FELAKET ALEGORİLERİ: AFET, KORKU VE FANTAZİ FİLMLERİNDE TOPLUMSAL KIYAMET

0
2102641_c912b9f79d315ca28425c3ffab889f7c

Küresel ısınma, iklim de­ ğişikliği ve şirketlerin küreselleşmesinin frenlenmemesinin feci so­nuçları dünyayı tehlikeye maruz bırakmaktadır.  Günümüz sineması çok çeşitli çevresel konulan ve insanın ve doğanın bekasının karşı karşıya  olduğu  tehditleri  işlemiştir.  Daha  eski  dönemlerde,  filmler nükleer savaş uyarısında bulunmuş,  nükleer savaş sonrası soykırımı resmetmiştir; sözgelimi Peter Watkins’in yönettiği ve son derece ger­çekçi ve ürkütücü bir BBC yapımı olan War Games (Savaş Oyunları, 1 965), soykırım sonrası Los Angeles’ı tasvir eden Blade Runner (Bı­çak Sırtı,  1982) veya soykırım  sonrası New York’u  tasvir eden Es­cape from New York (New York’tan Kaçış,  1981) gibi daha alegorik filmler, vb.Bush-Cheney  döneminde,  çevre  felaketi  filmlerinden  gelecekle ilgili karşı-ütopyacı bilimkurgu ve korku filmi karışımı filmlere kadar çeşitlilik gösteren felaket alegorileri ile toplumsal facia vizyonları ortaya çıkmıştır.31 Toplumsal kaygılar arttığında filmlerde ve fan­tazilerde  toplumsal  kıyamet  harekete  geçer.  Çevre  kriziyle,  sosyo­ ekonomik ve siyasi çöküşle ilgili kaygıları dile getiren 2000’li yılların Hollywood filmlerinde açıkça görülen bir mecazdır bu.

Çevre Krizi

Roland Emmerich’in filmi tfhe Day After Tomorrow (2004) iklim de­ğişikliği  ile  küresel  ısınmanın  Bush-Cheney  yönetimince  gözardı edilen  tehlikelerini  tasvir  etmek  için  felaket  filmlerinin  geleneksel yöntemlerine başvuruyor.32 Los Angeles’ı  yerle bir eden kasırgalar, Manhattan’ı dümdüz eden dev dalgalar ve kuzey yarıkürenin donma­sı gibi bir ekolojik felaket şöleniyle, Emmerich felaket filmini uç bo­yutlara taşıyor. Film, Profesör Jack Hail (Dennis Quaid) ile diğer bi­liminsanlarının bir kutup buzulunun kınlmasıyla karşı karşıya kaldı­ğı Antarktika görüntüleriyle başlıyor. Yeni Delhi’de yapılan çevrey­le ilgili bir konferansta Hail, küresel ısınma nedeniyle Gulf Stream’ de meydana gelebilecek bir değişikliğin sıcaklıkta büyük bir düşüşe neden olabileceği  uyarısında bulunuyor.  Dick Cheney’ye benzeyen başkan yardımcısı  (Kenneth Walsh) bu konuya şüpheyle yaklaşıyor, Kyoto Protokolü’nün ekonomi  üzerinde yaratacağı olumsuz etkileri ifade ediyor. İskoç bir bilimadamı (lan Holm) Hall’a Kuzey Atlantik’in okyanus sıcaklığının düşüşüyle ilgili araştırmalarının ani iklim de­ ğişikliğinin  başka  bir  Buzul  Çağı’na  neden  olabileceği  hipotezini desteklediğini söylüyor. Ekolojik krizin ‘küresel doğasının altını çizen The Day After To­ morrow’da Hindistan’da yaşanan aşın hava olayları, Japonya’da ya­ğan dev dolu taneleri, New York’u yalayıp yutan Tsunami dalgası, ar­ dından da bütün kuzey yarımkürenin aşın derecede donması  tasvir ediliyor;  bir  sahnede,  uluslararası  astronotların  bu  katil fırtına  sis­temlerinin yol açtığı tahribatı uzaydan izlediklerini  görüyoruz.  İro­nik bir tersine çevirmeyle, kuzey yarırnküreden insanların çaresiz bir şekilde sınırı aşıp Meksika’ya geçmeye çalıştıklarına, Meksikalı po­lislerin onları içeri almadıklarına şahit oluyoruz.

İklimbilimci Jack Hail  ABD hükümetine  “yedi  ila on gün içinde yeni bir Buzul Çağ’a gireceğiz” uyarısında bulunuyor. Her şeyden bi­ haber beyzbol şapkalı başkan (Perry King) bu büyük felaketin boyu­tunu öğrenince nihayet  yola  gelen başkan yardımcısına  “Sence  ne yapmalıyız?” diye soruyor. Bu tür görüntüler halkın Bush’un basiret­siz ve ilgisiz biri, Cheney’nin de başkanlığı yürüten asıl kişi  olduğu şeklindeki algısını sinemaya tahvil ediyor ve ciddi sorunları gözardı eden bir yönetime sahip olmanın tehlikelerinin altını çiziyor.

The Day After Tomorrow ekolojik krizi ciddiye almamanın ve çev­re sorunları için çözüm yolları tasarlamamanın yıkıcı etkilerini göz önüne seriyor. New York’un Beşinci Caddesi’ni silip süpüren dev su kütlesi, Empire State ile New York’taki diğer gökdelenlerin sapır sa­pır dökülüşü, Özgürlük Anıtı’nın bir buz kütlesine yarıya kadar bat­mış hali, kasırganın o meşhur Hollywood tabelasının harflerini sökü­şü, vs. – bütün bu görüntüler çevrenin mahvolmasına dair ciddi uya­rılarda bulunan bir felaket tahayyülü yaratıyor.

Bağımsız sinemanın auteur’lerinden Larry Fessenden’in filmi The Last Winter (Son Kış, 2006) küresel ısınmanın sonuçlarına dair uya­ nlarda bulunan bir ekolojik korku/felaket filmi. Kuzey Kutup Daire­ si’nin  üst kısımlarında geçen  film,  North Industries adlı bir şirketin vahşi yaşam alanı olarak belirlenmiş bir alanda yeni petrol kaynakları   araştırmak için  hükümetle anlaştığını anlatan bir belgeselden görüntülerle açılır; şirketin bu girişimi, ABD’nin petrol enerjisine daha bağımlı  hale gelmesine yol açacaktır.  Bu  vahşi  yaşam  alanında ika­met eden petrol  araştırmacıları  ile biliminsanları giderek daha fazla stres  yaşamaya  başlar,  geceleri  tundurayı  tek  başına  dolaşan  genç Maxwell (Zach Gilford) artık tuhaf gazlar ve gizemli imgelerden bah­setmektedir.  Daha  sonra proje  müdürü  Ed  Pollack  (Ron  Perlman), projeyi izlemekle görevli çevre aktivisti Hoffman’ın (James LeGros) ekosistemin  çökmeye  başladığından  ve  kış  aylarına  göre  normalin çok üstünde seyreden sıcaklıkların donmuş toprak tabakasını erite­rek oraya getirilmesi  düşünülen ağır ekipmanın  nakli  için  mutlaka gerekli  “buz yolları”nı  imkansız hale getirdiğinden artık iyice emin olduğunu öğrenir. Ayrıca Hoffman, Pollack’ın yardımcısı ve eski sev­gilisi Abby’yle (Connie Britton) bir ilişki yaşamakta, bu da  sondajlamak* isteyen petrol şirketi yetkilileri ile bunun çev­ reye  olumsuz  etkileri  olabileceğinden endişelenen ekolojistler ara­sında anlaşmazlığa yol açar.

Kısa bir süre sonra Maxwell’in daha da tuhaflaştığı anlaşılır; do­ğanın çevreyi bu kadar kurcaladığı ve sömürdüğü için insandan inti­kam aldığına, ölü bitki ve hayvanlardan oluşan petrolün asırlardır ye­rinde rahat ve huzur içinde dururken şimdi tuhaf olaylara neden ol­duğuna dair şeyler geveler. Aslında o gizemli seslerin nedeni çatla­yan buz tabakası  ve rüzgardır, Maxwell’i  delirten de zehirli bir gaz olabilme ihtimalidir. (gerçi orada çalışan bir yerli Wendigo diye şeytani bir güçten bahseder, yerli ruhların olduğunu söyler). Maxwell donarak öldükten ve birbirinden ilginç görüntü ve olaylar peydah olduktan sonra, onla­ rı kurtarmak için gelen bir uçak bilinmeyen bir nedenle araştırma is­tasyonuna çakılır. Bunun üzerine  Pollack ile ekolojist Hoffman yardım  çağırmak  üzere  oradan  ayrılır.  Film  mutlu  sonla  bitmiyor ama dünya genelinde meydana gelen tuhaf hava olaylarını bildiren cıvıl cıvıl,  ışıl  ışıl  haber programı görüntüleriyle sona eriyor, şirket medyasının bu olayların nedenini hiç araştırmadığı anlaşılıyor.

Korku Şovları

l960’lar ile  l970’lerin krizleri çoğunlukla korku  ve felaket filmleri ile  diğer türlerde  alegorik olarak tasvir edilmiştir (Kellner  ve  Ryan 1988).  Bush-Cheney  döneminde  yaşanan  kabuslar  toplumsal  kıya­meti anlatan birçok film türünde tasvir edilmiştir. Toplumsal kıyamet türündeki ilk filmimiz Resident Evil (Ölümcül Deney, 2002) popüler bir Japon video oyunundan yola çıkılarak yapılmış ve birçok filme esin kaynağı olmuştur. Paul W. S. Anderson’ın yönettiği Resident Evil şirket komplosunu anlatan güçlü bir alt-metne sahip ve dev bir şirke­tin ABD’yi nasıl ele geçirdiğini anlatan ayrıntılı bir açıklamayla baş­lıyor:

  1. yüzyılın başlarında Umbrella Corporation ABD’nin en büyük ticari firması haline On evden dokuzunda onun ürünleri var. Şirketin siyasi ve mali etkisi kendini her yerde hissettiriyor. Dışarıdan bakınca, dünyanın li­der bilgisayar teknolojisi, tıbbi ürün ve sağlık hizmeti sağlayıcısı gibi görü­nüyor. Çalışanlarının bile bilmediği gerçek ise, muazzam karlarını askeri teknoloji, genetik deneyler ve viral silahlardan sağlıyor olması.

Resident Evil ölümcül  bir virüsün  bulaşmasıyla  biyolojik tehli­ke  alarmının  harekete geçmesi  ve  virüsün etkisiyle  ölen  insanların zombi olarak yeniden canlanmasıyla başlıyor.  Bu salgını kontrol al­tına almak üzere olay yerine işinin ehli bir ekip gönderilir ama iş iyi­ce  kontrolden çıkınca yeraltı tesislerini denetleyen bilgisayar Kızıl Kraliçe heryeri kapatır, dolayısıyla ekip de kısılıp kaldığı bu yerden çıkmak  için zombilerle, virüsün bulaştığı köpeklerle, şirket yardak­çılarıyla  ve  şeytani  bir  bilgisayarla mücadele  etmek  zorunda kalır. Ekip -başında Alice (Milla Jovovich) ve Rain (Michelle Rodriguez) adında çok sağlam iki kadın vardır- Kızıl Kraliçe’yi kapatmaya gelir ama bu  arada onlarca zombi kaçar;  bu  durum filmin başka bölüm­ lerinin çekilmesine vesile olur. Filmin sonunda ana karakter -ki de­vam filmlerinden Alice olduğunu öğreniriz- hayatta kalır ama yeral­tı araştırma tesisinin üzerindeki şehrin zombiler tarafından yönetildi­ğini anlar ve ümitsiz bir gelecekle karşı karşıya kalır.

İlk Resident Evil’ın büyük bir bölümü  yeraltında,  heran her kö­şeden yeni bir kötülüğün ve zorluğun ortaya çıktığı klostrofobik bir ortamda geçerken, Resident Evil: Apocalypse (Ölümcül Deney:  Kı­yamet, 2004) kıyamet yeri gibi bir şehirde geçer. Genetik açıdan sü­per güçlerle donatılmış olan Alice bu ortamda zombilerle, canavar­larla ve  şirketin katilleriyle  savaşır;  kötü niyetli  şirket bu  karantina altındaki kenti yok etmeden önce oradan kaçmak için, iki güçlü ka­dınla ve hayatta kalmış olan başka insanlarla güç birliği yapar. Alice ile dostlarından bazıları hayatta kalmayı başarır ama film bir nükle­er saldırıyla sona erer. Şirket bu saldırıyı bir nükleer santralde arıza çıktığı haberiyle örtbas eder (bu sahne hükümetin bazı olayları hası­raltı etme girişimlerinden duyulan endişenin bir yansımasıdır). Daha sonra haberlerde, şirketin kusurlu olduğuna dair daha önce çıkan haberlerin asılsız olduğu, halkın hayat tarzlarını koruduğu için Umbrel­la  Corporation’a  şükran  duyması  gerektiği  belirtilir.  Bush-Cheney döneminde şirketler ile devletin yalanlarıyla ilgili apaçık bir alegori­dir bu.

Resident EviL:  Extinction’da  (Ölümcül  Deney:  İnsanlığın  Sonu,2007) yeryüzünde şehir hayatı diye bir şey kalmamıştır; Alice ile ha­ yatta kalmış küçük bir grup, büyük bölümü çölleşmiş olan bir ortam­da zombi güruhu arasında yaşam mücadelesi vermektedir. Avustral­yalı yönetmen Russell Mulcahy’nin yönettiği bu kanlı zombi filmin­ de, hiç utanmadan Mad Max (Çılgın Maks) ve Mad Max 2: The Road Warrior’dan (Çılgın Maks 2:  Savaşçı) çalınmış mücadele sahneleri, ve Hitchcock’un kuş sürülerinin yanında çok uysal ve zararsız kaldı­ğı  virüs  kapmış bir  kuş  sürüsünün  saldırıya  geçtiği  unutulmaz  bir sahne vardır. Süper güçlerle donatılmış Alice filmde kuşları yakıyor, Claire  Redford  ve  onun  hastalık  bulaşmamış,  dünyayı  ele  geçiren zombiler karşısında sayıları hızla azalan dostlarıyla takılıyor. Las Ve­gas harabeye dönmüştür ve grubun tek ümidi yaşayan insanların ol­duğu  bildirilen  Alaska’ya  gitmektir;  vampirlerin  istilasına  uğramış bir Alaska’yı anlatan 30 Days of Night’ı (30 Gün Gece) seyretmemiş­ler belli ki.

Aşırı şiddet içeren ve nihilist olan Resident Evil: Extinction sağcı bir hayatta kalma fantazisi. Uygarlığın çöküşünden sonra itin iti ısır­dığı, zombilerin zaten az sayıda olan insanları yediği bir evrende an­cak en vahşi olan hayatta kalır. Resident Evil serisi kötü niyetli şir­ketler ve  denetimsiz  biyoteknolojilerden  duyulan  korkuyu,  insanın teknolojinin  tahakkümü  altına  gireceği,   biyokimyasal   salgınların patlak vereceği endişelerini dile  getirir .  l1 Eylül’den sonra meydana gelen ve nedeni hiç açıklanmayan şarbon saldırılarının tetiklediği bir endişedir bu. Serinin birazdan göreceğimiz üzere kendi kendinin taklidi haline gelen George Romero filmlerinden araklanan filmleri, zombi filmlerinin bir alttürünü oluşturur.

Diğer  bir  mutant  zombi  filmi  serisi,  kontrolden  çıkan  bilim  ve teknolojinin  tehlikelerine ve neden olduğu  yıkıcı  sonuçlara odakla­nır. Danny Boyle’un 28 Days Later’ı (28 Gün Sonra, 2003) şiddet ve şiddetin kontrol altına alınması üzerine araştırma yapmak üzere may­munlara saf saldırganlık virüsünün enjekte edildiği bir araştırma la­boratuvarı sahnesiyle başlar. Hayvan hakları savunucuları bilmeden bu maymunları “özgür” bırakınca maymunların ölümcül saldırısı da başlar; hastalığı bütün insanlara bulaştırarak zombi katillere dönüş­melerine neden olurlar. Yapımına 2000-2001  yılları arasında Birle­şik  Krallık’ta  çok  sayıda  büyükbaş  hayvanın  katledilmesine  neden olan şap hastalığı salgınının baş gösterdiği,  1 l Eylül’den sonra mey­dana gelen şarbon  saldırılarının  insanlarda  endişe  yarattığı dönem­lerde başlanan film 2003’te SARS hastalığının patlak verdiği sıralar­da gösterime girmiştir. Bu nedenle filmde yer alan salgın gerçek dün­yada büyük bir yankı yaratmıştır.

Filmin DVD’sinde yer alan yorum bölümü  ve belgeselde küresel salgınların tehlikeleri dile getiriliyor. Denetimden çıkmış ordu mese­lesi filmin bir başka altmetnini oluşturuyor. Hayatta kalan küçük bir grup, hayatta kalan ordu mensuplarının  virüse bir çare bulmaya ça­lıştığını bildiren bir radyo yayını üzerine Büyük Britanya’nın kuze­yindeki bir askeri kampa ulaşmaya çalışır. Grup askeri kampı bulur, aralarında genç bir  siyahi  kadın  (Naomie  Harris)  ile  yeniyetme  bir kız (Megan Bums) da vardır ve çok geçmeden askerlerin dünya nü­fusunu yeniden artırmak (ve cinsel arzularını tatmin etmek) için on­ları seks köleleri yapmak istediği anlaşılır; bu sahneyle film seyirciyi saldırgan eril militarizme karşı bir konuma yerleştirir.

Filmin  devamı  niteliğinde çekilen  ve  İspanyol  sinemacı Juan Carlos Fresnadillo’nun yönettiği 28 Weeks Later (28 Hafta Sonra, 2007) özellikle Amerikan ordusunun denetim dışı kalmasından du­yulan korkuyu dile getirir. Önceki hikayenin devamı olan ama tamamen  yeni karakterlerden oluşan film, ilk salgında ölenlerle birlikte yok olmuş gibi duran virüsün yeniden ortaya çıkıp salgına neden ol­masını önlemek için ABD’nin liderliğinde NATO’nun İngiltere’yi işgal etmesini konu alır. Tahmin edileceği üzere virüs ve canavar saldı­rısı yeniden ortaya çıkar ve ABD’nin liderliğindeki askerler -içlerin­ den bazıları pek “hareket” olmamasından yakınmaktadır- zombilere ateş etmeye başlar, bazı askerler onları öldürürken zevkten deliye dö­ nerler. ABD’nin Irak’ı işgali bağlamında ele alındığında, virüsü yeni kapmış olanların yanı sıra ilk virüs salgınında hayatta kalanları yok etmeyi emreden Kırmızı Alarm, uzayıp giden katliam ve son olarak bir  rehabilitasyon  kampının  bombalanması  gerçek  dünyadaki  kor­kunç olaylarla benzerlikler taşır.

İki filmin de hayatta kalmaya vurgu yapan ve Darwinci bir alt­ metni var, bununla beraber ikisinde de toplumsal çöküş ve sonrasın­ da yaşanacak engellenemez  saldırganlık korkulan da vurgulanır.

Özellikle 28 Weeks Later’da  aksiyon  sahnelerinde  titreyip  duran  el kamerası görüntüleri ile hızlı kurgu, denetim dışına çıkmış bir varo­luş duygusu, tahammül edilmez bir karmaşanın içine atılmışlık duy­gusu  yaratır, her şeyin boka sardığı korkusunu canlandırır insanda.

İki filmde de tekrar tekrar söylenen bir söz –“Her şey sikilip atıl­mış”– mutlak endişeyi ifade eder, her şeyin gerçekten de sikilip atıl­dığı, o kadar ki işleri tekrar yoluna koymak veya geleceğe dair bir umut oluşturmak için geriye yapılacak bir tek sikmenin kaldığı fikri­ni uyandırır insanda.

Alfonso Cuaron’un filmi Children of Men (Son Umut, 2006), kı­yametvari  çöküşe ve Orwellci  faşizme  doğru  sürüklenen  bir dünya alegorisiyle, günümüz siyasi  sisteminin çöküşüne dair en karmaşık ve en düşündürücü film belki de. P. D. James’in yine aynı adı taşıyan bilimkurgu  romanına  dayanan  filmde,  2009’da  meydana  gelen  bir grip salgınından sonra gizemli bir şekilde dünya genelinde bir kurak­lığın başgöstermesi, sonrasında dünyada terörün yaygınlık kazanma­sı anlatılır. 2027 Londrası’nda geçen filmin gerçekten de ürkütücü senaryosu günümüzün  siyasi  eğilimlerinin gelecekte karmaşaya ve çöküşe nasıl  neden olduğunu  gösteriyor.  Cuaron’un kamerası  toplu çekimler ve uzun çekimlerle seyirciyi günümüze benzeyen ama daha yavan, tehlikeli ve ürkütücü bir ortamı keşfetmeye zorlar. Filmin açılış sahnesinde televizyonda “sadece Büyük Britanya’nın bir asker gi­bi azimle  ayakta kaldığı”  çöküş halindeki  bir dünyanın montaj  gö­rüntülerini görürüz:

Haber spikeri: Seattle Kuşatması’nın 100. günü. Müslüman cemaat or­ dunun camileri işgaline bir son vermesini talep ediyor. İç Güvenlik yasa ta­ sarısı kabul edildi. Sekiz yıl sonra, İngiliz sınırlan hala kapalı. Ülkeye yasa­ dışı yollarla giren mültecilerin sınırdışı edilmeleri sürüyor.

Günaydın. Gündem konumuz...

Ekonomi ve toplumsal düzen  Büyük Britanya dışında dünyanın her yerinde bozulduğu için mülteciler akın akın Britanya’ya gelmek­ tedir. Gelen mülteciler toplama kamplarına gönderilir. Balık adında­ ki devrimci bir grup mülteci hakları konusunda mücadele vermekte, polis  devletini  sona erdirmek için çalışmalarda bulunmakta ve  şid­ detli  bir  isyan  planlamaktadır.  En  genç  insan  olan  Diego  Bebek’in ölümünden sonra bütün ümitler yok olur, dünya yasa boğulur. Clive Owen’ın  gelmiş  geçmiş  en  başarılı  anti-kahraman  oyunuyla  hayat verdiği  karakter, bürokrat Theo bir kafeden çıkar çıkmaz kafe bom­ balanır;  günün  ilerleyen  saatlerinde,  teröristler  tarafından  kaçırılır. Eski  karısı Julian  (Julianne Moore)  bu  terörist  grubun  bir üyesidir. Julian Theo’yu Kee adında (Çlare-Hope Ashitey) hamile bir mülteci­ ye çıkış vizesi ayarlamaya, kadını insan hayatını yeniden canlandır­maya yönelik bir girişim olan İnsan Projesi’ne götürmeye ikna eder.33

Devlet baskısının korkunçluklarına şahit olan Theo, Kee ile bebeği­ ni  ülkeden kaçırma girişimine aktif biçimde katılır.  Bu olay örgüsü polis devleti, terörizm, mülteci kampları ve giderek artan toplumsal ayrışmayı bir araya getiren müthiş bir montaja vesile olur; film böy­ lece günümüzdeki eğilimleri daha yoğun biçimde yansıtarak, mevcut durum kökten değiştirilmezse yıkıma doğru sürükleneceğimiz uyarı­sını yapar.

Giderek artan faşizme ve demokrasi ile uygarlığın çöküşüne dik­ kat çeken Children ofMen aslında muhafazakar bir altmetne sahiptir. Uygarlık zayıflayıp dağılınca insan eski güzel günlere özlem duyma­ ya başlar, ayrıca filmde çocuk doğurmak insanlığın kilit unsuru mer­ tebesine  yerleştirilir.  Devrimciler,  Theo’nun  sevimli  dostu  Jasper’ı (Michael Caine) durduk yerde öldüren, daha büyük yıkımlara neden olacak, belki de kendi varlıklarını bile sona erdirebilecek Don Kişot­vari  bir  “isyan”  planlayan  acımasız  teröristler  olarak  gösterilir. Film  siyasi  aktivizme  değer  atfedip  Theo’yu  depresif  bir  sinikten inançlı bir aktiviste doğru dönüştürürken, umudu da ne olduğu belirsiz bir İnsan Projesi’ne ve tapınılan bir nesne haline gelen kimsesiz bir çocuğun doğumuna havale etmekte. Film boyunca İslami terörle ilgili medya görüntüleri  yer alır ve filmin sonuna doğru  uzun  bir sahnede, Theo ile Kee’nin çocuğu İnsan Projesi’ne götürecek olan bir tekneye bırakmak üzere kaçmaya çalıştığı yerde, radikal İslamcıları andıran  bir grubun tehditkar bir gösterisi  yer alır ve böylece günü­ müzdeki Araplardan ve İslam’dan korkma eğilimi yeniden üretilir.

Bunlara rağmen film birçok açıdan, içinde bulunduğumuz döne­me dair önsezili eleştirel  vizyonlar sunarak militarizm korkusunu ve faşist bir polis devletinin ortaya çıkacağı endişelerini canlandırır. Toplumsal yozlaşma görüntüleri ve Children ofMen ‘in soluk ve can­ lı renkleri, harekete geçilmediğinde ve değişim kucaklanmadığında günümüzdeki eğilimlerin bizi götüreceği bir gelecekle ilgili kasvetli bir vizyon oluşmasını sağlar.

Popüler kültürde zombi temalarının artışı  üzerine  yazdığı “Zom­bi Zamanı” başlıklı harika makalede Gendy Alimurung, sersem sepe­ lek dolaşan  ve tek dertleri varlıklarını sürdürmek olan  zombilerin, Bush-Cheney’nin Cumhuriyetçi ekonomisinin sonucu olarak işlerini, borsadaki hisselerini ve emeklilik fonunu kaybetmiş, sağlık ve konut kredisi  masraflarını  ödeyemeyen,  yıllarca  süren  savaştan  ve  artan toplumsal şiddetten bitkin düşmüş milyonlarca insanı temsil ettiğini ileri sürer.34 Analizimin de işaret ettiği gibi, sayısı artan zombi film­ leri, ölüye dönmüş insan kitlelerine, belli toplumsal kökenlere sahip ve 200’li yılların siyasetiyle ilişkili olan irrasyonel şiddete dair ale­goriler sunar. Muhafazakar felaket filmlerinde kötülüğün mevcut sis­ temin dışındaki kaynaklardan veya daha doğaüstü kaynaklardan gel­ diği görülürken, burada tartışılan 200’li yılların felaket filmlerinin çoğunda sergilenen toplumsal eleştiri geleneğinde kötülüğün ve canavarlığın mevcut toplumun denetimden çıkmış yönlerinden geldiği görülür. George Romero’nun filmleri Land ofthe Dead (Ölüler Diya­rı,  2005) ile Diary of the Dead (Ölülerin Günlüğü, 2007) onun yaşa­ yan ölü serilerinin bugüne dair eleştirel alegoriler sunan güncellen­ miş  kurgularıdır.  Romero’nun Night of the Living  Dead  (Land of the Dead’de, kentin sayısı az olan güvenli bölgelerinden birinde yıllarca sürmüş zombi saldırılarından sonra toplum Fiddler’s Green denilen çok katlı lüks apartmanlarda yaşayanlar -site toplulu­ğuna tıpatıp benzeyen bir topluluk- ile sefalet içinde yaşayan alt sı­nıflar olarak ikiye ayrılmıştır. Küçük bir polis kadrosu üst sınıftakile­ ri zombilerden korumaya ve kırsal bölgelerden bu sınıfın ihtiyaçları­nı karşılamaya çalışır. Buradaki sınıf ayrımı Bush-Cheney dönemin­ de zengin  ile yoksul arasındaki giderek genişleyen uçurumu temsil eder; zombiler işçi sınıfından tipler gibidir, ilikleri kemikleri kurutul­muştur ve eğlence diye yutturulan havai  fişek gösterileriyle ayakta uyutulmaktadırlar. Romero’nun vizyonunda ise zombiler giderek ze­kalarını  geliştirir, iletişim  kurmayı,  silah kullanmayı öğrenmeye ve yaşayanlar ile seçkinlerin yaşadığı kente saldırmak için güçlerini bir­leştirmeye başlarlar.

Fiddler’s  Green’i  Donald Tromp  ve  Donald  Rumsfeld’i  andıran Kaufman (Dennis Hopper) adlı umursamaz bir diktatör yönetmekte­ dir (filmin DVD’sindeki bir videoda Hopper, karakterini Rumsfeld gi­ bi oynamaya çalıştığını belirtir). Serseri bir polisin (John Leguizamo burada müthiş bir oyunculuk sergiliyor) çaldığı ölümcül silahı Fidd­Ier’s Green’e karşı  kullanma tehdidi üzerine Kaufman “Teröristlerle aynı  masaya  oturmayız,”  diye  kestirip  atar –  akla  hemen  Bush­ Cheney yönetimini getiren bariz bir iğneleme bu.

Silah kullanmayı öğrenmiş siyahi bir zombinin, Büyük Patron’un (Eugene Clark) önderliğinde zombiler duvarlarla çevrili lüks konut topluluğuna saldırır:  yönetici seçkinlere karşı devrimci bir ayaklan­ma  imgesi.  Yapılan havai fişek gösterisi zombilerin ilgisini çekmez-devrimci sınıf bilincinin giderek arttığının bir simgesi- ve zombi­Ier, filmin sınıfsal intikam fantazisinde, yönetici sınıfın sığınağına sistemli biçimde saldırmaya devam eder.

Romero’nun daha sonra çektiği Diary ofthe Dead onun “ölü” mi­tolojisinin  başlangıcına  uzanarak  Yaşayan  Ölülerin  ortaya  çıkışını gösterir. Filmin ana hikayesinde, haber bültenlerinde ölümden döneninsanların canlı insanları yiyerek beslendiği haberinin dolaştığı sıra­ larda, Pittsburgh Üniversitesi’nden gelen öğrencilerden oluşan bir film ekibi ormanda bir korku filmi çekmektedir. Öğrenciler bu olaya bizzat şahit olduktan sonra, Jason adlı genç bir sinemacı bu korkunçolaylan videoya çekmeye, “her şeyin değiştiği” bu olayı belgeleme­ ye karar verir. Öğrenciler internetten olayla ilgili medyada çıkan ha­berlerin  videosuna  ulaşır  ve  hükümetin  yalan  söylediğini,  bu  kor­ kunç olayın boyutlarını örtbas ettiğini anlarlar.  Film  ekibi  gerçekte meydana  gelen  olaylan  filme  almaya ve  bunu  internete yüklemeye karar verir; bu sahne “viral video”nun İnternet aracılığıyla anında bü­ tün dünyaya dağıtılabildiği yeni bir medya ve haber ve bilgi kaynak­ları çağına işaret eder.

Yalan  söyleyen  medya  teması,  ABD’de Irak  işgaline uzanan  sü­reçteki  ve  Bush-Cheney  döneminin büyük bir  bölümündeki  şirket medyasını  akla getiriyor elbette.  Film  güncel  meselelerle  ilgili  yo­rumlarla dolu;  örneğin bir radyonun talk show spikeri  “asıl mülteci sorunu”nun bugün artık insanın hayatla ölüm arasındaki sınırı geç­mesiyle  ilgili bir mesele olduğuna dikkat çekerek, iltica sorunlarını çarpıtan muhafazakar yorumculara taş atar. Daha geniş anlamda, bu­günkü  ortamda  dirilen  Ölü   kavramı,  asırlar  boyu  Ortadoğu’ya  vedünyanın başka bölgelerine musallat olan bir salgına, yani ölüm ve intikam  döngüsüne,  ABD’nin  Irak  işgaliyle  Pandora’nın  Kutusu’nu açarak bir kere daha harekete geçirdiği döngüye işaret eder. Gerçek hayattaki korkunçluklann yanında Romero’nun  zombi  filmleri daha munis ve zararsız kalır.

Robert Rodriquez’in Quentin Tarantino’yla ortak çektiği Grind­ house’un ilk yansını oluşturan filmi Planet tferror’un (Dehşet Geze­ geni) zombi korku filmi türüne eleştirel bir özellik katan bir yanı da vardır. Film bütün pervasızlığıyla, cani zombi mutasyonlarını, lrak’ta kullanılan biyolojik-kimyasal silahlarla ilgili deneylerin ters gidişiy­le açıklar. İğrenç mutasyonlar halkı mahveder – orduda dönüp dola­şıp geri gelerek halkı perişan edecek canavarlar yaratan sisteme dair bir alegoridir bu.  Filmin başlıca kötü adamları, Bruce Willis ile Tarantino’nun alaycı bir ironiyle canlandırdığı, Irak’ta geliştirilen biyo­ lojik-kimyasal silahlan satmaya çalışan, Amerikan ordusu içindeki eşkıyalar.

İlginçtir, ne zaman muhafazakar Cumhuriyetçiler iki dönem ikti­darda kalsa, zengin ile yoksul  arasındaki uçurumu daha da açsa ve ekonomik kriz yaratsa, kıyamet sonrasını anlatan gerilim filmlerinin sayısı  dalga dalga artmıştır. Reagan döneminde Mad Max filmleri, Escape from New  York,  Blade Runner ve  daha  niceleri  uygarlığın kaotik bir şiddette, kanun ve düzenin daha ziyade muhafazakar eko­ nomi politikaları nedeniyle (filmlerde bunlar asla dile getirilmese de) parçalandığı muhafazakar bir kabusta yok oluşunu tasvir etmiştir.

Bush-Cheney  döneminde,  onlarca  insanın  hayat koşulları  kötü­ leştikçe ve krizler yoğunlaştıkça, kıyamet sonrasını anlatan filmlerin sayısı  da çarpıcı bir biçimde  artmıştır.  Bu  filmler toplumsal  yıkıma dair alegorilerdir,  günümüzdeki eğilimlerin giderek denetim dışına çıkabileceğine ve büyük çaplı yıkıcı bir felakete neden olabileceğine dair uyarılarda bulunan karşı-ütopyalardır.  Felaket alegorileri sağcı siyasetçilerin halkın korkularını istismar etmeye dayanan politikala­ rını yeniden üretiyor olabilir ama alttan alta Bush-Cheney iktidarı sı­rasındaki denetimsiz piyasa fundamentalizmi, sınır tanımayan mili­tarizm,  Sosyal Darwinizm ve  korku  döneminin Land of the Dead, 28 Days Later ve Children of Men’de görülene benzer bir toplumsal parçalanmaya neden olabileceğini de sezinletiyor insana. Bu neden­le bu filmler toplumsal hayat ile sivil toplumun parçalanmasına dair alegoriler olarak, hayatta kalma mücadelesinin hayatın berbat, insan­lıkdışı ve kısa olduğu Hobbesvari bir dünyada verildiği Darwinci bir kabusun ortaya çıkışı  olarak okunabilir.  Zombilerle canavarlar yal­nızca muhafazakar kabusları temsil etmez, aşırı sağcı Bush-Cheney rejiminin bizi nereye götürdüğüne dair vizyonlardır aynı zamanda.

_________________________

1-Kristen Thompson (2007) binyıl sonu Amerikan sinemasında dünyanın so­ nuna dair korkuların arttığını ileri sürer ama söz konusu analizinde bu filmleri din sorunsalları çerçevesinde belli bir bağlama oturtmaya ve (Robin Wood gibi) günü­ müz korku filmlerini ailede yaşanan bir krizde temellendirmeye fazla kaptırır ken­ Crisis Cinema: tfhe Apoca/yptic idea in Postmodem Narrative Film derleme­ sinin önsözünde Chris Sharrett, günümüz sinemasındaki felaket temasını -daha zi­ yade Baudrillard’ın terimleriyle- öznenin, toplumsal olanın ve postmodemlikte an­lamın çöküşü olarak yorumlar (1 993: 2 vd.). Kriz ve felaket açısından belirleyici olan sosyo-ekonomik unsurlar, postmodemliğin (idealize edilmiş) kültürel parça­ lanma vizyonundan bu şekilde silinir. Stroup ile Shuck (2007) ise, “günümüzün ön­ de gelen demokrasilerinde yurttaşların kimliğinin ezilip dümdüz edildiğini”, bunun kültürel bir kötümserliğe ve kişinin kendini küçük görmesine, geleceğinden umut­ suz olmasına neden olduğunu ileri sürer. Kültürel kötümserlik ve kıyamet vizyon­ ları çok çeşitli unsurlar tarafından belirleniyor elbette; ama ben bu kitapta özellikle, 1980’ler ile 1990’ların sineması ve popüler kültüründeki toplumsal kıyamet öngö­ rülerinin, feci bir ekonomik çöküşün habercisi olması üzerinde duruyorum: Onyıl­ lar boyunca izlenen neoliberal politikalar doğrultusunda, özellikle de Reagan reji­ mi ile iki Bush rejiminde, yoğun bir deregülasyon süreci ve muhafazakar bir gün­ dem izlenmiş; şirketlere tanınan imtiyazlar ve zenginlere sağlanan vergi indirimle­ ri nedeniyle borçlar arttıkça artmış, böylece zengin ile yoksul arasındaki uçurum daha da büyümüş, bu arada konut piyasası ve mali piyasalarda devlet denetimi gi­ derek ortadan kaldırılmıştır. Popüler kültürün toplumsal kıyamet vizyonlarının 200’li yılların sinemasındaki artışının birbirinden çeşitli nedenleri olduğunu kabul etmekle birlikte, 200’li yılların kıyametvari felaket filmlerini -yukarıda sözü edi­ len kitaplardakinin aksine- toplumsal yıkıma (çevresel, siyasi, iktisadi yıkıma ve dünya düzeninin bozulmasına) dair gerçek korkulara; kısmen Bush-Cheney yöne­ timinin izlediği politikalar ile neoliberal küreselleşmenin neden olduğu (bunların çoğunlukla bilinçdışı toplumsal korkular yarattığını düşünüyorum), rasyonel bir te­ meli olan gerçek korkulara bağlıyorum (örneğin 2008’in sonlarında yaşanan küre­ sel ekonomik kriz bu korkuların hiç de yersiz olmadığını açıkça göstermiştir).
2-Felaket filmleri için Kellner ve Ryan ( 1988). tfhe Day After Tomorrow 544.272.402 dolar gibi muazzam bir gişe hasılatı yapmıştır; bkz. www.boxoffice­ mojo.com/moviesf?id=dayaftertomorrow.htm (erişim tarihi 2 Ocak 2009).Roland Emmerich’in filmi  The Day A�er Tomorrow iklim de{ıişikliği  ile küresel ısınmanın tehlikelerini tasvir etmek için felaket filmlerinin geleneksel yöntemle­ rine başvuruyor.
3-Children of Men’de gelecekteki, mültecilerin kafese kapatıldığı kıyamet gibi bir polis devleti anlatılıyor.

Douglas Kellner Frankfurt Sosyal Araştırmalar Enstitüsü veya Frankfurt Okulu geleneğinde “üçüncü nesil” eleştirel teorinin kesişiminde ve aynı zamanda bilinen Birmingham Çağdaş Kültürel Araştırmalar Merkezi geleneğinde kültürel çalışmalarda çalışan Amerikalı bir akademisyen

33-Heather Collette-VanDeraa, Theo adının teolojiyi, Kee adının Çincede ha­ yat gücü anlamındaki Chi sözcüğünü ve Mısırlıların ölümsüz ruhu Ka’yı akla getir­diğini söyledi bana; bu Chi ile Ka’nın birleşiminden oluşan Kee aynı zamanda ha­ yatın “anahtarı” (İngilizcede key) anlamına geliyor ve filmde hikayeye başarılı bir son oluşturuyor.
*Yazar eski Maryland Vali Yardımcısı Michael Steele’nin 2008’deki Cumhuri­ yetçi Parti kurultayında kullandığı, petrol aramalarının artınlmasına destek veren “Drill, baby, drill!” sözüne göndermede -ç.n.
34-Gendy Alimurung “This Zombie Moment”, LA Week/y, 15-2 1 Mayıs 2009: 21 -27.Ölülerin Gecesi, 1968) filmi 1960’1arın karşı-kültürü tehdit eden ses­ siz çoğunlukları olarak okunabilirse, Dawn ofthe Dead (Ölülerin Şa­fağı,  1978) tüketimin insanları nasıl zombiye dönüştürdüğünün bir alegorisi olarak okunabilir, Day of the Dead (Zombi – Ölüm Günü, 1985) Reagan döneminin açgözlülüğü ve şiddetine dair bir hiciv ola­rak değerlendirilebilir, Land of the Dead de Bush-Cheney dönemin­ de hayatın kötüleşmesine dair bir alegori olarak kabul edilebilir.

Bir yanıt yazın