FREUD: BİR NEVROZ OLARAK DİN
Yazmaya başlamadan önce konun muhatabı Sigmund Freud’dan kısaca bahsetmek lüzumu duyuyorum. Freud, 6 Mayıs 1856’da Freiberg’de doğdu. Psikolojinin en önemli alt dallarından biri olan psikanalizin kurucusu olan Freud kalabalık bir Yahudi ailede dünyaya gelmiştir. 1881’de Viyana Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olan Freud nörolog ve psikanalist olarak çalışmalarına başladı. Latince, Fransızca ve İngilizce okuyan Freud, kendi kendine İtalyanca, İspanyolca ve İbranice de öğrendi. Uzun yıllar çalışmalar yapacağı Josef Breuer ile bu dönemde tanıştı. Konuşma kürünü birlikte yarattılar. Theodor Meynert yönetiminde psikiyatri kliniğinde asistanlık yapıp mezun olduktan sonra Brücke Enstitüsü’nde çalışmalarını sürdürdü. 1885’te nöropatoloji doçenti oldu. 1902’de de profesör oldu. Hayatının büyük bir kısmını Viyana’da geçiren Freud 1886’da da klinik çalışmalarını yine bu şehirde başlattı. 1906’da Psikanalitik Topluluğunu kurdu ve ondan sonra bu tarz toplulukların sayısı giderek arttı. Uluslararası konuşmalara çıkmaya başladıktan sonra çalışmaları gittikçe ses getiren Freud Nazi baskısı sebebi ile 1938’de eşiyle birlikte Avusturya’yı terk etmek zorunda kaldı. 23 Eylül 1939’da Londra’da hayatını kaybetti.
Freud çalışmalarını yaptığı sıralarda Darwin’in “Türlerin Kökeni” kitabından da oldukça etkilendi. Alanı nöroloji, psikoterapi ve psikanaliz olmasına rağmen çoğu filozof ve kendi gibi psikiyatrlardan etkilenmiştir. Etkilendiği kişiler arasında, Breuer, Darwin, Dostoyevski, Empedokles, Platon, Nietzsche, Sofokles, Schopenhauer ve Kierkegaard vardır.[1]
Freud’u kısaca tanıttıktan sonra asıl konumuza dönebiliriz. Ele almaya çalışacağımız konu asında bir hayli büyük. Bu büyüklüğü her ne kadar gözümü korkutsa da bildiklerimiz doğrultusunda konuyu analiz etmeye çalışacağız.
Bilindiği üzere din ve Tanrı fikri insanlığın var oluşundan itibaren merak konusu olmuştur. Çünkü bana kalırsa inanmak insanın temel ihtiyaçlarından biridir. İnsan yapısı gereği aşkın bir varlığa ve onun gücüne her zaman ihtiyaç duymuş, bu bağlamda çeşitli dinler ve Tanrı inançları geliştirmişlerdir. Gerek paganist topluluklarda gerek ilkellerde ve modern toplumlarda farklı öykünmeler olsa da dinin kökensel çıkış noktası aslında hep aynıdır. Aydınlanma ile yaygınlaşan materyalist pozitivist bilim anlayışı evrenin oluşumunu matematiksel verilerle determinist biçimde açıklarken aşkın olan tarafı açıklamada tek taraflı tutum sergilemiştir. Bu anlayıştan etkilenen ve bilimsel çalışmaları insan ve onun psikolojisi üzerine olan Freud da dini ve kökenini açıklamaya çalışırken bu tavrı düstur edinmiştir. İnsanın psikolojisini ve bu yöndeki davranışlarını, inançlarını açıklarken “bilinç dışı” kavramını geliştirmiştir. Bu teoride id, ego, süperego kavramlarını içeren psişik bir yapı modeli ile insana ait her türden davranış, tutum, inanç ve duygusal devinimi açıklamaya çalışmıştır. Freud’un tutumunu kısaca kavrayabildiysek dinin kökeni hakkındaki “tabu ve nevroz” yaklaşımına yavaşça geçmek isteriz.
Din ve Tanrı Fikri İnsanın Ruhsal Bir Rahatsızlığının Mı Sonucudur?
Freud dini uygulamaları saplantılı eylemler olarak görür. Yani ona göre din insanın nevrotik halinin bir sonucu olarak ortaya çıkmış, bastırılmış birtakım düşünceleri gidermek üzerine ritüellerden oluşan bir şeydir. Ona göre din, ilkel topluluklardan başlayan bir saplantılı ruh halinin dışa vurumudur.[2] Freud bu çıkarımı yaparken halihazırda Yahudi idi fakat onu bu tanıma iten şey özellikle Hristiyanlığın dünyevi zevkleri bastırmaya dair tutumları ve öğretileridir. (Özellikle Manastırlara kapanık bastırılan cinsellik konusu bu anlamda Freud’u beslemiştir.) Onun bilinçdışı teorisindeki id, ego ve süperego modeline göre bastırılan tüm hazlar insanda çeşitli ruhsal rahatsızlıklar olarak ortaya çıkmaktadır. Freud’un bu yaklaşıma çağının yaygın bilim anlayışı olan materyalist- pozitivist bakış açısından yola çıkarak varmış olduğu aşikardır. Kültürden kültüre değişen normlar ve buna bağlı dini ritüelleri materyalist zeminden anlamak veya değerlendirmek elbette ki zor olacaktır. Bu sebeple Freud’un dini nevrotik bir hastalık olarak değerlendirmesine şaşmamak gerekir. Nasıl ki Kızılderili bir kabilenin “aybaşı korkusu” bize hastalıklı geldiği halde bu onların normali ise Freud açısından da durum tam olarak böyledir.
Freud ve Çeşitli Düşünürler Penceresinden “Din, Ahlak, Akıl” Tanımlamaları
Akıl kavramı tıpkı diğer tüm kavramlar gibi zaman içinde değişime uğramış, kimi zaman muğlak olarak kalsa da aydınlanma etkisi ile en determinist açıklamasına kavuşmuştur. Şüphesiz ki hangi bilimsel yaklaşıma yakın hissedersek hissedelim tüm insanlarda ortak olan inanç “aklın varlığıdır”. Şöyle ya da böyle bir taraflarından çekiştirerek tanımlamaya çalıştığımız bu kavram insan için tıpkı din gibi elzemdir. Bizi hayvan tarafımızdan uzaklaştırıp ileriye taşıyan salt akıl olmasa da o bu konuda büyük bir öneme sahiptir. Bülent Sönmez’in kitabından yapacağımız bir alıntı ile akla ve aydınlanmaya şu perspektiften bakmayı deneyelim: “Aydınlanma, akıl ile kalbi birbirinden ayıran bir yaklaşım sergilemiştir. Bu anlamda akıl biçimsel bir yapıya hapsedilmiştir. Aydınlanmayla birlikte egemen olan akıl, Horkheimer’ın öznel akıl dediği akıldır. Biçimsel(öznel) akılda ameli, ahlaki ya da estetik bir doğrudan söz etmek anlamsızlaşır. Çünkü akıl, sadece intellect’e mahkım edilmiştir.”[3]Buradan bizce çıkartılacak anlam aklın tek taraflı açıklanması nedeniyle ahlaki tavırların kökeninin ve varlığının yanlış değerlendirilmesidir.
Aklı açıklarken anlamanın kategorilerini ortaya atan Kant’a göre de Tanrı idesi, kaynağını aklın varlık yapısında bulur; aklın hiçbir koşula bağlı olmayana, tümlüğe uzanmasından doğar. Bu ide, insan aklının kendi doğasından doğmaktadır ve bundan sonsuza kadar katiyen kurtulamaz. Kant bu doğal durum sebebi ile insanı özgür ilan eder ve ahlak açıklamasını da buna dayalı yapar.

Ahlaka giriş yapmış iken onun da farklı düşünürlerce tanımlamalarını açıklamak gerekmekte. Ahlak deyince çoğunluğumuzun aklına ilk gelen filozoflar Platon, Sokrates ve Aristoteles’tir. Sokrates’te ahlaka yönelik değerlendirme erdem üzerinden yapılır. Onun öğrenci olan Platon da erdem ve bilgiyi akıl ile ilişkilendirerek Kharmides diyaloğunda şöyle der: “Ama bilgelik iyidir, çünkü kimde bulunuyorsa iyi kılar onu, hiçbir zaman kötü kılmaz.”[4] Platon’a göre bilmenin erdemi insanı ahlaklı kılar. Hume’a göre de ahlak, toplumsal, milli ve kişisel bir düzenleyicidir. Freud açısından ahlak ise; haz temellidir. Freud “anatomi kaderdir” diyerek zaten ahlaka olan pozitivist yaklaşımını ortaya koymuştur. Psikanalizi oluştururken kurduğu modelden yola çıkarak insanın id seviyesindeki hazlarının bastırılmasının sonucu ortaya çıkan tavırlar olarak ele almıştır. Etkilendiği filozoflardan olan Kant ise ahlakı salt akla ya da doğaya bağlı olarak açıklamaz. Freud’un ahlak yaklaşımı kabul ettiği insan doğası ile açıklanırken Kant’taki tavır daha bütünseldir. Kant insanın ahlaki yanını akılla açıklarken, bedensel yanını da doğaya atfeder. Eğer insan salt doğaya ait taraflarıyla değerlendirilecek olsaydı insanın özgürlüğü gerçekleşemezdi. Çünkü Kant’a göre insan aklı sayesinde özgür bir varlıktır. Bu özgürlüğün gerçekleşmesi ise insanın hazsal güdülerini gidermesinden uzaklaşıp pratik akıl ile eyleme geçmesi sayesinde olur. Filozof ve psikanalistlerin ahlak tanımları üzerine birkaç kelam daha edecek olursak aklımıza ilk şu sorular gelir:
Ahlaki değer ve kavramlar salt olarak akılla değerlendirilebilir mi? Buna evet yanıtını verirsek ahlaki değerleri hesaplanabilir matematiksel bir zemine indirgemiş olmaz mıyız? Sonuçta insan ontolojik olarak bakıldığında mekanik bir varlık olmadığından ve duygu barındırdığından değerler dünyası tek başına determinist biçimde açıklanamaz. İnsan olmanın erdemini kavrayabilmiş her birey temelde evrensel olan ahlaki ilkeleri de kendiliğinden kabul edecek ve buna göre yaşayacaktır. Tutumları, davranışları ve inanışları içinde yaşadığı toplumun etkisini barındırıyor olsa da her insan akla sahip olduğu ve özgür iradesi ile seçimler yapabildiği için evrensel ahlaki değerleri kavrayabilecektir. Bu kavrayış Kant’ın ifade ettiği gibi elbette ki belli ölçüde akla ihtiyaç duyar fakat bizce daha önemlisi manaya değer vermeyi gerektirir. Bu cümleden “materyalist zeminde yaşayan herkes ahlaksızdır” yanlış çıkarımı yapılmamalıdır. Mevzu bahis konu edinilen ahlaki değerleri kavrama ve bu yönde tutum sergilemenin olanaklılığının yalnız akılla değil duygusal zemindeki soyut olan değerlere duyulan ihtiyacın da olduğudur.
Konumuzun ana kavramlarından biri olan nevroza da kısa bir parantez açmak gerekiyor. Nevroz, zihinsel ve duygusal olarak kişiliğin gerçeklik algısının bozulmasıdır.[5] Freud ise nevrozu, yaşam için kendilerini fazlasıyla güçsüz hisseden insanların kapandıkları bir manastıra benzetir. Freud’un meslektaşı Jung’a göre ise nevroz, kendiliğin parçalanmasıdır.
Tabular ve Dinin Kökeni, Tabuların Ortaya Çıkışı
Freud’a göre dinin kökeninde tabu olduğunu zaten dile getirmiştik. O tabuyu açıklarken de ilkel topluluklara ve normlarına bakar. Totem ve Tabu kitabında bu konu ile ilgili şu ifadelerde bulunur. “Tabu (bir otorite tarafından) dışarıdan yükletilen ve insanın en zorlu isteklerine karşı çevrilmiş olan ilkel bir yasaktır.”[6] Freud’a göre tabudaki hastalık bulaşıcı hastalık gibi daima bulaşır. Bundan kaynaklı insan ya bu isteği bilinçdışında başka bir şeyin üstüne koyarak bastırır ya da tabunun isteğine itaat eder. Ona göre tapınma ihtiyacı da ilkel insanda olan öldürme ve cinsellik tabusunun bastırılma isteğinden doğmaktadır. Freud bu çıkarımlarına çoğunlukla çok tanrılı dinleri incelemesinden ötürü varmıştır. Öncesinde de belirtildiği üzere ilkel ve çok tanrılı topluluklarda tabu daha yaygındır. Örneğin “Hükümdar Tabusu” bunun en yaygın örneğidir. İlkel topluluklarda krallar Tanrılar gibi güçlü kabul edilir. Ancak halk bu güce tam olarak güvenemez ve kralı test etme ihtiyacı duyar. Hükümdar tabusunun kaynağı da tam olarak burasıdır. Bu konuda Frazer şöyle der: “İlk krallıklar, halkın yalnızca hükümdar için yaşadığını kabul eden bir mutlakiyet şekli değildi. Tersine, onlarda hükümdar yalnızca tebaası içindir; onun hayatı ancak, tabiatın gidişini halkın çıkarlarına uygun olarak idare etmek suretiyle mevkisinin ödevlerini yaptıkça değer kazanır. Kral bunu yapmaktan aciz oldu mu ona karşı bağlılık sona erer; kral tam bir rezaletle yerinden kovulur, canını kurtararak kaçabilirse şükretsin.”[7] Yani bir gün Tanrı diye tapınılan ertesi gün öldürülebilir. Freud’a göre bundan kaynaklı Tanrılar, insanların ruhsal çatışmalarının bir ürünüdür.
Freud’da Saldırganlık ve Cinsellik Kavramları, Dini Anlayışına Etkisi
Saldırganlık ve nefret, kaynakları çoğul olan kavramlardır. Örneğin bir insan hayatta kalma motivasyonu kaynaklı da karşı tarafa zarar verebilirken, salt beslediği düşmanlık da eyleme geçmesini tetikleyebilir. Davranışların beslendiği kaynakların başında duygular gelir, yani bir nevi itki-tepki meselesi. İnsan salt güdülerinin tetiklemesi ile eyleme geçmez, geçtiği durumlar elbette ki vardır fakat aklı sayesinde bir sonraki hamlesini seçebilir. Seçmesi gerekir ki insan olmanın gerekliliklerinden birini yerine getirsin ve kendini vahşi olmaktan, hayvanlıktan ayırsın. Doğada hayvanlar açlık, cinsellik gibi temel hazlarını ve ihtiyaçlarını gidermek üzerine yaşamsal faaliyette bulunurlar. İnsanın da hazları ve güdüleri vardır. Freud’un id kavramı ile dile getirdiği kısım da budur. Fakat insan hayvan olmadığına göre tüm davranışlarını hazza yönelik tepki olarak göstermesi oldukça indirgemeci olacaktır.
O halde kötü ve zararlıyı belirleyen nedir? Hasta insan mı ya da yasaklar mı? Bu sorulara Freud’un tek taraflı açıklamaları ile yanıt vermek mümkün değildir. Her insan adalet istenci konusunda ortak noktada buluşur. Yasaklar bir bakıma bu adalet istencinin sonucudur. Dinsel buyruklar ceza tehdidinden ziyade insanın içinde bulunduğu somut olaylara dayanır. Yine bu konuda Bülent Sönmez’in ifadesine başvurabiliriz: “Uyumsuzluğun getirdiği felaket, bir anda değil belki kuşaklar sonra ortaya çıkabilir. Her varlıkta bir can varsayılması, insanın doğa ile uyum istencinden beslenmektedir. İnsanda uyum istenci, adalet istenci, sevilme- sevme istenci, temizlik istenci bulunmaktadır. Bu yönelimlerin aşırıya vardırılması her zaman mümkündür. Yani temizlik yönelimi temizlenme manyaklığını, uyum istenci tektipleşme eğilimlerini besleyebilir. Bu sapmalardan yola çıkarak birçok olumlu insani yönelimi olumsuz ve hastalıklı olarak görmek, ancak sığ bir bakışın ürünü olacaktır.”[8] Yani tüm sapma davranışları hastalık olarak değerlendirilmemelidir. Kaldı ki Freud’a göre bazı olumlu davranışlar da bu sapmalara dahil olduğundan hastalıklı olarak nitelendirilir. Freud’un haz zemininde açıkladığı çatımacı yaklaşım da bu şekilde sığ kalmıştır. İnsanın doğası gereği yukarıda da belirtilen bit tabii istekleri vardır. Bu isteklerin karşılanamaması ruhsal rahatsızlığa sebep oluyor olabilir. Normal ve anormal kavramlarının analizi de bu noktada önemlidir. Bazı kuramcılara göre her sapma bir anormalite iken kişisel değerler çerçevesinden değerlendirildiğinde her anormal bir sapma olmayabilir. Örneğin belli bir yaşa değin cinselliği yaşamayı doğru bulmayan birisi sırf bir yaşa kadar bakir kaldığı için anormal sayılmamalıdır. Çünkü kişisel değerler söz konusu olduğunda bu sapma değil tamamen o kişinin özgür iradesi ile açıklanacak bir durumdur. Ortada kendi dışında bir başkasına zarar veren düşünce ya da eylem söz konusu değilken bunu ne çeşit bir sapma olarak değerlendimeliyiz, ya da değerlendirebilir miyiz? Örneğin Kirene Okulunun hazza yönelik yaklaşımı kişinin tamamen dünyevi şeylerden arınması, sahip olma hırsından kurtulması şeklindedir ve hazsal her davranış onlarda kusurludur. Zıttı olarak Epiküroscular da hazzı insan yaşamının temeline alıp dünyadaki her şeyden o an zevk almak gerektiğini vurgularlar. Bu şekilde çeşitli yaklaşımlar söz konusu iken insan davranışını salt haz zemininde açıklamak ne derece evrenseldir? Evrensel olan değerlerden biri mutluluk değil midir? Peki hazlardan arınmış kişi tamamen mutsuz mudur? Tam tersi tamamen dünyevi zevklere adanmış yaşantılar mutluluk ve sükûn içindedir diyebilir miyiz? Bu sorular bir başka inceleme yazısının konusu olacak kadar derin olduğundan metni burada noktalamayı doğru bulmaktayız. Genel itibari ile son sözlerimizi şöyle sıralayabiliriz ki, insan yaşamı değerler dünyasının içinde var olduğu sürece salt pozitivist ya da salt idealist zemininde açıklanamaz. Freud’un bu konudaki tutumu her ne kadar kulağa bilimsel ve doğru gibi gelse de oldukça dar bir pencere açar. Anatomi, ihtiyaçlar, hazlar yadsınamayacağı gibi soyut değerler de yadsınamaz ve yadsınmamalıdır.
[1] Sigmund Freud, Totem ve Tabu, s. 134.(Çeviri: Niyazi Berkes, 2021)
[2] Bülent Sönmez, Modern Batı Düşüncesi, Hristiyanlık ve Dinin Kökeni, s.197., İstanbul, 2024
[3] Bülent Sönmez, Peygamber ve Filozof, , s.40-41, Ankara-2002
[4] Platon, Diyaloglar, Çeviri: Teoman Aktürel, s.71, 1984
[5] Bülent Sönmez, a.g.e, s.199.İstanbul, 2024,
[6] Freud, totem ve Tabu (Çeviren: Niyazi Berkes, 2021) 134. s.41.
[7] Freud, Totem ve Tabu (Çeviren: Niyazi Berkes 2021) 134. s.51.
[8] Bülent Sönmez, a.g.e, s.213, İstanbul, 2024
_________________________________________________________
Sabire ELEN
İKÇÜ, SBBF, Felsefe Bölümü Lisans öğrencisi.

