdakinin gözünün değiştiğini görmek, odada birden oluşan sessizliği duymak, sözün eski frenlerindendi. Şimdi söz gidiyor; vardığı yerde ne yaptığını çoğu zaman görmüyoruz.

Belki onun için “rûşen-dil” gibi küçücük bir kelime hâlâ insanı durduruyor. Bugün kullanırız, kullanmayız; mesele o değil. Bir dil, bir insanın görmediğini söylemeden önce zahmete girmiş. Kestirmeden gitmemiş.

Yunus da sözü ağzına geldiği gibi bırakmamış; pişirmiş.

Yûsuf’un söyleyecek çok şeyi varmış; hepsini söylememiş.

İnsanın karşısına sözle çıkarken biraz zahmete girmesi fena bir miras değil.

Dipnotlar

  1. “Rûşen-dil” (روشن‌دل), Farsça sözlüklerde “aydın gönüllü, basiretli” anlamlarının yanı sıra kinaye yoluyla “nâbinâ, kör” anlamında da kayıtlıdır. Osmanlı Türkçesindeki âmâ karşılığı kullanımının yaygınlığı konusunda burada ayrıca bir iddiada bulunulmamıştır.
  2. Yunus Emre, “Söz ola kese savaşı söz ola bitüre başı”, bk. Faruk Kadri Timurtaş, “Yunus Emre Divanı”, İstanbul, 1972.
  3. “Bitüre başı” terkibinin tarihî söz varlığı ve bağlam içinde değerlendirilmesi için bk. Hatice Coşkun, Yunus Emre’nin ilgili beytini bağlam ve tarihî söz varlığı bakımından inceleyen çalışma, “İslami İlimler Dergisi”, 2025.
  4. Kur’an, Tâhâ 20/43-44: “Firavun’a gidin; çünkü o azmıştır. Ona yumuşak söz söyleyin…”
  5. Kur’an, Yûsuf 12/91-92.
  6. Taberî, “Câmiu’l-beyân”, Yûsuf 12/92 tefsiri. “Tesrîb”in ayıplama, kınama ve geçmiş kusuru başa kakma çevresindeki açıklamaları için ilgili ayetin tefsiri.
  7. Kur’an, Bakara 2/263.
  8. Türkçede örtmece/hüsn-i tâbir terminolojisi ve sebepleri için bk. Halil İbrahim Özden, Türkçede örtmece ve güzel adlandırma üzerine çalışma; ayrıca Hasan Kazım Kalkan’ın ölüm etrafındaki örtmece söz varlığını inceleyen çalışması.

Bir yanıt yazın