DOĞADAKİ ‘MADDE’ VE DOĞA BİLGİSİ: ARİSTOTELES VE ARİSTOTELESÇİ GELENEK
Sorun: Oluş Halindeki Varlık
Bu makale, Aristoteles’in keşfettiği görüşüne göre doğa hakkında yalnızca doğanın ne olduğunu değil, neden başka türlü olamayacağını da ortaya koymayı amaçlayan herhangi bir açıklamada vazgeçilmez olan iki ilkel kavramdan biri olarak maddeyi incelemeye girişmektedir. Söz konusu kavramlar, Aristotelesçi doktrine Fizik adlı eserinin ilk iki kitabında sistematik biçimde tanıtılmıştır. Aristoteles, İkinci Çözümlemeler’de şekillendirdiği bilim görüşüne uygun biçimde, “oluş halindeki varlığın”—evrenin birincil ayırt edici özelliğinin—ilk, içsel “ilkeleri, nedenleri veya öğeleri”nin sayısı ve niteliği sorusunu ortaya atar ve cevaplar. Her insan gözlemcisini çevreleyen ve kapsayan hareket halindeki evren, deneyimsel bilginin ilk nesnesidir ve bu nedenle Batı felsefi geleneğinin başlangıcından beri bilimsel çözümleme ve sentezin süreğen konusu olmuştur. Aristoteles’in aktardığına göre, bu gelenek çeşitli olası açıklamalar formüle etmiş fakat başarılı olamamıştır. Gerçek ve doğru bir açıklamanın önceki açıklamalarda doğru olan her şeyi içermesi ve hatalarını da düzeltmesi gerektiğinden, Aristoteles analizine geleneksel uç görüşlerin eleştirisiyle başlar.
İlginç bir şekilde, en ayrıntılı analiz ve eleştirisini, sonuç olarak oluş halindeki varlığın imkânsızlığını ileri süren Elea okulunun görüşüne yöneltir. Bunu, herhangi bir bilimin, ilkelerini inkâr etmekten doğan güçlükleri çözmesinin beklenemeyeceğini ve beklenmemesi gerektiğini gözlemledikten hemen sonra yapar. Ancak varlığın meydana gelişi ve yok oluşunu inkâr eden Eleatik görüş, hem olgunun kendisini hem de bu olgunun ilkelerini reddetmektedir ki fizik bilimi tam da bu olgu üzerine kuruludur. Gerçekten de fizikçi, var olan şeylerin en azından bir kısmının doğabilir ve yok olabilir olduğunu tümevarımsal olarak kabul etmelidirBu yüzden Aristoteles, oluş halindeki varlığı ilk varsayımı (aksi halde fiziğin olanağı ortadan kalkar) olarak kabul eder ve onun açıklanması gereken bir gerçek olduğunu varsayar. Doğanın özü itibarıyla değişim halinde olan şeylerin bilgisi olduğunu söylediğimizde, bununla, doğa bilimcinin dikkatini madde ve formun ilk ilkelerine verdiğini kastederiz. Zira, eğer doğal şeyler sürekli değişim içindeyse, onların doğaları ancak bu değişim aracılığıyla bilinebilir ve anlaşılabilir. O halde, bu şeylerin bilimsel bilgisi, onların nasıl meydana geldiklerinin ve nasıl yok olduklarının, başka bir deyişle değişimlerinin ilkelerini bilmeyi içerir.
İşte bu bağlamda, Aristoteles’in doğa anlayışının merkezinde madde kavramı yer alır. Madde, değişen bir şeyin, bir “şey” olarak kalabilmesinin koşuludur. Yani, bir şey değişime uğrayabilir çünkü o şeyin özü, belirli bir yönüyle değişime elverişlidir. Bu değişebilirlik, Aristoteles’in ifadesiyle o şeyin “madde”sinde bulunur. Madde, bir şeyin form kazanması için gerekli olan imkân (potansiyalite) ilkesidir. Madde olmadan form, dolayısıyla varlık da olamaz. Ne var ki madde, kendi başına bir şey değildir; sadece bir şey olabilmenin önkoşuludur. Değişimin ilkesi olarak madde, özü gereği belirlenmemiştir, çünkü belirlenmişlik formdadır. Bu nedenle Aristoteles, maddenin “belirsiz” (aoristos) olduğunu söyler.
Bu noktada karşımıza çıkan sorun, maddenin nasıl olup da bilginin konusu olabileceğidir. Zira bilgi, zorunlu ve evrensel olana yönelir; oysa madde, belirli olmayan, şekilsiz bir ilke olarak, bilgilenmenin konusu olmaktan uzak görünmektedir. Öyleyse, doğada bulunan bireysel nesnelerin bilgisine nasıl ulaşabiliriz? Aristoteles’e göre bu, bireyselin formu aracılığıyla mümkündür. Çünkü form, maddenin düzenlenmesi, yani potansiyelin gerçekleştirilmiş hâlidir. Maddenin kendisi bilinemez; ancak form aracılığıyla maddeyi anlayabiliriz. Bu, doğa bilgisinin, madde ile form arasındaki ilişkiyi kavrayarak kazanıldığı anlamına gelir. Bu nedenle, Aristoteles’in çözümlemesi, oluş halindeki varlık anlayışının içinde zaten mevcut olan çift yönlülüğü açıklığa kavuşturmayı amaçlar: hem “bir şey”in değişmekte olması, hem de o değişim içinde hâlâ bir “şey” olarak kalması. Bu bağlamda “madde” (hyle), işte bu kalıcılığı sağlayan, değişim sürecinde özdeşlik duygusunu sürdüren şey olarak karşımıza çıkar. Aynı zamanda, değişimin gerçekleşebilmesini mümkün kılan bir ilkedir: çünkü bir şey, başka bir hâle geçebiliyorsa, bu onun doğasında –henüz gerçekleşmemiş ama gerçekleşebilir– bir yön olduğunu gösterir. Aristoteles buna “potansiyellik” (dynamis) der. Bu potansiyellik, maddenin doğasıdır.
Ama potansiyellik tek başına varlık yapmaz; bir şeyin “ne olduğu” yani özünün belirlenmesi için “form” (eidos veya morphe) gerekir. Form, aktüel (gerçekleşmiş) varlıktır. Böylece doğadaki her var olan, hem potansiyel (madde) hem de aktüel (form) olarak anlaşılır. Aristoteles’in “doğal varlıklar” dediği şeyler, bu iki ilkenin –madde ve formun– birlikteliğiyle meydana gelir. Fizikçinin işi de bu birlikteliği anlamaktır.
Bu yüzden, doğa bilimi yalnızca gözlemlenen şeylerin betimlemesi değil, aynı zamanda onların “neden” böyle olduklarının kavranmasıdır. Doğada meydana gelen değişimleri anlamak için, sadece dıştan gözlem yetmez; aynı zamanda bu değişimlerin iç ilkelerini de bilmek gerekir. Bu ilkeler de madde ve formdur. Dolayısıyla Aristoteles’e göre, doğa biliminin temel görevi, maddi varlıkların formel yapısına nüfuz ederek onların neden bu hâlde olduklarını açıklamaktır.
Bu noktada, Aristoteles’in doğa anlayışında maddenin bilgiyle ilişkisini daha açık bir şekilde anlamak gerekir. Bilgi, Aristoteles’e göre, zorunlu olanı ve evrensel olanı kavrama işidir. Ancak doğal varlıklar bireyseldir; onlar bu dünyada belirli bir zaman ve mekânda bulunan, değişen, doğan ve yok olan somut şeylerdir. Bu durumda sorulması gereken soru şudur: Bilgi, bireysel ve değişen şeylere nasıl ulaşabilir?
Aristoteles’in yanıtı şudur: Doğadaki bireysel şeylerin bilgisini, onların formu aracılığıyla ediniriz. Çünkü form, bireysel bir şeyin ne olduğunu belirleyen ilkedir; form olmadan bir şey ne “bu”dur ne de “bir şey”dir. Maddenin kendisi, her türlü belirlenimden yoksundur; bu yüzden, kendi başına kavranabilir ya da bilinebilir değildir. Fakat bir form kazandığında, yani bir şey haline geldiğinde, bilgiye konu olur. Böylece bilgi, doğrudan maddeye değil, maddeyle birlikte var olan form üzerindendir.
O hâlde madde, bilginin konusu olamaz mı? Aristoteles, maddenin doğrudan bilgiye konu olamayacağını, çünkü belirli hiçbir özelliğe sahip olmadığını söyler. Ancak dolaylı olarak, maddenin bilgisine ulaşmak mümkündür. Bu da, bir varlığın değişimi aracılığıyla olur. Yani, bir şeyin nasıl değiştiğini anlarsak, o değişimde yer alan maddi ilkenin de ne olduğunu anlayabiliriz. Örneğin, bir tohumun ağaca dönüşümünü gözlemlediğimizde, tohumda potansiyel olarak var olan şeyin ne olduğunu, yani onun maddesini kavrayabiliriz. Maddenin bilgisine bu şekilde, form ve değişim ilişkisi üzerinden ulaşılır.
Böylece Aristoteles’in doğa felsefesinde madde, hem bir varlık ilkesi olarak zorunlu, hem de bilgisel anlamda dolaylı olarak kavranabilen bir şey olarak karşımıza çıkar. Madde olmadan doğal değişim olmaz; doğal değişim olmadan da doğanın bilgisi olmaz. Bu nedenle madde, bilgisel açıdan bir “koşul”dur; kendisi doğrudan bilinemez ama bilginin konusu olan şeyin temel unsurudur. Formun bilgideki rolü, Aristoteles’in epistemolojisinde merkezi bir yere sahiptir. Çünkü bilgi, onun anlayışına göre, “formun zihin tarafından kavranması”dır. Doğal bir şeyin bilgisine ulaşmak, onun formunu, yani ne olduğunu bilmektir. Bu da, zihnin o formu, kendisinde maddeden soyutlanmış bir şekilde almasıyla olur. Bu süreçte zihin, maddesizleşmiş formu kendinde yeniden üretir; bu da bilgidir.
Bu noktada önemli bir ayrım ortaya çıkar: bir şeyin bireysel olması onun maddi varlığına, evrensel olarak bilinebilir olması ise formuna dayanır. Zihin, bireysel olanı değil, bireysel olanda bulunan evrensel formu kavrar. Dolayısıyla doğal şeylerin bilgisi, bireysel olanın formu aracılığıyla elde edilir. Örneğin, “bu ağaç” doğrudan bilgi konusu olamaz, ama “ağaç olmak” formu evrensel olarak kavranabilir. Böylece Aristoteles, bireysel doğa varlıklarıyla uğraşan bir bilim anlayışı geliştirebilmiş olur; çünkü bu bireylerin ortak doğaları, yani formları bilinebilir.
Ancak bu bilinebilirliğin bir sınırı da vardır. Çünkü doğal şeylerin formu, onların maddeyle birleşmiş hâlidir. Maddenin değişkenliği ve belirlenmemişliği, formun gerçekleşmesini sınırlı ve kusurlu hâle getirir. Bu nedenle doğa biliminde kesinlik, matematikteki kadar tam değildir. Aristoteles bu nedenle, fizik bilimlerinin doğası gereği yaklaşık bilgi verdiğini kabul eder.
Buna rağmen, doğanın bilgisi mümkündür. Çünkü doğada düzen vardır, bu düzenin ilkeleri de madde ve formdur. Aristoteles’in doğa anlayışında madde, formun gerçekleşmesi için zorunlu bir koşuldur; form ise maddenin belirlenmişliğidir. Doğal varlıklar da bu iki ilkenin birlikteliğidir. Doğa bilimcisi, değişimi bu iki ilkeye başvurarak açıklar. Böylece, doğa bilgisi, değişim halindeki varlıkların formel nedenleri üzerinden kurulmuş olur.
Aristoteles’in madde ve form öğretisi, Orta Çağ düşünürleri tarafından büyük bir ilgiyle benimsenmiş, ancak aynı zamanda yeniden yorumlanmıştır. Özellikle İslam ve Hristiyan filozofları, bu kavramları metafizik, teoloji ve psikoloji bağlamlarında derinleştirmişlerdir. Bu düşünürler, Aristoteles’in doğa felsefesini yalnızca fiziksel dünyanın açıklaması olarak değil, aynı zamanda Tanrı, ruh ve bilgi gibi daha yüksek düzeydeki varlıkların anlaşılması için temel bir çerçeve olarak görmüşlerdir.
Örneğin Aquinas, Aristoteles’in formun bilgiye konu olması gerektiği fikrini korumuş, ancak bunu Hristiyan teolojisinin gerekleriyle uyumlu hâle getirmiştir. Ona göre, form, Tanrı’nın zihnindeki örnek (idea) olarak da anlaşılabilir. Böylece maddi dünyadaki bireysel varlıklar, Tanrı’nın evrensel form tasarılarının yeryüzündeki görünüşleridir. Bu görüş, hem doğal dünyanın hem de bilgi edinmenin kutsal bir temele dayandığı düşüncesini güçlendirmiştir.
Orta Çağ Aristotelesçiliğinde bir başka tartışma konusu da maddenin bilgisel statüsüydü. Bazı düşünürler, maddenin tamamen bilinemez olmadığını, çünkü onun da belirli bir yetkinlik (potentia) taşıdığını ve bu yönüyle kavranabileceğini ileri sürmüştür. Buna göre madde, bilgiye doğrudan konu olmasa da, form aracılığıyla ve formun gerçekleştirdiği imkânlar düzleminde anlaşılabilir. Yani bilgi, sadece formun değil, formun gerçekleşme sürecinin de kavranmasıdır. Bu da maddenin rolünü, bilginin tamamlayıcı bir koşulu hâline getirir.
Ancak bazı filozoflar bu konuda daha radikaldi. Örneğin Avicenna (İbn Sina), maddenin ancak akılsal soyutlama yoluyla kavranabileceğini, onun “kendi başına” bilinemez olduğunu savunmuştur. Buna karşılık, form zihinde saf hâle getirilebilir ve bu haliyle doğrudan bilgiye konu olabilir. Böylece Aristoteles’in sisteminde ima edilen ama netleştirilmemiş bazı görüşler, Orta Çağ’da farklı yorumlarla ayrıntılandırılmıştır.
Bunun sonucu olarak, Aristotelesçi gelenek içinde maddenin bilgiyle ilişkisi hem ontolojik (varlık düzeyinde) hem de epistemolojik (bilgi düzeyinde) bir sorun hâline gelmiştir. Form bilinebilirliği sağlarken, madde bireyselliği ve değişimi temsil eder. Bilim, formu yakalayarak genelliğe ulaşır; ancak bu, somut gerçekliğin her yönünü kapsamayabilir. Bu nedenle doğa bilimlerinde her zaman bir dereceye kadar “belirsizlik” ya da “yaklaşıklık” kalır. Bu, modern bilim anlayışında da yankı bulacak bir sezgidir. Aristoteles’in doğa anlayışında madde, sadece bireysel olanın taşıyıcısı değil, aynı zamanda değişimin zorunlu koşuludur. Bu nedenle, onun bilim görüşü –özellikle İkinci Çözümlemeler’de (Analytica Posteriora) ortaya koyduğu şekliyle– sadece formu değil, formun maddedeki gerçekleşmesini de hesaba katmak zorundadır. Aristoteles’e göre doğa bilimi, yalnızca “ne” sorusunu değil, aynı zamanda “neden” ve “nasıl” sorularını da cevaplamalıdır. Yani bilim, şeylerin yalnızca özünü (formunu) değil, bu özün maddedeki gerçekleşme sürecini de açıklamalıdır.
Bu bağlamda, madde doğa bilgisinin temel bir unsurudur. Çünkü doğa bilimcisinin görevi, yalnızca nesnelerin formlarını tanımlamak değil, aynı zamanda bu formların nasıl ortaya çıktığını, hangi koşullarda ve nedenler altında gerçekleştiğini açıklamaktır. Doğal varlıkların formu, soyut bir töz olarak değil, maddede gerçekleşen bir süreç olarak kavranmalıdır. İşte bu nedenle Aristoteles’te form ile madde arasında sıkı bir içkinlik ilişkisi vardır: Form, ancak madde içinde ve madde aracılığıyla var olur; madde de ancak form kazanarak belirli bir varlık hâline gelir.
Bu görüş, Aristoteles’in dört neden öğretisiyle yakından bağlantılıdır. Özellikle formel neden ve maddi neden, birlikte doğa biliminde temel açıklayıcı çerçeveyi oluşturur. Örneğin, bir meşe palamudu meşe ağacı haline geldiğinde, onun maddesi (yani potansiyeli) bu değişimin taşıyıcısı olurken, formu da bu sürecin yönlendirici ilkesidir. Doğa bilimcisi, bu süreci anlamak için hem palamudun hangi maddeye sahip olduğunu hem de meşe ağacının formunu kavramak zorundadır.
Burada Aristoteles’in bilim anlayışı ile maddenin rolü arasındaki ilişki belirginleşir: Bilim, yalnızca “aktüel” (gerçekleşmiş) olanla değil, aynı zamanda “potansiyel” olanla da ilgilidir. Bu, bilimin yalnızca sabit biçimlerin tespitiyle yetinemeyeceği; sürecin, dönüşümün ve oluşun da analiz edilmesi gerektiği anlamına gelir. Aristoteles’in doğa biliminde madde bu yüzden pasif bir töz değil, anlamlı bir ilkedir: Değişimin, sürecin ve formun taşıyıcısıdır.
Dolayısıyla madde, doğa bilgisinin hem ontolojik hem metodolojik temelidir. Ontolojik olarak, maddenin varlığı olmadan hiçbir doğal şey var olamaz. Metodolojik olarak ise, bilimsel açıklama değişimi çözümlemeyi gerektirdiği için madde olmadan bilim yapılamaz. Aristoteles’in bilim anlayışı, doğadaki sabit biçimlerin bilgisini değil, bu biçimlerin maddedeki tezahürlerinin neden ve nasıl ortaya çıktığının bilgisini amaçlar. Bu da, maddeyi bilim için zorunlu ve vazgeçilmez bir ilke hâline getirir.
Aristoteles’in madde anlayışı, sonraki felsefi gelenekler üzerinde büyük bir etki yaratmıştır. Hem İslam filozofları (İbn Sina, İbn Rüşd gibi) hem de Hristiyan Orta Çağ düşünürleri (özellikle Aquinas), Aristoteles’in madde-form ikiliğini korumuş ve kendi metafizik sistemlerine entegre etmişlerdir. Ancak bu süreçte, bazı dönüşümler ve yorum farklılıkları da ortaya çıkmıştır.
Örneğin, İbn Sina için madde, sadece fiziksel değişimin ilkesi değil, aynı zamanda “mümkün varlık”ın temeli olarak metafizik bir işlev de üstlenmiştir. Bu yaklaşımda, madde yalnızca duyusal dünyanın değil, aynı zamanda tüm mümkün varlıkların ilkesidir. Böylece Aristoteles’in fizik merkezli madde anlayışı, daha evrensel bir ontolojiye doğru genişletilmiştir. Aynı şekilde, Aquinas da maddeyi yalnızca değişimin taşıyıcısı olarak değil, aynı zamanda bireysel varlığın ilkesi olarak ele almıştır. Özellikle “bir ve aynı türden varlıkların birbirinden nasıl ayrıldıkları” sorununa cevap verirken, maddeyi bireyleştirici (individuation) bir ilke olarak değerlendirmiştir.
Bununla birlikte, her iki düşünür de Aristoteles’in temel çizgisine sadık kalmıştır: madde, kendi başına belirli değildir; belirli olması için forma muhtaçtır. Ama aynı zamanda formun gerçekleşmesi için de madde gereklidir. Bu çift yönlü bağımlılık, doğadaki her varlığın dinamik ve ilişkisel bir yapıya sahip olduğunu gösterir. Yani hiçbir doğal varlık, kendinde tamamlanmış ve bağımsız bir töz değildir; her biri, madde ve formun belirli bir bağlamda birleşmesiyle oluşur.
Bu anlayış, daha sonra özellikle skolastik felsefede çok çeşitli tartışmalara yol açmıştır. Maddi töz ile ruhsal tözün farkları, insan ruhunun maddesizliği, meleklerin maddeden yoksun olup olmadığı gibi birçok metafizik problem, Aristoteles’in madde anlayışı temelinde şekillenmiştir. Bu da onun doğa felsefesindeki etkisinin yalnızca fiziksel dünya ile sınırlı olmadığını, çok daha geniş bir ontolojik ve teolojik çerçevede etkili olduğunu gösterir.
Modern döneme gelindiğinde ise, madde anlayışı giderek mekanikleşmiş ve nicelleştirilmiştir. Descartes, maddeyi yalnızca “uzamlı olan” (res extensa) olarak tanımlayarak Aristotelesçi madde-form öğretisinden köklü biçimde uzaklaşmıştır. Ancak bu kopuş bile, dolaylı olarak Aristoteles’in etkisini sürdürmüştür. Çünkü maddeyi bu şekilde yeniden tanımlamak, onu bir kavram olarak temellendirme ihtiyacının bir devamıdır. FitzGerald’ın savunduğu gibi, Aristoteles’in madde anlayışı, doğa bilgisinde bir gerekliliktir; bu anlayıştan sapmalar bile, onun kavramsal etkisi içinde gerçekleşir.
Maddenin Sürekliliği ve Felsefi Zorunluluğu
Aristoteles’in doğaya ilişkin bilgi anlayışında madde, yalnızca açıklamaya katkıda bulunan yardımcı bir unsur değil, doğrudan açıklamanın kendisini mümkün kılan temel bir ilkedir. Çünkü doğa, onun gözünde ne sadece biçimsel yapılar dizisidir, ne de yalnızca gözlenebilir olayların toplamıdır. Doğa, değişim ve süreklilik içinde varlık kazanır; bu iki unsurun aynı anda kavranabilmesi ise ancak madde kavramı sayesinde mümkündür.
Aristoteles’in yaptığı katkının gücü, doğadaki varlıkların neden değişebildiğini ama yine de “bir şey” olarak kalabildiğini açıklayabilmesindedir. Bu, hem bilimsel çözümleme açısından hem de varlık felsefesi (ontoloji) açısından derin bir başarıdır. Çünkü bu sayede doğa hem bilinebilir olur, hem de çok yönlü bir gerçeklik olarak var kalır. Aristoteles’in çözümlemesi, biçimlerin sabitliğini maddenin potansiyelliğiyle uzlaştırır; bu da doğayı hem düzenli hem de gelişebilir olarak kavramamıza olanak tanır.
Fitz Gerald’a göre bu anlayışın bugünkü değeri, doğanın bilgisine ilişkin herhangi bir ciddi girişimin hâlâ bu temel ikiliği –potansiyel ve aktüel, madde ve form, değişim ve süreklilik– göz önünde bulundurmak zorunda olmasından kaynaklanır. Modern bilim madde kavramını farklı biçimlerde yeniden tanımlamış olsa da (örneğin kütle, enerji, alan gibi), bu kavramsal dönüşümler Aristoteles’in koyduğu yapısal soruların hâlâ geçerli olduğunu göstermektedir.
Çünkü her fiziksel açıklama, açık ya da örtük biçimde, bir şeyin neden bu biçimde ve bu bağlamda gerçekleştiğini açıklamak zorundadır. Ve bu açıklama, potansiyelin gerçekleştirilmesini –yani formun maddedeki tezahürünü– varsaymadan yapılamaz. Bu nedenle Aristoteles’in madde öğretisi, doğa bilgisinin felsefi temeli olmaya devam etmektedir. O hâlde diyebiliriz ki: madde kavramı, doğanın bilgisine ulaşmak isteyen her düşünce için hem kaçınılmaz hem de vazgeçilmezdir.
____________________________________________________
*John J. FitzGerald

