89614ae8-5d9b-47b5-b18e-4f856a9273a6

Bir şehrin hafızasının kodları kimleri hatırladığıyla anlaşılır. Daha doğrusu kimleri hatırlamakta ısrar ettiğiyle… Çünkü zaman herkesi aynı biçimde unutmuyor. Kimi isimler gürültünün altında kalıyor, kimileri gündelik hayatın telaşı içinde yavaşça siliniyor. Sonra birileri çıkıp bir sandığın kapağını açar gibi sözüyle, sesiyle, hatırasıyla o ismi yeniden çıkarıyor ortaya.

Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi’nin “Perşembe Sohbetleri/Konyalı Onlar” kapsamında, vefatının 23. yılında Dr. Ali Kemal Belviranlı için düzenlediği program bende biraz böyle bir his bıraktı. Aslında bu his benim için yeni değildi. 2013 Ekiminde, TYB Konya Şube Başkanlığını yürüttüğüm günlerde Konya Büyükşehir Belediyesi ile birlikte Mevlâna Kültür Merkezi’nde “Vefatından 10 Yıl Sonra Ali Kemal Belviranlı” programını gerçekleştirmiştik. Kıymetli Ömer Faruk Belviranlı o akşam da amcasını anlatmış, onun bestelerini seslendirmişti.

O gün açılış konuşmasında şöyle demişim: “Hepimizin ihtiyacı olan şey, aslında bir parça vefadır.”

Vefatının onuncu yılından yirmi üçüncü yılına… Aradan on üç yıl geçmiş. Değişen çok şey var ama değişmemesi gereken yine aynı: Bir parça vefa.

Bugün TYB Konya’nın hakkını özellikle teslim etmek gerekiyor. Bir tarafta şehri kendi sesinden giderek uzaklaştıran, arabesk kültürünü ve kolay tüketilen popüler zevki “kültür” diye önümüze seren büyük geceler, yüksek sesler, kalabalıklar var. Öte tarafta gürültüye pek aldırmadan şehrin hafızasını kazmaya devam edenler…

TYB Konya, sınırlı imkânlarına rağmen ısrarla Konya’nın gerçek kültür ikliminin yılmaz emekçilerinden olmayı sürdürüyor. Çünkü kültür yalnız bugünün neyi alkışladığıyla ilgilenmez. Bir şehrin asırlar içinde hangi sesi kendine ait saydığına bakar.

Ali Kemal Belviranlı da o seslerden biridir.

Doktor… Hafız… Musikişinas… Hattat… Hoca… Yazar… Mütefekkir…

Ama hepsinin üzerinde gerçek bir gönül insanı.

Güzel Sanatlar Genel Müdürü Ömer Faruk Belviranlı’nın amcasını anlatırken naklettiği hatıralarda en çok bu taraf belirginleşti. Muayenehanesine parası olmadığını söyleyerek gelen hastayı muayene etmekle kalmayıp ilacını da aldıran doktor… Evinde Mahmut Sami Ramazanoğlu’ndan Mehmed Zahid Kotku’ya, Hasan Basri Çantay’dan Necmettin Erbakan’a kadar pek çok ismi ağırlayan kültür ve tasavvuf adamı… Gençlere Osmanlı Tü

rkçesi öğreten hoca… Mûsiki meclislerinde güfte ile bestenin yalnız sesini değil ruhunu arayan sanatkâr…

Gecenin zihnimde kalan asıl metinlerinden biri, Ali Kemal Belviranlı’nın 1950’li yılların başında çıkardığı İslâm’ın Nûru mecmuasındaki “Müslüman Ye’se Kapılmaz” yazısıydı:

“Adaletin gizli, cevrin, eziyetin açık, ilmin terk edilmiş, cehaletin istenen bir meta haline geldiğini, dostluğun zayıf, düşmanlığın kavî olduğunu görürsün.

Sen Allah’a bağlan…

Sakın ye’se, ümitsizliğe kapılma!”

Sonra biraz daha sertleşiyor:

“Hakkın hezimete uğramış, bâtılın zafer kazanmış, hırsın galip, kanaatin mağlup, âlimin nasipsiz, edibin müptezel, hak sahibi ve mazlumların zelil, haksız ve zâlimlerin azîz olduğunu görürsün.

Sen Peygamber’e tâbi ol!

Sakın ye’se kapılma!”

Bugün söylemeye dilimizin pek varmadığı, söylesek kelimelerimizi birkaç defa tartarak söylediğimiz nice şeyi Dr. Ali Kemal Belviranlı bundan yetmiş yılı aşkın zaman önce ne kadar doğrudan söylüyor:

“Cehaletin istenen bir meta” oluşu…

“Yalanın tesirli bir güç” hâline gelişi…

“Âlimin nasipsiz, edibin müptezel” oluşu…

Mazlumun aşağıda, zalimin yukarıda görünmesi…

Bütün bunların sonunda ise karanlık bir teslimiyet yok.

Aksine: “Ye’se kapılma.”

Ömer Faruk Belviranlı gecenin bir yerinde ısrarla “güfte ile bestenin imtizacı”ndan söz etti.

Haklıydı.

Ali Kemal Belviranlı’nın bestelerinde kelimenin üzerine musiki giydirilmiyor; sanki kelime kendi sesini buluyor.

Ali Ulvi Kurucu’nun “Derdimendim”i:

Ben Rasûl-i Kibriyânın, bülbül-ü nâlânıyım,
Mücrimim gerçi, cemâl-i Mustafâ hayrânıyım…

Yine Ali Ulvi Kurucu’nun “Ruhum Sana Âşık”ı:

Rûhum sana âşık, sana hayrandır Efendim,
Bir ben değil, âlem sana kurbandır Efendim.

Yaman Dede’nin, Ali Kemal Belviranlı’nın Rast makamındaki bestesiyle ayrı bir derinlik kazanan naatı:

Ezel bezminde bir dinmez figândım yâ Resûlallah,
Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resûlallah.

Yunus’un yalvarışı:

Can ü gönülden seversen,
Yalvar kul Allah’a yalvar.
Maksûda ermek dilersen,
Yalvar kul Allah’a yalvar.

Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın asırlar aşan manzum akidesi de salondaydı:

Hüdâ Rabbim, nebîm hakkâ Muhammed’dir Resûlullah,
Hem İslâm dinidir dinim, kitabımdır Kelâmullah.

Ve yeniden Ali Ulvi Kurucu:

Gözyaşlarım durmaz taşar,
Seller gibi çağlar coşar,
Vuslat ümidiyle yaşar,
Aşka düşen pervâneyim.

Bunları bir salonda art arda dinlediğinizde bir medeniyetin kelimeleri yeniden dolaşıma giriyor:

Aşk, edep, vuslat, şefaat, merhamet, teslimiyet…

Ve belki hepsinden önemlisi Efendimiz’in ahlâkı.

Burada Ömer Faruk Belviranlı’nın da hakkını teslim etmek gerekiyor. Güzel Sanatlar Genel Müdürü sıfatının ötesinde, amcasından aldığı emaneti bir aile hatırası olarak saklamakla yetinmeyip sesine, tavrına ve hizmetine taşıyor. Onu dinlerken yalnız eski bestelerin ihya edildiğini değil; o bestelerin beslendiği edebin, hürmetin ve Peygamber muhabbetinin de yeniden mayalandığını hissettik.

Fahri Özçakıl dedemiz programın takdiminde Ali Kemal Belviranlı’nın Konya kültüründeki yerini hatırlattı. Av. Hasip Şenalp, Belviranlı’nın evinde Cemil Meriç’le sabaha uzanan Türkçe sohbetinden söz etti. Bilal Kuşpınar Hocamız gençlik yıllarında aldığı dersleri ve Şeyh Galib’in “Giydikleri âfitâb-ı Temmuz / İçtikleri şu’le-i cihansûz” beyti etrafındaki hatırasını anlattı. Abdüssettar Yarar ağabeyimiz, üniversite gençliğinin ve garip gurebanın güvenle sığındığı “Ali Kemal Abi”yi kendi hatıralarıyla tamamladı. TYB Konya Şube Başkanı Ahmet Köseoğlu ise “Bunlara vesile olduk, bunlara amelelik yaptık” derken kültür hizmetinin en güzel tarifini yaptı.

Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu üyeleri Ahmet Safa Mızrak, İbrahim Genç, Suat Orhan, Cengiz Onarıcı ve Muhsin Taha Dönmez’in sazları bu hatıra halkasını tamamladı. Programın sonunda sazendelerden İbrahim Genç’e katılım belgesini takdim etmek de bana nasip oldu.

On üç yıl önce Ali Kemal Belviranlı’yı anarken “Bir parça vefaya ihtiyacımız var” demiştim ya. Bugün galiba buna bir cümle daha eklemek gerekiyor:

Bir şehrin kendi sesi kaybolmasın istiyorsak, o sesi taşıyan insanları yalnız öldüklerinde hatırlamak yetmez; onların bıraktığı dili, edebi, musikiyi ve ahlâkı da yaşatmak gerekir.

Bütün gürültünün içinden hâlâ duyulabiliyorsa o ses bize şöyle sesleniyor:

Sakın ye’se kapılma.

 

About The Author

Bir yanıt yazın