‘ESKİ’DEN KOPMADAN ‘YENİ’Yİ SAVUNAN ŞAİR:MUALLİM NACİ
Hayatı boyunca Türk edebiyatına önemli eserler kazandıran ve 2. Abdülhamid’in yönlendirmesi sonucu Osmanlı tarihini yazmaya başlayan ancak bu arzusunu yerine getiremeden 12 Nisan 1893’teGAZEL
Ey neşve ne geldin bana meyhane miyim ben
Ey aşk ne sevdin beni divâne miyim benMisbâh-ı bekâ pertev-i işret ki aşkım
Yanmakla tükenmem per pervâne miyim ben
Lutf-ı güherim zahir iken çerh galat-ı beyyin
Fark etmedi gencinemi vîrâne miyim ben
Seyr eyle ser-i sebzimi gelsin de baharım
Hak-i siyeh içre kalacak dâne nmiyim ben
Naci yeter avareliğim gülşen-i kudse
Pervâz edeyim bülbül bî-lâne miyim ben
MUALLİM NACİ
“Ulviyyet-i hakîkiyyeden bî-nasîb olduğu halde yalnız lafzan ulviyyeti müş’ir sözler balon gibidir: Hava-yı iştiharda bir aralık i’tilâ-nümâ olsa bile bi’l-ahare bir zemin-i mechuliyet ve mensiyete düşer kalır! Hakîkat-ı hissiyeden mahrum iken ateşden, kıvılcımdan bahseden manzûmeler şebtâba benzer: Zalam-ı evhâm içinde fürûzân görünse bile hiçbir kalb üzerinden bir eser-i ihtirak husule getirmeksizin kendi kendilerine söner, mahv olur.” (Ekrem, 1301: 9-10)
Türk edebiyatına önemli eserler kazandıran, yazar, şair, öğretmen ve eleştirmen Muallim Naci, vefatının 127’nci yılında yad ediliyor.
Asıl adı Ömer olan Muallim Naci, saraç ustası Ali Bey ile Varnalı göçmen bir ailenin kızı olan Fatma Zehra Hanımın çocuğu olarak 1850’de İstanbul Saraçhanebaşı’nda dünyaya geldi.
Döneminin şairleri gibi “yeni şiir” yazmak yerine, daha çok divan şiiri kaleme alan, bu sebeple “eski Türk Edebiyatı’nın son temsilcisi olarak görülen şair, öğrenim hayatına Fevziye Mektebi’nde başladı.
Küçük yaşta Kur’an-ı Kerim’i ezberleyen şair, babasının vefatı üzerine annesiyle gittiği Varna’da medreseye gitti ve oradaki hocası Müftüzade Abdülhalim Efendi’nin verdiği “Hulusi” mahlasıyla sülüs levhalarla bir Kur’an-ı Kerim yazdı.
“NACİ” MAHLASINI HAYRANI OLDUĞU HİKAYE KAHRAMANINDAN ALDI
Muallim Naci, Giritli Aziz Ali Efendi’nin “Muhayyelat” adlı eserindeki bir hikayenin kahramanı olan “Naci”ye duyduğu sevgi dolayısıyla bu ismi kendisine mahlas olarak seçti.
Varna’da Rüştiye Mektebi’nde 1867’de ikinci öğretmen olarak göreve başlayan Muallim Naci, Farsça ve Arapçanın yanı sıra Fransızca öğrenmeye başladı, telhis ve aruz dersleri aldı.
Naci’nin şiir ve makaleleri Tuna gazetesinde yayımlanırken, Mutasarrıf Süleymaniyeli Mehmet Said Paşa ile tanıştıktan sonra 10 yıldır sürdürdüğü öğretmenlikten ayrıldı ve paşanın özel katibi olarak 1876’da Rumeli ve Anadolu’nun birçok şehrini dolaştı.
Bu sebeple üç sene kaldığı Sakız Adası’nda şiirler yazan Naci’nin, daha sonra kaleme aldığı “Kuzu”, “Nusaybin Civarında Bir Vadi” ve “Şam-ı Gariban” adlı şiirleri, “Tercüman-ı Hakikat”te yayımlandı.
GÖRÜN ŞİİRİNİN TAHLİLİ – MUALLİM NACİ
Nâci Efendi, devrinde yeni edebiyat taraftarlarının da eskiyi ayniyle yaşatmak istemelerini yanlış bulur. O, hem eski edebiyattan hatta ona kaynaklık eden Arap ve Acem edebiyatlarından hem de Batı edebiyatlarından ‘nazar-ı millî‘den uzaklaşmadan yararlanılabileceğini kabul eder.” Ne yazık ki, uzun süre İstanbul dışında kalışı ve yabancı dili geç öğrenmesi, aslında şairlikte Ekrem’den ve Hâmid’den geri kalmayan, hatta onlardan daha iyi olan Naci’nin talihsizliğidir. Bu nedenle o, diğer Tanzimat edebiyatı sanatçılarının aksine Batı edebiyatım biraz geç tanımıştır. Ancak tanıyınca da ondan faydalanmayı ihmal etmemiştir; Hugo, Lamartine, Musset ve Voltaire gibi Fransız şairlerden yaptığı ve Âteşpâre adlı eserinde yayımladığı çeviriler de bunun ispatıdır.
Tanzimat şiirinin önemli isimlerinden Muallim Nâci, hem eski şiir zevkiyle hem de Batı’nın şiir zevkiyle sanatını oluşturmuş; bu yolda estetik değeri olan eserin kaleme almıştır. Bir dönem eski edebiyat taraftarlarının lideri gibi görülüp acını. Issızca eleştirilmiş olsa da aslında o, eski edebiyat zevkini inkâr etmeden ama ondan farklı yeni bir edebiyat kurma niyetindedir. Şiir görüşü ile ne bütünüyle eskiyi olduğu gibi devam ettirmek ne de körü körüne bir Batı hayranlığına kapılıp kendi edebiyatımızı tümden unutmak taraftarıdır. Bu anlamda o, Şerif Aktaş’ın kullandığı tâbirle ifade edersek, tam bir ‘mutavassıtın’dir; yani ılımlı ve orta yolu tutan sanatçılardandır: “
Nâci, özellikle edebî hayatının ikinci devresinde yani Şerare ve Fürûzân adlı kitaplarını yayımladığı dönemde daha çok Divan edebiyatı tarzındaki şiirlere yönelir. Özellikle de gazel üzerinde yoğunlaşır. Bu türün gerektirdiği bütün inceliklere vâkıf olan Naci’nin, sosyal tenkit karakteri taşıyan gazellerinden biri de, 1887’de yayımlanan Fürûzân’daki “görün” redifli gazelidir.
GÖRÜN
Çıkın şu savma’adan zâhidân! Cihanı görün!
Nasıl güzel geçiyor âlemin zamânı görün!
Bilin betâlet ü gayret nedir, ne hâsıl eder!
Bakın şimendifere! Bir de kârvânı görün!
Çalışmayıp oturanlarda züll ü ye’se bakın!
Oturmayıp çalışanlarda izz ü şânı görün!
“Cihân lisânla döner” derler, öyledir, sevinin
Ne irtikâ ediyor milletin lisânı görün!
Biraz mülâhazanız yok mu? Dinleyin, okuyun!
Ne söylüyor ukalânın sühan-verânı görün!
ŞİİRİN İÇERİĞİ:
Şiiri, tıpkı Ekrem gibi, genellikle “güzellik” kavramının dışında düşünmeyen Nâci, bu gazelinde bu sınırın dışına çıkmış gibidir. Gerçi “onun şiirinde değişik güzellik unsurları yanında dinî, medenî ve kültürel unsurlar da aranmalıdır. Onun şiiri çoğu zaman bu unsurlarla iç içedir.” Bu şiirinde de şair, “çalışmayı, tefekkürü, kendi içine kapanmayıp çevreyle haşır neşir olmayı ve okumayı” överek o dönemde kendi içine kapanarak dış dünyayla ilişkisini kesen insanları bu faaliyetlere teşvik eder. O, bu gazelinde işlediği temayla bize, kendisinden önceki Ziya Paşa’yı ve kendisinden sonra gelecek ve Nâci’den özellikle aruzu kullanma konusunda etkilenecek olan Mehmet Âkif i hatırlatır.
Nâci, toplumumuzun medeniyet değiştirmeye çalıştığı, Osmanlı İmparatorluğu’nun her alanda gerilediği ve insanların aşağılık duygusu içerisinde bulunduğu buhranlı bir devirde yaşar. Toplumu sarsan buhran, onu hem etkiler hem de üzer. Buhrandan kurtulmak için gayret gösterirken çevresindekileri de uyarmaktan geri durmaz. Geri kalışımızı kabul etmez ve bunun nedenleri üzerine düşünür. Eskiyi reddetmeden ve kendi değerlerimizden taviz vermeden Avrupa’dan yararlanmak gerektiğine inanır.3 Geri kalışımızın sebeplerini, geri kalmışlıktan kurtulma çarelerini ve gelişen ve değişen dünyaya ayak uydurmak zorunda olan toplumumuzun nasıl değişmesi gerektiği hakkındaki görüşlerini işlediği nâdir şiirlerinden biri, bu gazeldir. Bu gazel, çeşitli yenilgiler, geri kalmışlık ve efendilikten aşağılanmaya giden süreçte iradesini ve direncini kaybedip nispeten içine kapanan, ilimle irfanla da bağım kopararak tembelleşmeye yüz tutan bir toplumu, kimi dinamiklere dikkat çekerek hem eleştiren hem de uyaran bir manzumedir. Şairin burada söyledikleri, hâlâ eskimemiş ve bugün için de geçerli olan önemli fikirlerdir.
Çıkın şu savma’adan zâhidân! Cihanı görün!
Nasıl güzel geçiyor âlemin zamanı görün!
(Ey dünyadan elini eteğini çekenler, şu içine kapandığınız hücrenizden çıkın da dünyayı bir görün! Sizin dışınızdaki dünyadakilerin zamanının nasıl güzel geçtiğine balon.)
Devletin ve milletin içinde bulunduğu maddî ve manevî acıklı durumu ifade eden bu gazelde, içinde yaşadığı çağın insanından şikâyet eden bir şair vardır. Bu acıklı duruma razı bir birey olmayan şair, tıpkı çağdaşı Nâmık Kemal gibi, miskinliği üzerinden atarak silkinen ve bu gerilik çukuruna kendisini düşüren sebeplerin farkına vararak bu çukurdan çıkmaya gayret eden, kudretli ve kararlı “yeni bir insan tipi” çizmiştir. Bu yeni insan tipinin birinci vasfı, kendi içine kapanmayıp sosyal olmak veya çevresinde olup bitenden haberdar olmaktır.
Burada, “zâhidân” (sofu kişiler, dünyadan elini eteğini çekenler) diyerek sanki sadece savma’adan (tekkeden, inzivaya çekildikleri hücreden) çıkmayan ve dini yanlış anlayıp yaşayan kimselere bir eleştiri varmış gibi görünüyor ama aslında çalışmayıp asrın gerisinde kaldıkları için başta medreseler olmak üzere bütün kumullarıyla Osmanlı İmparatorluğu ve ona mensup olan herkes eleştirilmektedir. Dünyadan kopan, onun gerisinde kalan Osmanlı’ya karşılık çalışıp ilerleyen ve gelişen Batı arasında refah ve mutluluk bakımından bir mukayese yapmaktadır şair.
Bilin betâlet ü gayret nedir, ne hâsıl eder!
Bakın şimendifere! Bir de kervânı görün!
(Avarelik yapıp çalışmamak ile çalışıp çabalamanın ne demek olduğunu bilin ve bunların ne gibi sonuçlar doğurduğunu bir trene bir de kervana (deve kervanına) bakıp görün!)
Ziya Paşa’nın, “Diyâr-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm / Dolaştım mülk-i İslâmî bütün virâneler gördüm” matla’lı ünlü “gördüm” redifli gazelini hatırlatan bu beyitte şair, miskinlik içerisinde bulunanlarla yani Osmanlı ile çalışıp ilerleyenleri ve sürekli icâdlar yapanları yani Batı’yı karşılaştırır. Bunu yaparken de tren (Batı) ile deve kervanını (Osmanlı) mukayese unsuru olarak kullanır. Gerçekten de o devirde Batı ülkeleri bilimsel ilerlemeler neticesinde pek çok yeniliğe (icada) imza atmış, sanayileşmenin getirdiği zenginlik ve refah içerisinde yaşamaktadırlar. Öte yandan Osmanlı, Batı’ya nazaran her alanda geridir. Bir Osmanlı aydım olarak bu durumdan rahatsız olan Muallim Nâci, sanayileşmenin, teknik alanda ilerlemenin sevdasını çekmekte ve bunun ilk şartını ortaya koymaktadır: Çalışmak ve çalışarak yeni şeyler icat edebilmek. Çünkü, “İnsana çalıştığından (kendi gayretinden) başkası yoktur.”* Deve kervanı gibi ağır ilerleyen Osmanlının tren gibi hızlı giden Batı medeniyetine yetişebilmesi ve ayak uydurabilmesi için dikkat edilmesi, uyulması gereken hususları sıralar şair. Diğer bir deyişle, Ziya Paşa’nın bahsettiğimiz o meşhur gazelinde yaptığının aksine Naci, bu gazelinde sadece bir durum tespiti yapmayıp çözüm yollarını da göstermiştir.
Çalışmayıp oturanlarda züll ü ye’se bakın!
Oturmayıp çalışanlarda izz ü şanı görün!
(Bir çalışmayıp oturanlardaki alçalmaya, aşağılık duruma ve ümitsizliğe bakın; bir de oturmayıp çalışanlardaki yücelik ve şerefi görün!)
Burada da şair, çalışanlarla çahşmayanları mukayese etmektedir. Miskinlik ve tembelliğin düşman olan şair, akis sanatının bir çeşidi olup Batı retoriğinde chiasmus (çaprazlama) diye adlandırılan sanatı da kullanarak (Çalışmayıp oturanlarda… / Oturmayıp çalışanlarda…) çalışmanın önemini vurgular. Çalışmayanları bekleyen, Osmanlının o dönemde içinde bulunduğu durum gibi, aşağılık, gerilik ve bunun doğurduğu ümitsizliktir. Ancak çalışanlara balonca onların da sürekli yükseldiklerini, geliştiklerini ve şerefli bir hayat sürdüklerini görürüz. Uzun süren savaş yıllarının ve devletin vergi gelirlerindeki azalmaların yanı sıra Osmanlı insanındaki tembelliğin de bir sonucu olarak Osmanlı gerilemiş, millet fakirleşmiş ve Devlet, dışarıdan borç almaya başlamıştır. İşte bu da, zillettir; hem Devlet’in hem de milletin şerefini lekeleyen bir durumdur. Nâci de, duyarlı bir aydın olarak bu durumdan tabiî ki rahatsızdır. Çalışmanın mutluluğu ve ilerlemeyi, tembelliğin ise sefaleti getireceğini Fürûzân’daki başka bir şiirinde şair şöyle ifade eder:
“Cihanda var ise mes’ûd olan çalışkandır
Olur karîn-i sefalet çalışmamakla kişi” (s. 4)
Nâci, yine ilerlemenin adresi olarak “çalışma”yı gösterirken milletin en büyük düşmanlan arasmda da, tembelliğin doğurduğu “aşağılık duygusu” ve “ümitsiz-lık”in olduğuna vurgu yapar. Ona göre, ilim çalışmakla elde edilir. O, çalışmadan ve ümitsizlikle hiçbir şeyin olmayacağım başka eserlerinde de dile getirir.
“Cihan lisânla döner” derler, öyledir, sevinin
Ne irtikâ ediyor milletin lisânı görün!
(“Dünya dille, konuşmayla döner” derler, doğrudur; buna sevinin. Milletin dili neyi yüceltiyor, millet neye değer veriyor görün!)
Batı’ya göre geri olduğumuzu kabullenen, ilerlememiz gerektiğine de inanan şair, “insanlar dâima teâti-i efkâr ile iştigal etmelidirler ki nâil-i terakki olabilsinler” (întiad, s. 20-21) diyerek yükselmenin şartlarımdan biri olarak düşünmeyi, tefekkür etmeyi gösteriyor. Mevcut ilerlemelerin ancak bu sayede gerçekleşebildiğini de ifade ediyor. Ancak, sadece düşünmek yetmez, fikir alışverişi yapmak da önemlidir. Herkes kendi fikrinin doğru olduğunu düşünüp başkalarının görüşlerine itibar etmezse veya farklı düşünenleri hoşgörüyle karşılamazsa yükselme olmayacağına manır.7 İşte bu beyitte de şair, bu görüşlerine yer verip meşveretin, başkalarına danışıp onlara danışmanın önemine vurgu yapıyor. Tabiî burada, Batı’da neler konuşulduğundan, neler yazılıp çizildiğinden, hangi meselelerin tartışıldığından da haberdar olmamız gerektiğine dair bir işaret de vardır.
Biraz mülâhazanız yok mu? Dinleyin, okuyun!
Ne söylüyor ukalânın sühan-verânı görün!
(Biraz olsun düşünceniz yok mu? Dinleyin, okuyun! Bir de akıllı ve bilgili kişilerin önde gelenlerinin, düzgün konuşanlarının ne söylediğini görün, onları dinleyin!)
Muallim Naci, fikir alışverişinin yanında okumaya, tefekküre ve ilme çok önem verir. Çünkü o, “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” gerçeğine inanmakta; hikmetin ancak marifetle (bilgiyle) kavranabileceğine ve herkesin ehl-i marifet olması gerektiğine, bununla da kalmayıp herkesin “hem müte’allim, hem mu’allim” olmasının şart olduğuna inanır. Yani “herkes (…) birinden öğrenmeli, diğerine öğretmeli’dir. Bu da okumayla, dinlemeyle, konuşmayla ve yazmayla olur. O, özellikle okumak üzerinde çok durur. Ona göre okumak, fikirlerin terbiyecisidir ve fikrini geliştirmek isteyenlerin tek sermayesidir.
Tüm bunlardan sonra, Muallim Naci ile ondan sonra gelecek olan ama milletin içinde bulunduğu kötü durumdan tıpkı Muallim Naci gibi rahatsız olup sorumlu bir şair olarak bu durumdan kurtulmanın çarelerini şiirleştirecek Mehmet Akif arasında çok büyük bakış açısı ortaklıklarının olduğu görülür. Akim yolu birdir tabiî ki; Mehmet Âkif de sıkıntılardan kurtulma çarelerini sayarken “cehaletten kurtulma, çok çalışma, ümitsizliğe düşmemek, birlik ve beraberliğe önem vermek, meşverete başvurmak, Batı’nın ilmini ve sanatını almak, dini ve tevekkül anlayışını doğru kavramak vs.” gibi hususlara sık sık vurgu yapar. Mehmet Akif’ten bir beyitle bitirelim:
“Bekayı hak tanıyan sa’yi vazife bilir
Çalış, çalış ki bekâ sa’y olursa hak edilir.”
Şiirde Şekil, Ahenk, Dil ve Üslûp
Şinasi ve Nâmık Kemal ile başlayan aruz-hece ikiliği Muallim Naci’de yoktur; o, bütün şiirlerini, inceliklerini çok iyi bildiği ve bu hususta kendisinden sonra gelen Fikret, Âkif ve Yahya Kemal gibi önemli şairleri de etkileyeceği aruz vezniyle yazar. Bu gazel de, aruzun “mefâilün feilâtün mefâilün feilün” kalıbıyla yazılmıştır. Muallim Nâci’nin, şiirlerinde âhenk unsuru olarak yararlandığı aruz, burada Türkçeye boyun eğmiştir; yani aruzun hatırı için zorlamalar yapılmaz; kelimeler, mısralara doğal hâlleriyle girer.
“Göz için kafiye”yi savunan şairin bu yekâhenk gazelinde (konu bütünlüğü olan gazele redifine göre bir başlık konulmuş) kafiyeleniş, gazel nazım şeklinin kurallarına uygun olarak “aa xa xa…” şeklindedir. Şiirde zengin kafiye (-ân) ve kelime hâlinde redif (-! görün) kullanılmıştır. Böylece, şiirin âhengine katkı sağlanmış olur.
Şiirde aliterasyon ve asonanslarla da âhenge katkı sağlanır. Aşağıya aldığımız örnek beyitte, “m, r ve l” ünsüzlerinin tekrarı ile “e, i ve ö” ünlülerinin tekrarı buna örnektir:
“Cihân lisânla döner” derler, öyledir, sevinin
Ne irtikâ ediyor milletin lisânı görün!
Ayrıca yukarıdaki örnek beyitte de görüleceği gibi, başta “-ı görün” redifi olmak üzere bazı kelimelerin (“lisân, ne, bakın, çalış-, otur-“) tekrarı (tekrir sanatı) hem anlamı güçlendirmiş hem de âhenge katkı sağlamıştır.
Muallim Naci’nin üzerinde durulması gereken en önemli yönlerinden birisi, onun dili ve üslûbudur. Onun Tanzimat edebiyatı içerisindeki yerini değerlendirirken Mehmet Kaplan şunları söyler: “Şinâsi’nin şiir dilinde yapmak istediği inkılâp, Nâmık Kemal tarafından unutulmuştu. Hâmid, yüce duygular ve düşünceler adına gramere meydan okudu. Recâizâde’de dil gayet zevksiz bir seviyeye düştü. Nâci bu sukuta karşı dili ve ahengi müdafaa etti. O bu reaksiyonu yaparken Divan şiirine dayanıyordu. Bundan dolayı devrinde ve daha sonraları gerilikle itham olundu. Fakat bu itham haksızdır, lira Nâci, Divan şiirini asla olduğu gibi kabul etmemiş, onun en iyi taraflarını, kesif ifade tarzını ve musikisini almıştır. Eski dili red hususunda da Nâci, Tanzimatçılardan çok ileridir.” Şairin Fürûzân adlı kitabında yer alan “Köylü Kızların Şarkisi’ adlı şiir, dildeki sadelik ve ifadedeki doğallık bakımından dikkat çekicidir ve Mehmet Kaplan’ın bu tespitlerini ispatlar niteliktedir. Tanpmar, “devrine nazaran Türkçeyi bulan ve ona inananlardandı” diye tarif ettiği Nâci’nin, yeni tarzda yazdığı şiirlerin Tanzimat’tan beri peşinde koşulan sadeliğin tâ kendisi olduğunu belirtir ve ondaki sadeliğin tâ ilk şiirlerinden beri var olduğunu, bu açık ve sade anlatım kapılarının, özellikle küçük yaşlardan itibaren okuduğu Ahmet Mithat gibi yazarlar sayesinde açıldığım söyler.
Tanzimat’ın başlarında Şinâsi’nin halkın kolaylıkla anlayabileceği bir dil ile yazma gayreti, Muallim Naci’de de devam etmiştir. Hatta, “kendinden hemen sonra değilse bile (aşırı batıcılar vardır kendinden sonra) daha sonra edebiyatımızda bütün dallarda topluca gerçekleşen sadeleşme olayında Naci’nin büyük çapta olumlu etkileri olduğu incir edilemez bir gerçektir.” Türkçeye yakın kullanımlar, sohbet havasının ve konuşma dilinin hâkim olduğu bu gazelinde de dikkat çeker. Şürde, “betâlet, savma’a, zâhidân, şimendifer, züll, izz, ye’s, irtikâ et- ve sühan-verân” kelimelerinin dışında kullanılan kelimeler, bugün de kullandığımız kelimelerdir.
Şiire hâkim olan üslûp, inandığım söyleyen bir adamın üslûbudur. Uyana ve davetçi bir hitabet üslûbu, gazelin bütününü kaplamıştır. Şiirde, muhtevaya uygun olarak, daha çok “fiil” kullanılmıştır ve bu fiillerin çoğu da emir kipindendir: “çıkın, görün, bilin, bakın, dinleyin, okuyun, geçiyor, döner, derler, hâsıl eder, irtikâ ediyor, söylüyor”. Fiilimsiler dışında (çalışmayıp, oturanlar, oturmayıp, çalışanlar) kullanılan kelimeler isim ağırlıklıdır; soru zarfları ve soru zamirleri dışında bir tane niteleme bildiren zarf var (güzel geçiyor); işaret sıfatı ve belgisiz sıfat var ama niteleme bildiren sıfat yoktur. Bu da şiirde tasvirî bir üslup olmadığını gösterir ki zaten harekete/araştırmaya dayanan şiirin içeriği de buna uygun değildir.
Şiirde mukayeseye dayalı bir anlatım da dikkat çekmektedir. Anlatılmak istenenler, iki farklı dünya (Doğu X Batı) ve iki farklı insan tipi (çalışan X oturan) üzerinden veriliyor. Bu mukayese üzerine oturan anlatımda, tabiî ki, sık sık birbirine zıt kelime ve kavramlar (şimendifer X kervan, betâlet X gayret, züll X izz) kullanılarak tezat sanatına başvuruluyor.
TERCÜMAN-I HAKİKAT’İN EDEBİYAT SÜTUNUNU YÖNETTİ
Said Paşa ile 1883’te İstanbul’a dönen ve Hariciye Nezareti’nde çalışan Naci, daha sonra Almanya’ya elçi olarak tayin edilen paşayla gitmeyerek İstanbul’da kaldı.
Naci, ilk şiir kitabı “Ateşpare”nin de yayımlandığı aynı yıl, memuriyetten istifa ederek gazeteciliğe başladı ve Ahmet Mithat Efendi’nin teklifi üzerine “Tercüman-ı Hakikat” gazetesinde edebiyat sayfasını yönetti.
Ahmet Mithat Efendi’nin besteci kızı Mediha Hanım ile 1884’te evlenen Naci’nin, “Tercüman-i Hakikat”te yayımlanan şiirleri ve Fransızcadan yaptığı çevirilerle kısa sürede şöhrete kavuşurken, dönemin şairleri tarafından yazılan nazireler şöhretinin belli bir çevrede yayılmasını sağladı.
Tanzimat döneminde “eski şiir” ile “yeni şiir” arasında kurduğu köprüyle birçok taraftar toplayan Muallim Naci, döneminin yeni şiir taraftarı şairleri tarafından bu sebeple eleştirildi.
Naci’nin gazel, şarkı, kıt’a, rubai ve benzeri divan tarzındaki şiirlerini topladığı “Şerrare” adlı kitabı, 1884’te okuyucuyla buluştu. “Tercüman-ı Hakikat”ten ayrılan Naci’nin yazıları 1885’ten itibaren “Saadet” ve “Mürüvvet” gazetelerinde çıkmaya başladı.
Usta şairin Şeyh Vasfi ve birkaç arkadaşıyla çıkardığı “İmdadü’l Midad” gazetesinde 1885’te yayımlanan “Köylü Kızların Şarkısı” adlı şiiri, Türk edebiyatının köyden bahseden ilk şiiri olarak kabul edildi.
Kendi devrinde “eski” olarak tanımlanan edebiyatı en iyi bilen kişi olarak anılan Naci, yeni tarzda da oldukça başarılı manzumeler yazdı. Fransızcayı öğrenmesi, Batı edebiyatından yaptığı çeviriler, eski edebiyatın biçim ve içerik özelliklerinin yanı sıra Batıdan gelen yeni nazım şekillerini kullanması onun Batı kültürüne karşı olmadığının göstergesi olarak değerlendirildi.
Naci’nin 8 yaşına kadar yaşadığı hatıralarını anlattığı “Ömer’in Çocukluğu” adlı eseri 1898’de Almancaya, 1914’te ise Rusçaya çevrildi.
Haftalık dergi “Mecmua-i Muallim”i 1887’de çıkaran, 1889’da Stockholm’de gerçekleşen “8. Müsteşrikler Kongresi”nde Türkçeye hizmetlerinden ötürü ödül alan Naci, “Sünbüle” adlı şiir kitabını 1890’da yayımladı.
Muallim Naci, “Gazi Ertuğrul Bey” adlı manzum eserini 1891’de Sultan 2. Abdülhamid’e sunarak padişahın takdirini kazandı ve “Tarih-nüvis-i Selatin-i Al-i Osman” unvanıyla ödüllendirilerek maaşa bağlandı.
Farklı alanlarda eser veren Muallim Naci’nin en önemli yönü şairliği olurken, “Kuzu”, “Kebuter”, “Dicle”, “Feryad”, “Şam-ı Gariban”, “Nusaybin Civarında Bir Vadi” ve “Avcı” gibi şiirleri şekil bakımından olduğu kadar muhteva bakımından da “yeni” kabul edildi. Muallim Naci Türk edebiyatının, Batı edebiyatının seçkin eserlerinden de yararlanması gerektiğini savundu ancak yenilikleri kabul ederken Türkçeden ve Türk kültüründen taviz verilmemesi gerektiğini ifade etti.
2. Abdülhamid’in yönlendirmesi sonucu Osmanlı tarihini yazmaya başlayan Naci, bu arzusunu yerine getiremeden 12 Nisan 1893’te kalp krizi nedeniyle vefat etti. Cenaze masrafları padişahın emriyle Hazine-i Hassa’dan karşılanan şair, cenaze namazının Ayasofya’da kılınmasının ardından Sultan Mahmud Türbesi’ne defnedildi.
Şair’in mezar taşında ise kendi beyiti olan “Hak perestim arz-ı ihlas ettiğim dergah bir/Bir nefes tevhidden ayrılmadım Allah bir” ifadesi bulunuyor.
BİRÇOK YAZI TÜRÜNDE ESERLER KALEME ALDI
“Lügat-ı Naci” adıyla bir sözlük ile “Heder” ve “Musa Bin Ebi’l-Gazan” adında oyunlar kaleme alan Muallim Naci’nin başlıca eserleri arasında şiir türünde, “Ateşpare”, “Şerare”, “Füruzan”, “Sümbüle”, “Yadigar-ı Naci”, eleştiri türünde “Muallim”, “Demdeme I”, Demdeme II”, Demdeme III” ve “Yazmış Bulundum”, anı türünde “Medrese Hatıraları”, “Ömer’in Çocukluğu”, araştırma alanında “Osmanlı Şairleri”, “İstilahat-ı Edebiye”, “Esami”, mektup türünde ise “Muhaberat ve Muhaverat”, “Şöyle Böyle”, “Mektuplarım” isimli eserleri yer alıyor.
https://www.mortakasanat.com/index.php/2020/09/30/eskiden-kopmadan-yeniyi-savunan-sairmuallim-naci/

