152634

Vahdet

“Bir ve tek olmak, tek kalmak” anlamındaki vahd kökünden masdar olup “birlik, teklik, bütünlük” anlamında kesretin karşıtıdır; “varlığa bir (vâhid) adını vermeyi sağlayan mâna” diye açıklanır. Vahdetle vâhid arasındaki ilişki vücûdla (varlık) mevcut arasındaki ilişkiye benzer. (DİA). “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız.“(Al-i İmrân 3/103). Allah’ın ipinden maksat Kur’an’dır, İslam’dır. Hz. Peygamber Kur’an’ı, “Allah’ın gökyüzünden yeryüzüne sarkıtılmış ipidir” diye tarif etmiştir (Müsned, III, 14, 17; İbn Kesîr, II, 73). Vahdet; birlik, teklik, bir ve tek olma, parçalar arasındaki âhenkten doğan bütünlük demektir. Allah’ın birliğine de vahdet denildiği gibi, aynı zamanda Allah’la bir olmaya da vahdet denilmiştir. “Vahdet”, “Tevhid” kelimesi ile aynı köktendir; ikisi arasında kopmaz bir bağ vardır. Tevhid, birlemek; vahdet de birleşmek demektir. Allah’ı birlemeyen kimsenin, tevhide iman edenlerle birleşemeyeceği gibi; vahdet anlayışından ve ahlâkından mahrum insanın da gerçek muvahhid olması beklenemez.

İyi bir mümin olabilmek ve müslüman olarak ölebilmek için Allah’ın ipine toptan yapışarak tevhid inancında birleşmek, ayrılıktan uzak durmak ve hayatın sonuna kadar imanı korumak gerekir. İslâm inanç alanında Tevhid ilkesini temel ilke olarak belirlediği gibi, ibâdet alanında da namaz ve hac gibi ibadetlerde insanları bir araya toplayarak müslümanların birliğini sağlayacak prensipler koymuş, amelî tedbirler almış ve bu alanda Vahdet ilkesini belirlemiştir. Bireysel olarak veya bölünmüş gruplar halinde yaşayanların dinlerini ve milliyetlerini korumaları kolay değildir. Varlığı devam ettiren en önemli etken birliktir, beraberliktir. “Rabbin dileseydi insanları elbette tek bir ümmet yapardı. Fakat onlar hep ihtilâf içinde olacaklardır, rabbinin esirgedikleri müstesna; zaten O insanları buna uygun yaratmıştır…“(Hûd 11/118-119). İnsanlar arasında düşünce farklılıklarının bulunmasını Kur’an normal bulmakta ve bunu yaratılış hikmetine bağlamaktadır. İyi niyete dayanan bu farklılıklar insanlar arasında rekabete, toplumların ilerlemesine ve kalkınmasına yardımcı olacaktır. Fakat bu farklılıkların düşmanlık ve ayrılığa, ihtilâfa dönüşmesini hoş görmez. Âyette de İslâm kardeşliği Allah’ın bir lütfu olarak gösterilirken, iman, inanç kardeşliğinin insanlar arasında birlik ve beraberliği sağlamada son derece kaynaştırıcı bir unsur olduğunu belirtmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de vahdet, birlik kavramı; kardeşlik, velâ, yardımlaşma, tek ümmet olmak vb.gibi kelime ve kavramlarla ısrarla emredilmiştir. Bütün müslümanların bir ve beraber olmaları (Al-i İmrân 3/103), ihtilâf etmemeleri (Al-i İmrân 3/105) istenmiştir. Müslümanların birbiriyle çekişmeleri de yasaklanmıştır. (Enfal 8/46). Aynı zamanda zulme karşı birlik olmaları emredilmiştir. (Şûrâ 42/39). Birlik ve beraberlik içinde düşmanla savaşanları Allah’ın sevdiği vurgulanmıştır. (Saff 61/4). Birlik ve beraberliği istemeyenlerin fâsıklar olduğu ifâde edilmiştir. (Bakara 2/27). Müminlerin ancak hayırda ve iyilikte yardımlaşmaları emredilmiş, yanlışta ve düşmanlıkta yardımlaşmaları ise yasaklanmıştır. (Mâide 5/2; Enfâl 8/72-73). Müminlerin kardeş olduğu açık bir şekilde belirtilmiştir. (Hucurât 49/10, 13; Hûd 11/45-47, 49). Mü’min kardeşini kendi nefsine tercih edeni över. (Haşr 59/9). Müminlerin kardeş oldukları için birbirleriyle iyi geçinmeleri istenir. (Al-i İmrân 3/118; Mâide 5/55; Tevbe 9/16). Mü’minler birbirleriyle kavga eder veya darılırlarsa, aralarını bulmak, düzeltmek diğer mü’minlerin görevidir. (Hucurât 49/9-10).

Sünnette de vahdet emredilmiştir ve ısrarla tavsiye edilmiştir. “Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organlarıda uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.” (Müslim, Birr, 66). Mü’minler bir vücudun organları gibi birbirlerine bağlı olmaları beliğ bir şekilde vurgulanmıştır. “Allah’ın eli cemaatle beraberdir.” (Tirmizî, Fiten 7, hadis no: 2166, Humus 1966). “Cemaat rahmet, tefrika (ayrılık çıkarma) azaptır.” (Ahmed bin Hanbel, 4/145, 278). “Bereket, cemaatle beraberdir.” (İbn Mâce, Et’ıme 17). “Cemaatten bir karış ayrılıp sonra ölen kimse câhiliyye ölümü ile (küfür üzere) ölmüş olur.” (Buhârî, Fiten 2). “Cemaatle kılınan namaz, bir insanın tek başına kıldığı namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir.” (Buhârî, Ezân 30, Salât 87). Allah’ın cemaatle, toplulukla, İslâm ümmeti ile beraber olduğu, vahdetin, birlik ve beraberliğin rahmet, ayrılığın azab olduğu, İslâm toplumundan ayrılmamak gerektiği, hatta cemaatle yapılan ibadetin, bireysel ibadetten çok daha faziletli olduğu da vurgulanmıştır.

Tarih vahdeti emretmektedir. Kur’an’da kıssaları anlatılan kavimlerin ihtilâf yüzünden, fırka ve gruplara ayrıldıkları, güç kaybettikleri, daha sonra tarihten silindikleri belirtilmiştir. Günümüzün konumu vahdeti emretmektedir. Avrupa ülkeleri, aralarındaki sınırları kaldırıp Avrupa Birliği adı altında hemen bütün güçlerini birleştirmektedir. Birleşmiş Milletler, Nato vb. ittifakların konumu ve ağırlığı göstermektedir ki bugün işbirliği ve ittifak yapan, birleşen uluslar yarınlara hâkim olabilecektir. Ekonomi vahdeti emretmektedir. Müslümanların kalkınması, sömürü ve kapitalizmin zulüm çarklarından kurtuluşu, kendi ekonomik güçlerini birleştirip ortaklaşarak ticârî kuruluşlar, holdingler kurmalarını gerektirmektedir ki, başkalarına muhtaç olmasınlar. Mevcut müslümanların konumu, din düşmanlarının tavrı vahdeti emretmektedir. Kısa bir müddet önce Çeçenistan’ın Ruslar, Bosna Hersek’in Sırplar, Afganistan ve Irak’ın Amerikalılar tarafından resmen işgali ve bunlardan daha acı olan kâfirlerin yerli işbirlikçi İslâm düşmanlarının faaliyetleri, hala devam eden siyonist İsailin Filistindeki katliamların asıl nedeni müslümanların vahdeti kaybetmesi, gruplara ve firkalara ayrılmalıdır. Bir avuç siyonist Filistinde soykırım yapmakta ve müslümanlar birliklerini kaybettikleri için, cılız bir sesten başka hiçbir bir şey yapamamaktadır. Tecrübe de vahdeti emretmektedir. Atasözlerimiz, bu deneyimi aktarır: “Nerde birlik, orda dirlik.” “Bir elin nesi var. İki elin sesi var.” “Tek el, kendini yummaz.” Âhiret mutluluğu da vahdeti gerektirmektedir. “Mü’min olmadan cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.”(Buhârî, Edeb 27); “Sizden biri, kendisi için sevdiği şeyi kardeşi için de istemedikçe (gerçek) mü’min olamaz.” (Müslim, İman 71).

Vahdetin gerçekleşmesi için; Kur’an ve sahih sünnet çerçevesinde birleşmek gerekir. Kur’an’dan başka bir kitabı mutlak hakikat ve mutlak kaynak edinen her bir anlayış, tabiatıyla kaynakları farklı olduğundan vahdeti gercekleştiremez, birlik ve beraberliğe ulaşamaz. Aksine ihtilafa, ayrılığa neden olur.“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah’tan korkup sakının; umulur ki rahmete eriştirilirsiniz.” (Hucurat 49/10). Dolayısıyla müslümanların Allah ve Rasûlü ortak paydasında bir araya gelmeleri, bunun dışında hiçbir şeyi temel ilke olarak görmemeleri gerekir. Mezhep, meşrep, ırk, renk, dil ve ülke temel ilke hâline asla getirilmemelidir. İslâm evrensel bir dindir, Onu benimseyen herkes kardeştir, Onun hakim olduğu her yer müslümanların vatanıdır. Ülke sınırları müslümanların kardeşliğine engel olmamalıdır. “Ey insanlar! Gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi boylar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Hiç şüphesiz, Allah katında sizin en yüce olanınız, takvaca en ileride olanınızdır. Hiç şüphe yok Allah, bilendir, haberdar olandır.” (Hucurat 49/13). Irk, renk, dil farklılıkları birer zenginliktir. Bu farklılıklar zorunlu olarak taşınan özelliklerdir. Bunların elde edilmesinde kişinin tercihi ve emeği yoktur. Bu nedenle bu tür özelliklerde üstünlük veya eksiklik aranmaz. Ayrıca farklılıklar gelişmenin ve ilerlemenin en önemli etkenleridir. Farklılıkların olmadığı yerde monotonluk, tek düzelik ve gericilik olur.

Vahdet, her konuda aynı olmak, hiç ihtilâf etmemek, standart bir tip, robot adamlar üretmek, liderlere ve teşkilâtlara mâsum damgası vurmak, devamlı baş eğmek değildir. Mü’minlerin dinin esas meselelerinde, Kur’an ve sahih sünnetin kesin olarak hükme bağladığı temel konularda birleşmesi ve bu doğrultuda işbirliği yapması, cemaat ve ümmet olmaları emredilmiştir. “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra bölünen ve ihtilafa düşen kimseler gibi olmayın. Onlara büyük azap vardır.” (Al-i İmran 3/105). Mü’minler arasında vahdete engel durumlar varsa, bu ya iman sorunundan, ya da ahlâk sorunundan veya her iki sorundan kaynaklanmaktadır. Bu tür tali konular vahdeti engellememelidir. “Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani birbirinize düşmandınız; O, kalplerinizi birbirinize kaynaştırdı da O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz ve bir ateş uçurumunun kenarındaydınız; O, sizi oradan kurtardı. Allah, hidayet bulasınız diye işte böyle ayetlerini size açıklıyor.” (Al-i İmran 3/103).

Ey iman edenler! Allah’a itaat edin; Peygamber’e ve sizden olan yetki sahiplerine de itaat edin. Eğer Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, bir şeyde çekiştiğiniz zaman o hususta Allah’a ve Peygamber’e başvurun. Böyle yapmanız, hem daha iyidir hem de sonu daha güzeldir.” (Nisa 4/59). Allah’a ve Peygamberine mutlak itaat olmalıdır. Âyette “Yetki, emir sahiplerine de” şeklinde Allah’a ve Peygamberine izâfe edilerek itaat emredilmiştir. O halde yetki sahiplerine mukayyet, sınırlı itaat olmalıdır. Onlara mutlak, kayıtsız şartsız bir itaat olamaz. Müslümanlar bu iki kaynakta birleşerek vahdeti oluşturmalı, bu iki kaynak dışındaki hiçbir kaynağı mutlak hâle getirmemelidirler. Çünkü, bu iki kaynak dışındaki tüm kaynaklar da eksik, hata ve yanlış olabilir. Onlar eleştirel bir şekilde ele alınıp değerlendirilmelidir. Peygamber’in dışında hiç kimse mâsum değildir, olamaz da. İhtilâflar, ayrılıklar oluştuğu zaman Allah’a ve Peygamberine müracaat edilmelidir. Başka kaynaklara müracaat etmek ihtilâflara, ayrılıklara neden olur. Bu da vahdetin, birliğin bozulmasına sebep olur, ayrılıkları körükler. (Nisa 4/59). Her konuda Allah ve Rasûlü ölçü alınmalıdır. Hiç bir konuda onlara muhalefet edilmemelidir. Bu iki kaynakta açıklanmış bir hakikat için başka açıklamalar aranmaz ve başka açıklama ve izahlara iltifat edilmez. “Ey iman edenler! Allah ve rasulünün önüne geçmeyin, Allah’a itaatsizlikten sakının! Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte ve bilmektedir.” (Hucurat 49/1).

Birlikten kuvvet doğar. Birlik ve beraberlik bir zorunluluktur. Hele günümüzde, zulmün hâkim, zalimin haklı olduğu bir ortamda vahdetin önemi daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmıştır. Hak ve hakikatin güçlü olmadığı yerde, şeytan ve dostları muktedir olacaktır. Nitekim günümüzde bunu fiilen yaşamaktayız. Zulmün ve zalimin iktidarda olduğu bir yönetimden adâlet beklemek saflık hattâ aptallık olur. Şeytan ve dostları muktedir olduğu müddetçe gözyaşı, haksızlıklar, katliamlar devam edecek ve sürekli artacaktır. Zulüm ve zalimin devamı zaten bunlara bağlıdır. Hakkın, hakikatin muktedir olması gerekir. Hakkın, adâletin tek temsilcisi Allah’ın yegâne dinî İslâmdır. Peygamber dönemine “Asrı Saadet” denmesi tesadüf ve anlamsız değildir. O dönemde inançlı, inançsız herkes mutluydu, herkes özgürdü. Zaten İslâm herkesin doğuştan şu beş temel esasa sahip olduğunu ve bunların mutlak manada korunması gerektiğini söyler. Bu beş temel esas; Can, Mal, Akıl, Din ve Nesil emniyetidir. Hatta İslâm daki bütün emir ve yasaklar, bu temel ilkeleri korumak ve yaşatmak için konmuştur.

Vahdet, önce içimizde ve kendimizle olmalıdır. Kendisiyle barışık ve vahdet içinde bir kişilik sergileyemeyenler, dışlarında vahdeti hiç oluşturamazlar. Ümmetin tümüyle, ülkedeki hatta dünyadaki tüm müslümanlarla vahdeti gerçekleştirmek çok zor hatta mümkün bile değildir. Hz. Peygamber’in hayatındaki dönem hâriç, tarihin hiçbir döneminde bu ideal, tümüyle gerçekleşememiştir. Vahdet, ancak şuurlu müslümanlarla gerçekleşir. Tevhidî bilince ermemiş insanlarla ittifaklar, saldırmazlık antlaşmaları yapılsa bile vahdet oluşturmak mümkün değildir. Vahdet için, öncelikle tüm müslümanlara elimizi uzatmalı, gülümseyen yüzümüzü sevgi dolu ifadelerle zenginleştirip kardeşlerimize ikram etmeliyiz. Mezhep ve meşrep farklılıklarını gözardı edip, ortak noktalarımızı öne çıkarmalıyız. Allah ve Rasûlü’nü, dolayısıyla Kur’an ve sahih sünneti öne çıkarmalı, ölçü almalıyız. Vahdetin hemen gerçekleşecek kısa vâdeli bir çözüm olmadığını da bilerek, bunun alt yapısı için mü’minlerin adım atmaları, farklı cemaat mensuplarına gönül ve kucak açmalı, ziyâret etmeli, onları sevdiğimizi ve değer verdiğimizi ispatlamalıyız. İhtilâflı konuları geri plana atmalı, onları farklı yer, uygun zaman ve zeminde ehil kişilere havale etmenin bilincinde olmalıyız. Şunu asla unutmamalıyız ki, vahdet çok önemli bir zorunluluktur. Onurumuzu, izzetimizi önemsiyor isek bir an önce birlik ve beraberliğimizi oluşturmak zorundayız. Aksini hepimiz görüyor ve yaşıyoruz zaten. Eskiden bir mektupla sakıncalı gördüğümüz bir oyunun yasaklanmasını sağlarken, bugün hiç kimsenin bizi önemsememesi, hesaba almaması,  birlik olmamak ve birbirimizle uğraşmaktan başka ne olabilir ki?

Şöyle diyorlar: “Hele Medine’ye dönelim, o zaman güçlü olan zayıf olanı oradan çıkaracak!” Halbuki asıl güç ve izzet Allah’ındır, rasulünündür, müminlerindir; fakat münafıklar bunu bilmezler!” (Münâfikūn 63/8). Madem ki, mü’minler izzetlidir, şereflidir, bu izzetimizi, serefimizi gereği gibi taşımak için gerekli olanı bir an önce yapmak durumundayız. Bu vasıflar ırsi olarak kişiye geçmez. Kişi bu vasıflar için mücadele etmeli, kâfir ve zalimlere karşı onurunu takınmalı, onların karşısında ezilmemelidir. İzzet ve şerefin, makam, mülk ve parada olmadığını asla unutmamalıdır. Mü’min fakir, zengin, amir veya memur da olsa izzetli olduğunu bilmeli ve onu korumak için gerekeni yapmalıdır. Küfür ve zulme karşı izzet ve şerefini korumak için güçlü olmak zorundadır. Zîra, zulüm ancak güçle bertaraf edilir. “Allah’a ve Rasûl’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”(Enfâl 8/46). Ayrılık zayıflığı getirir. Zayıflık başkasının istemese de esiri olmayı getirir. Buda insanın onurunu rencide eder. Güç ve kudret sahibi olmak için beraber hareket etmek şarttır. “Bilin ki Allah kendi yolunda sağlam örülmüş bir duvar gibi kenetlenmiş saflar halinde çarpışanları sever.”(Saff 61/4).

Bir yanıt yazın