FREUD’DA DİN VE TANRI FİKRİNİN KÖKENİ
DİN VE TANRI FİKRİ İNSANIN RUHSAL RAHATSIZLIĞI SONUCU MU ORTAYA ÇIKMIŞTIR?
Özellikle Freud tarafından ortaya atılan bu yaklaşıma göre Din insanların ruhsal rahatsızlıklarının ürünüdür.
Din konusunda en şaşırtıcı görüşler kuşkusuz S.Freud’a aittir. O dini uygulamaları saplantılı eylemler olarak değerlendirmekte ve nevrotiklerin yaklaşımları ile dindar insanların yaklaşımları arasında ilişki kurmaktadır. Ona göre din ilkel topluluklardan başlayan bir saplantılı ruh halinin dışa vurumudur. Onun ilkellik hakkındaki yaklaşımları aslında o dönemin antropolojik verilerinden yola çıkmaktadır. Ancak biz bugünkü antropolojik bulgulara baktığımızda o dönemin anlayışlarının oldukça uzağında bulunmaktayız.
Freud Yahudi olmasına rağmen yaklaşımlarında Yahudiliği istisna etmediğini vurgulamakta ancak görüşlerinin Yahudiliğin özü olduğunu da ileri sürmektedir. Ona göre insanlık bu dinin özüne ancak bilimsel kafa ile ulaşabilecektir.[1]
Freud din konusunda değerlendirmeler yaparken elinde sadece Yahudi ve Hıristiyan dininin uygulamaları bulunmaktaydı. Bir de ilkel toplum denilen toplumlar hakkında kendisine –çoğu- misyonerler tarafından getirilen bilgiler vardı. Ancak onun çıkış noktasını Hıristiyanlığın dünyadan el etek çekme ve hazları bastırma yaklaşımının oluşturduğu söylenebilir.
Gerek Yahudi, gerekse Hıristiyan dini bağlamında din olgusuna eğilmesinin yaklaşımlarının sığ kalmasında etkili olduğu kanaatindeyiz. Özellikle açıklamalarını desteklemek için Baba figürünü kullanması onun Hıristiyan anlayışının dışına taşma yetkinliğinden ne kadar uzak olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Musa peygamberin önemini vurgularken büyük adamların büyüklüklerinin baba özlemi ile öne çıktığını vurgulamaktadır ki, bu da Hıristiyan Tanrı tasavvurundaki baba imgesinin etkisini göstermektedir.[2]
Özellikle Hıristiyan dünyasında cinselliğin ve kimi insani yönelimlerin bastırılmasına dönük tepkiler ahlakın ve arzuları bastırmanın bir ruhsal rahatsızlık olarak değerlendirmesi sonucunu doğurmuştur. Yani duyguları bastırma ve dünyevi lezzetlerden el çekme anlayışına yönelik tepki bu kez bir başka çıkmaza; ahlaksal değerlerin bir ruh rahatsızlığı olarak ele alınmasına vardırılmıştır. İnsanlığın bir uçtan öbürüne savrulmasının sonucu ise belirsizlik ve keşmekeş olmuştur.
Ancak biz Freud’un yaklaşımlarını iki kategoride ele almak durumundayız. Birincisi Freud’un sahip olduğu dünya görüşünün bir değer sistemi karşısındaki durumu. İkincisi onun kimi dinler(özellikle Hıristiyanlık ve pagan dinler) hakkındaki gözlemlerinden elde ettiği bulgular.
Birincisinde Freud’un materyalist-pozitivist bakışaçısıyla meseleye eğilmesini bilmemiz onun yaklaşımlarını anlama noktasında daha net anlayışlara sahip olmamızı sağlayacaktır. Çünkü maddi dünya dışında aşkın bir değer sistemine inanmıyorsak, gerek dinsel, gerekse ahlaksal uygulamaları saçma, anlamsız, hatta marazi bulamamız mümkündür. Örneğin Karen Horney’in de bir psikolog olarak altını çizdiği gibi; “ölmüş olan büyükbabasıyla belirlenmiş bir zamanda konuşan birisi bize göre nevrotik ya da psikotik olacaktır, oysa ölülerle kurulan bu tür bir iletişim bazı Kızılderili kabilelerinde tanınan bir iştir.. Ölmüş bir akrabasının adı anıldığı zaman ölesiye yaralanan birisi bize göre gerçekten nevrotiktir, ama aynı kişi Jicarilla Apache kültüründe kesinlikle normal olacaktır. Aybaşı kanaması geçiren bir kadınının yaklaşmasından ölesiye korkan bir erkeği nevrotik olarak değerlendiririz, buna karşın birçok ilkel kabilede aybaşı kanamasıyla ilgili korku ortalama bir tutumdur.”[3]
“Eskimolar bir katilin cezalandırılması gerektiğine inanmazlar. Birçok ilkel kabilede bir yabancının aile üyelerinden birisin öldürmesi sonucu açılan yara öldürülen kişinin yerine bir şey sunularak kapatılabilir… Bazı kültürlerde oğlu öldürülen bir annenin acıları, katilin oğlunun yerine geçmesiyle dindirilebilir.[4]
Tanrının olmadığını varsayan birinin namaz kılanın, ya da dua eden birinin eylemlerini anlamsız, saçma ve hastalıklı olarak görmesinde şaşılacak bir şey yoktur.[5] Burada mesele kendi ürettiğimiz bağlamı (bilim, ideoloji vs.) esas kabul etmek olarak ortaya çıkmaktadır. Freud döneminde bilimin dinle hesaplaşması şeklindeki tartışmaların uzantısının onun yaklaşımlarına yansımaması elbette mümkün değildi. Deney ve gözlem dışında bir hakikat yolu olmadığı varsayıldığında, bütün, dinsel, ahlaksal, kısaca değersel dizgeler yoksayılıp mahkûm edilecekti. Özellikle Aydınlanma ile beliren yeni bir insan ve evren tasarımı değer olgusunu da yeniden inşa etme çabalarını büyütecekti.
1-Nevroz Nedir?
Nevroz genelde zihinsel ve duygusal olarak kişiliğin gerçeklik algısının bozulması olarak tanımlanmıştır. Bu bozulma fiziksel, zihinsel ve duygusal alanda kendisini gösterebilir. Peki o zaman dinsel ve ahlaksal buyrukların akıl açısından değeri nedir? Normal ve nevrotik olmak akıl ile belirlenebilir mi?
2-Akıl Din ve Ahlak
“Aydınlanma, akıl ile kalbi birbirinden ayıran bir yaklaşım sergilemiştir. Bu anlamda akıl biçimsel bir yapıya hasredilmiştir. Aydınlanmayla birlikte egemen olan akıl, Horkhaimer’in öznel akıl dediği akıldır. Biçimsel (öznel) akılda amelî, ahlâkî ya da estetik bir doğrudan sözetmek anlamsızlaşır. Çünkü akıl sadece intellect’e mahkûm edilmiştir.[6]
“Zihnin fonksiyonu ise her şeyde tabiat, mekanizmayı hesabı keşfetmekten ibarettir. Ahlâk aklın ürünü değildir, ilke olarak da tatbikat olarak da. Zihin yalnız şeyler arasındaki ilişkileri tetkik ve tespit edebilir. Bir şeyin ahlâkî açıdan iyi olmayışı bilimsel olarak izah edilemez. Güzel ya da güzel olmayanı ispat etmenin mümkün olmadığı gibi. Fransız ihtilalinin üç parolası “eşitlik – özgürlük – kardeşlik” in bilimsel açıdan ispat edilmesi mümkün değildir. Bilim belki bu üç ilkeye karşı kolektif bir eşitsizlik, mutlak sosyal disiplin ve anonimliği savunacaktır. Özgürlüğümüz hakkında kuşku duymayız. Ama bunu tarif de edemeyiz. Hepimiz kabul ederiz ki kasıt taşımaksızın yapılan yanlışlıktan dolayı kişiyi sorumlu tutmamak gerekir. Ancak bunu bilimsel açıdan izaha kalkışmak pek de kolay gözükmemektedir.”[7]
Aklın ahlâkla ilişkisi hakkında Hume “ahlaki eylemlerin asla us (akıl) ile değerlendirilemeyeceğini çünkü bu eylemlerin belli bir izlenim ve his yoluyla ortaya konulduğunu vurgulamaktadır.”[8]
Kimi düşünürlere göre ahlâka ilişkin konuları kavrayabilmek için zekâ ve eğitime gerek yoktur. Bütün bu değerlendirmelerden ortaya çıkan sonuç bizim ahlaki eylemleri ratio dışı bir kategoride ele almamız gerektiğidir. Bu kategori belki matematiksel olarak ortaya konulamayacak ama akıldışı da olmayacaktır. Çünkü derinlikli düşünüldüğünde aslında ahlaki eylemlerin sonuçta insanın özünde kabul görmesi onun benimsenmesi insandaki idrak yeteneğinin onu kabullenmesiyle mutlaka bağlantısı bulunmaktadır.
Aydınlanma döneminden bu yana birçok düşünür /filozof bu aklın insanı ve hayatı algılamada kısır kaldığını vurgulamaktadır. Bu akıl salt matematiksel çıkarımlara indirilmiş ve insanın ahlaksal değerlerini ise dışta tutmuştur. Oysa matematiksel çıkarımlar aklın bütünün temsil etmekten uzaktır. Aydınlanma sonrası gelişen rasyonalizm bu yüzden aklı güçten düşürmüştür.
“Ahlaki fenomenler doğaları gereği “gayrı rasyonel”dirler. Ancak amaç düşüncesinden ve kâr-zarar hesaplarından önce geldikleri zaman ahlâkî oldukları için, araçlar-amaçlar şemasına uymazlar. Ahlaki özneye, bir guruba ya da davaya sağladıkları ya da sağlamaları beklenen fayda ya da hizmet ile de açıklanamazlar.”[9]
Bilimsel açıklama ile dinsel açıklama farklıdır. Sorun bilimi genelgeçer doğruya ulaşma yolu olarak görenlerle dinsel bilginin farklı bir alana ait olduğunu söyleyenler arasında olmuştur.
Bir davranışı rasyonel akılla temellendirememek o davranışın nevrotik bir davranış olduğu yargısına varmamızı gerektirmez. Çünkü akıl zaman zaman ileriyi göremeyecek kadar kısır, meselelerin özüne nüfuz edemeyecek kadar niteliksiz olabilir. Burada aklın evrensel olanla buluşması için salt ratio değil daha başka unsurlar da gereklidir. Çoğu kere ilk anda saçma bulduğumuz bir çok yaklaşım biçimini daha sonra sahih bir yaklaşım biçimi olarak anlamamız mümkündür.
3-Normal Paradigması Nevroz ve ahlaki tavır
Normal ve anormalin ölçüleri nedir o zaman? Ve biz normalin ve anormalin ölçülerini anlamak için ne yapmalıyız.
Nevrotikler kendilerini merkeze alarak eylemektedirler. Oysa insanlığın bugüne dek ortaya koyduğu yasaklar ve ahlaki buyruklarda böyle bir durum sözkonusu değildir. Yani nevrotik yönelim bireyseldir; bireysel kaygılardır ki bu kaygılar aslında en temel insani kaygıların çeşitli faktörlerle aşırı uçlara kaymasının sonucudur. Yani en temelde bir insani kaygı bulunmaktadır. Peygamberlerin çağrıları da evrensel ve bütün bir insanlığın ortak kaygılardır. İnsani kaygı çoğu kere bir değer anlayışı çerçevesinde aşırı uçlara savrulabilmektedir. Bu savrulma kimi kere nevrotiklikle sonuçlanabilmektedir.
Bir şeyin anormal olması ya bireye ya çevreye zarar vermesi sebebiyledir. Kendi içine kapanıp hiç kimseyle iletişim kurmamak da bir tür kişinin kendine zararı olarak ele alınmalıdır.
Kaldı ki “İnsanlar bir nevroza sahip olmadan da genel davranış kalıplarından sapabilirler. Yukarıda bahsettiğimiz, gereksiniminden fazla para kazanmak için zaman harcamak istemeyen sanatçı nevrotik olabilir ya da yalnızca çekişmeli bir rekabet ortamına kendini kaptırmak istemeyecek kadar akıllı olabilir.”[10]
Bu yaklaşımlardan yola çıkarak din’in tarihini ve peygamberlerin tavırlarını değerlendirelim.
4-Putperestler ve Peygamberler
Putperestlerin peygamberler için mecnun (cinlenmiş) demesi anlamlıdır. Cinlenmiş olmak bir tür nevrotiklik anlamına gelmektedir. O dönemin jargonunda mecnun saplantılı eylem sahipleridir.[11] Mekke paganistlerinin Hz. Muhammed için ileri sürdükleri bu iddianın kökeninde hem siyasal, hem sosyal, hem de bireysel çıkarlar etkin olabilir. Çünkü gerek Hz. Muhammed’in gerek diğer peygamberlerin hayatına bakıldığında nevrotik yaklaşımların değil, ahlaki duruşun öne çıktığı görülmektedir.
Ancak eğer biz bir sebep yokken suçluluk duygusu içindeymiş gibi davranmayı[12] bir saplantılı eylem olarak ele alıyorsak bu saplantılı eylem insan olmanın bir gereğidir. Bunun adı sorumluluk ve ötekine karşı yükümlülüktür. Bunun tersi belki saplantılı eylem olarak nitelendirilebilir.
Çok açık ve net olmasa da Freud sorumluluk duygusunun bile bir tür saplantılı eylem olarak anlaşılabileceği yorumlarda bulunuyor.
5-Peygamberlerin Delilikle Suçlamalarının kökeni
İnsanların bir kısmı kendilerine sunulan doğruları sırf arzularını karşılamıyor diye saçmalık ve sapkınlık olarak değerlendirmişlerdir.
Erasmus bu yüzden “Deliliğe Övgü” adlı eserini ortaya koymuştur. Focuault bu tarz yaklaşımları iktidar olgusuyla açıklama yoluna gitmiştir. Psikanaliz neyin normal neyin anormal olduğuna karar verme noktasında kimi kere iktidarların bilimsel yaklaşımı olmuş; bir normalite paradigması üreterek var olmaya çalışmıştır. Siyasi ve ekonomik güç sahipleri kendi düzenlerini bozacak her türlü yaklaşımı kimi kere delilik suçlamasıyla gözden düşürmeye çalışmışlardır.
Freud İsa’nın çarmıhta bütün insanlar için can vermesini sebepsiz günahkârlık duygusu olarak değerlendirebilir. Bütün insanlık için kendini feda etme şeklinde ortaya çıkan bu Hristiyani anlayış iktidarın bilimi tarafından delilik olarak nitelendirebilir. Ancak insanlık tarihi bu tür delilik örnekleriyle doludur.
6-Freud Ve Hristiyanlık
Batı dünyasında Aydınlanma sonrası düşünürlerin birçoğunda olduğu gibi Freud’un yaklaşımlarında da Kilise ve Hristiyanlık karşıtlığı bulunmaktadır. Freud insandaki temel güdüleri tanımlarken adeta Kilisenin insan tanımının tam tersini söyleyemeye çalışmaktadır. Kilise insan için sevgiyi; ötekini bağışlamayı öne çıkarırken Freud insandaki temel yönelimin ötekine saldırma ve öldürme olduğunu söylemektedir. Kilise dünyadan el etek çekerek; dünyevi hazlara sırt çevirerek Tanrıya yaklaşılacağı ve olgunlaşılacağı savına yaslanırken, Freud tam tersine insanda temel yönelimin cinsellik ve bencillik olduğuna dikkat çekmekte ve bu yönelimlerin asla bastırılmaması gerektiğini savunmaktadır. Bu noktada Freud insan’ın Kilisenin söylediğinin aksine iki yönelimi olduğunu vurgulamaktadır. Birincisi saldırganlık ve öldürme yönelimi ikincisi ise haz ve cinsellik yönelimi. Ona göre bu yönelimlerin bastırılması ruhsal çatışmayı doğurmuş; ruhsal çatışmalar sonucu din denilen olgu ortaya çıkmıştır.
7-İlerleme fikri bağlamında Freud’un Yaklaşımları
Freud’da da o dönemin birçok düşünür ve bilim adamında olduğu gibi ilerleme fikrine rastlamaktayız. İlerleme fikri tarihsel süreç içinde insanlığın basitten mükemmele doğru geliştiğini ortaya koyan bir anlayıştır. Uygarlaşma ve insan olarak gelişme tarihsel süreç içerisinde gerçekleşmektedir. Bu anlayışla Freud ırkları vahşi ve yarı vahşi diye nitelendirmektedir. Ona göre ilkel insan nevrotik yani ruh hastasıdır. Aynı zamanda bu insan hayvanla aynı derecededir. [13]
Freud pozitivist yaklaşımı esas alarak insan için üç evreden sözeder. Bu evreler animistik evre, dini evre ve bilimsel evredir.. Freuda göre animistik evre dinin inşasında kullanılan temel malzemelerin oluştuğu evredir.[14] Freud’a göre animizmin kaynağı da ölüm sorundur.[15]
Freud’un insandaki nevrotik durumları açıklamak için çocukluk dönemine yönelmesinin temelinde de onun ilerleme fikrine inanması yatmaktadır. İlkel diye nitelenen dönemin insanlığın çocukluk dönemi olduğu anlayışı Freud için temel anlayış olarak öne çıkmaktadır.[16] O insanlığın tarih içerisinde aynen çocuğun gelişimi gibi gelişim aşamalarından geçtiğine inanmaktadır. Ona göre “Animistik evre hem kronolojik hem de içerik olarak narsizme; dini evre tipik özelliği çocuğun ebeveynlerine bağlanması olan nesne seçimi evresine; buna karşılık bilimsel evre de bireyin olgunluğa eriştiği haz ilkesinden vazgeçtiği; kendini gerçekliğe uyarladığı ve arzularının nesnesi için dış dünyaya yöneldiği evreye karşılık gelecektir.”[17] Bu yaklaşımlar pozitivizmin temel yaklaşımları olarak zaten bilinmektedir.
Freud’da Bütün bir insanlığın geçmişini nevrotik olarak görmek ve göstermek bu ilerleme fikrinin doğal sonucu olarak öne çıkmaktadır. Eğer insan tarih içinde gelişmişse bu ruhsal rahatsızlığın 21.yüzyılda hala insanlık için bir problem oluşturması normal midir? Ayrıca ilkel insan eğer hayvana yakın bir organizma ise hayvanların ruhsal rahatsızlık yaşayıp yaşamadığı da ayrıca sorulabilir?
Bütün bu yaklaşımlarına rağmen Freud Tabu ve yasakların insanın gelişmesine katkı sunduğunu söylemektedir.[18] Ancak nevrotiklerin insani gelişmeye nasıl katkı sunduklarına cevap verememektedir.
Ayrıca Freud dinsel yönelimi salt cinselliğe bağlamaktan da kaçınmaktadır. O dinsel yönelimi cinsellik dışında bencilce içgüdülere bağlar. Ona göre nevrozlu ile dindar arasındaki temel fark nevrozun sebebinin salt cinsel olmasıdır.[19]
a-Dinin kökeni Ve Tabuların Ortaya Çıkışı
Freud’a göre “Dinin kökeninde nevrotik tutumlar ve hastalıklı davranışlar bulunmaktadır. İnsan kötü ve zararlı içgüdüleri Tanrıya devrederek kendini bunların egemenliğinden kurtarmayı denemektedir.” “İnsanın Kötü ve zararlı içgüdüleri Tanrıya devrederek kendini bunların egemenliğinden kurtardığını görmek mümkündür.”(affetme ve tövbeden sözediyor) demektedir.
Freud insanın tarih içerisinde tapındığı; kutsadığı şeylerin hepsinin aslında öldürme ve cinsellik güdüsünün bastırılması çabaları olduğu iddiasındadır. Bu noktada din denilen olgu arasında ayrım yapmamaktadır. O çoğu kere görüşlerine pagan dinlerin uygulamalarından deliller getirmektedir. Örneğin Krala tapma, ölüye saygı ve tapınma gibi yönelimlerin temelinde öldürme güdüsünün olduğunu iddia etmektedir. Freud’a göre kralı yüceltmek aslında ona beslenen düşmanlığın sonucudur. Bu düşmanlık güdüsünü baskılamak için o yüceltilir ve Tanrılaştırılır. [20]
Freud’a göre Putlar ve Tanrılar insanın ruhsal çatışmalarının ürünüdür.
Çatışan iki gücün geriliminden kurtulma, deşarj olma eğilimleri saplantılı eylemleri doğurur.[21]
b-İçgüdüler Ve Bastırma
Freud’a göre “yasakla içgüdü arasındaki çatışmadan ruhsal rahatsızlık ortaya çıkar. Bu takıntı, yasağın içgüdüyü bastırmasının ürünüdür.[22]
Güdülerin baskı altına alınması dinler tarafından uygulanır. Hazlar Tanrı adına frenlenir.[23]
Freud ilkel kabileler hakkındaki bilgilerden yola çıkarak bu insanların tabuları çiğnemek için can attıklarını ama yasağın hep arzuya galip geldiğini vurgulamaktadır. İki tane temel tabu tespit eder Freud. Totem hayvanı öldürmemek, totem klanın karşı cinsten üyeleri ile cinsel ilişkiden kaçınmak. O halde diyor Freud en güçlü insan arzuları bu olmalı[24] (saldırganlık ve cinsellik) buradan yola çıkarak öldürme arzusunun ve kralın/şefin kıskanılması ama buna karşı direnilmesinden sözeder.
Çaresizler (ölü, aybaşı hali, bebek, doğum sancısı) hepsi arzu uyandırır. Bunlar da bu yüzden tabudur. Yani zayıfı yok etme isteğini bastırmaya çalışır insan. Yeni erişkin olmuş erkek yeni hazlar açısından tahrik eder insanı. Bu da tabudur[25]
Animizm’in kaynağında da yine ölüm ve öldürme sorunu olduğunu vurgulamaktadır. Vicdan denilen şey de O’na göre insandaki suçluluk duygusunun bastırılma çabasıdır.[26] Pişmanlık, Vicdan Azabının kaynağı “düşmana duyulan hayranlığın ve onu öldürmeden ötürü çekilen vicdan azabının dışa vurumudur.”[27]
c-Freud’a göre Tabu’nun kökeni
Freud dinsel uygulamaların kökeninde tabu’lar olduğunu belirtmektedir. İlkel toplulukların yaklaşımlarından yola çıkarak tabu kavramını açıklamaya çalışmaktadır. Tabuların çözümlenmesinin mümkün olmadığını belirtmekle birlikte yine de bu konuda belli sonuçlara varmak için çabalayacağını vurgulamaktadır. Ona göre insan ilişkilerinin bütününde cinsel yaşam’ın kısıtlanması vardır. Bütün bir toplumsal örgütlenme biçimi bu amaca hizmet ediyor görünmektedir.[28]
Ona göre tabuların kaynağında anlaşılmaz bir biçimde “ensest korkusu” bulunmaktadır. Ensest korkusu aile için cinsel ilişkiden kaçınma olarak belirmektedir. Anne ile oğul, baba ile kız, kaynana ile damat, gelin ile kayınbaba arasındaki cinsel ilişki kısıtlaması ilkel toplumlarda çok önemli kaçınmalardır.
Freud ilkel insan dediği ve vahşi olarak nitelediği kavimlerin psikolojisi ile psikanalizin ortaya çıkardığı kadarıyla nevrotiklerin psikolojisi arasında karşılaştırma yapmayı deniyor.[29] Bunu yaparken kendi dönemindeki antropologlarca en ilkel olarak kabul edilen Avustralya yerlilerini ele alacağını vurguluyor.[30] Bu halkların (Melanez, Polonez ve Malaya ) en önemli özelliklerinin ensest cinsel ilişkiden kaçınmaları olduğunu belirtiyor. Freud’a göre bütün totemik uygulamaların kökeninde ensest ilişkiden kaçınma gibi(dış evliliğin önemsenmesi) bir cinsel durum sözkonusudur”[31]
Freud anne baba kardeş ifadelerinin sosyal ifadeler olduğunu söylemektedir.[32] Freud saplantılı yasak dediği nevrotik tutumların dışsal bir ceza tehdidine bağlı olmaksızın kişinin belli yasakları çiğnediğinde uğrayacağı felaket konusundaki inancıdır demektedir.[33]
d-Ölülere Yönelik Tabu
Ölülere saygı duyulmasının temelinde de öldürme tutkusu bulunmaktadır. İnsan, öldürme tutkusunu bastırmak istediği için ölüye saygı duyarak onu gizlemeye çalışmaktadır. “Yoğun duygusal bağın bulunduğu hemen her olayda müşfik sevginin arkasında bilinçdışında gizli bir düşmanlık olduğunu görürüz… Ölüden korkma onun düşmanlığından korunma güdüsünden beslenir. [34]
Kesici aletlere ilişkin yasak Freud’a göre öldürme güdüsündendir.[35]
“Tabuyu canlandırmak zorunda olan nevrotiklerin atavistik bir kalıntı olarak arkaik bir yapıyı miras aldıkları söylenebilir. Nevrotikleri büyük bir ruhsal enerji harcamasına zorlayan şey de uygarlığın buyruğuyla bunu dengeleme ihtiyacıdır.”(124) Freud’a göre nevrotikler kaçınmalarını Tabulara inanan atalarından kalıtsal olarak almışlardır.
e-Sanat
Freud’a göre sanat başlangıçta bugün ortadan kalkmış olan kimi dürtülerin hizmetine girmiştir. Freud’a göre sanat büyü yöneliminin ürünüdür ve insanın çocukluk denebilecek ilkel evresinin ürünüdür. İnsan henüz bilimsel gerçeklikle tanışmadığı için büyücülük amacıyla ortaya çıkmış bir etkinliktir.[36]
Freuda göre sanatçının nevrotik olması olmamış şeyleri olmuş gibi görmesi ve kendisine gerçekdışı bir dünya kurmasıdır.
Sonuç ve Değerlendirme
1-Freud Saldırganlık ve Cinselliği Doğru Anlıyor mu?
Saldırganlık tek parça bir fenomen değildir. Bir katil’in saldırganlığının birçok gerekçesi olabilir. Bu gerekçe kendini koruma güdüsünden beslendiği gibi zararlı olanı ortadan kaldırma anlayışından da beslenebilir. Saldırganlık kavramını tek bir temele indirmek bu anlamda önemli bir sapma ve saptırmadır. [37] Yabancı bir düşmana karşı nefret ile kendimizden gördüğümüz bir haine karşı nefret yönelimimiz farklıdır. Bu da nefret’in tek parça bir fenomen olmadığını ortaya koymaktadır. Gerek içgüdücüler (Freud, Lorenz) gerekse Davranışçılar (Skinner) insansal bir öz’ü inkâr etmişler ve nefret ve sevgi yönelimini tek parça bir olgu olarak değerlendirme yanılgısına düşmüşlerdir.
Peki, kötü ve zararlıyı belirleyen nedir? Hasta insan mı? Hasta insan ise, insanı hasta kılan nedir? Yasaklar mı? Yasakların kaynağı nedir? Ruhsal rahatsızlık mı? Bu sorular birbirinin besleyen sorulardır ve Freud’un bakış açısıyla ortaya konulabilecek kadar basit değildir.
Ancak insan neden pişmanlık duymakta ve neden rahatsız olmaktadır? Yani neden güdülerini bastırma gereği duymaktadır. İnsan neden doğasına yabancı; aykırı tutumlara girerek kendine ters düşmekte ve ruhsal bunalımlara savrulmaktadır? İnsan doğasından öldürme güdüsü varsa insan neden bu duygularını bastırmaktadır?
Freud’a göre Nevrotiklerin temel özelliği kendilerini sebepsiz suçluluk duygusu içinde görmeleridir. Dindar için de aynı şey geçerlidir. Onlar arasındaki temel fark Nevrozlu için suçluluk duygusunun kökeni cinsellik, dindarınki ise bencilce içgüdülerdir.[38] Freud’un bu yaklaşımlarını belki kimi pagan dinler ve uygulamalar için aydınlatıcı bulabiliriz. Ancak bütün bir din fenomenini aynı bağlamda ele almamız mümkün olamaz. Çünkü insanların bencilce duyguları ancak ürettikleri putlar ile ortaya çıkar. Putlar ise aşkın bir tanrının varlığı ile anlam kazanır. Yani putlar gücünü insanın bencil duygularından değil, aşkın bir Tanrının gücünden alır. Ancak insanlar bencilce duygularını Tanrı kavramı ile maskeleyebilirler. Bunun böyle olması din’in özünün insanın bencilce duyguları olduğu sonucuna varmamız noktasında sağlam bir veri sunmaz bize. Çünkü insanlar tarih boyunca bencilliği değil diyergamlığı, fedakârlığı önemsemiş ve övmüşlerdir.
Güven duygusunu kaybetmiş toplumlarda cesaret, dürüstlük yönelimini kaybetmiş toplumlarda dürüst davranmak delilik olarak nitelendirilebilir. Burada deliliğin ya da nevrotik tutumların temel özelliklerini ortaya koymak gerekmektedir.
İnsanlığın tarih içinde normal görüp üstün sayıldığı ve değer olarak öne çıkardığı şeyleri bir ruhsal rahatsızlığın dışa vurumu olarak algılamak bu anlamda ne derece sağlıklı olacaktır?
Ruhsal rahatsızlığı kendisine ve çevresine verilen zararla izah etmek mümkündür Dinsel uygulamalar olarak öne çıkan eylemlerin bir kısmının bu tarz eylemler olması mümkünüdür. Özellikle pagan dinlerin birçoğunda bu tarz ruhsal rahatsızlıkların öne çıkardığı Tanrı anlayışları bulunabilir. Sanırız Freud incelemelerinde bu tarz yaklaşımları dikkate almıştır. Ancak pagan dininin uygulamalarından yola çıkarak bütün bir din olgusunu ruhsal rahatsızlık kategorisine sokmak ve istisna etmeksizin din başlığı altında ele almak son derece yanlış ve yanıltıcıdır.
Aslında pagan dinlerin içgüdülerin değer temelinde değil çıkar temelinde ortaya çıkması sonucu varolduğunu söyleyebiliriz. Bu noktada putlar (putçuluk) değer duygusuna sahip insanın değere aykırı davranışlarına bir değer bulma çabası olarak öne çıkmaktadır.
Bize göre her insan adaleti ister. Yasaklar bir bakıma bu adalet istencinin sonucudur. Bu noktada evrenle düşülen uyumsuzluk gerçekten bir felakete kapı açabilir. Yani dinsel buyrukların herhangi bir ceza tehdidine bağlı olmaksızın kişinin uğrayacağı felaket konusunda bir inanca değil tam tersi insanın kendi yaşamı ve tarihi içerisinde müşahede ettiği somut olaylara dayanmaktadır. Yani bu felaket inancı asla soyut ve anlamsız değil, evrensel uyum istencinin insana getireceği huzur tecrübesine dayanmaktadır. Freud din olgusunu bu bağlamda çok sığ bir biçimde ele almıştır. Çünkü uyumsuzluğun getirdiği felaket bir anda değil belki kuşaklar sonra ortaya çıkabilir. Her varlıkta bir can varsayılması insanın doğa ile uyum istencinden beslenmektedir.
İnsanda uyum istenci, adalet istenci, Sevilme-sevme istenci, temizlik istenci bulunmaktadır. Bu yönelimlerin aşırıya vardırılması her zaman mümkündür. Yani temizlik yönelimi temizlenme manyaklığını, uyum istenci tektipleşme eğilimlerini besleyebilir. Bu sapmalardan yola çıkarak birçok olumlu insani yönelimleri olumsuz ve hastalıklı olarak görmek ancak sığ bir bakışın ürünü olacaktır. Belki nevrotik tutumlar bu istençlerin sapması aşırılığı sonucu ortaya çıkmaktadır. Değilse bu istençlerin hiçbiri anlamsız boş ve havada değildir. Ancak saplantılar bu istençlerden beslenebilir. Bu istençlerin uçlara savrulması sonucu ortaya çıkabilir. Normal ve anormal burada belli olur.
Freud erdem olarak kabul edilen kimi tutumları da hastalıklı görmektedir. Örneğin güzel bir şeyi kendimize değil başkasına ayırma eylemi O’na göre hastalıklı bir eylemdir. Bu eylemde kişi güzel olanı kendisine layık görmeyerek hastalıklı bir tutum ortaya koymaktadır.[39]
Bu yaklaşım da çok sağlıklı değildir. Bir insanın iyi ve değerli olana bir şeyi başkasına vermesi hakkında sadece yüzeysel bakış yeterli değildir. Bu eylemde iki yön bulunabilir. Birincisi Freud’un belirttiği aşağılık duygusu; kendini iyi şeye layık görmeme duygusu. İkincisinde erdeme dayalı köklü bir bilince dayalı tavır. Erdem olarak ortaya çıkan davranışın altında o şeyi başkasına vermenin kendimize layık görmeme değil tam tersine kendimize layık görmekten kaynaklanan tutumdur. Yani biz erdemin bir gereği olarak kendimize layık gördüğümüzü başkasına veririz. Yani burada o değeri hak etmediğimiz değil, tam tersine o değeri hak ettiğimiz duygusu vardır. Biz hak ettiğimiz şeyi bir üst değer için ötekine veririz. Bu da köklü bir bilince yaslanan sağlıklı bir tavırdır.
Freud’a göre ruhsal çatışmalar içgüdülerin bastırılması sonucu oluşmaktadır. Peki insan neden içgüdülerini bastırma gereği duyar. Freud’a göre bunun sebebi ruhsal rahatsızlıktır. Burada Freud bir paradoks ile karşı karşıya bırakmaktadır bizi. Eğer ruhsal rahatsızlık güdülerin bastırılması ile oluşuyorsa o zaman güdüleri bastırma yöneliminin ruhsal rahatsızlık sonucu oluşmaması gerekir. Yok, eğer ruhsal rahatsızlık güdüleri bastırmayı getiriyorsa bu defa “ruhsal rahatsızlığın kaynağı nedir?” sorusu cevapsız kalmaktadır.
Evet, insan neden güdülerini bastırma gereği duyar. İnsan neden fiziksel doğasına uymak gibi kolay ve rahat bir yol varken bu doğayı bastırarak zor ve meşakkatli bir yol seçer? Çünkü insan sadece fiziksel güdülerden oluşan bir varlık ise güdülerin peşinden gitmesi kolay olandır, zor olan ise bunu baskılamaya çalışmasıdır.
2-Tanrı Put mu?
Kötülükleri Tanrı adına meşrulaştırma çabalarına ne demeliyiz? Çünkü Tanrı kavramı her zaman olumlu bir anlam ifade etmez. Hatta Tanrı kötülükleri gizlemek için bir araç olarak kullanılabilir. İyiliğin tanrısı ile kötülere destek çıkan, ayrımcılığı körükleyen tanrı arasında hiç mi fark yok. Eğer din diye genel bir olgudan sözediyorsak Din ile Din’in çatışmasının iki ayrı nevrotik yaklaşımın çatışması olarak mı görmeliyiz? Nevrotikler çatışabilir mi? Nevrotik çatışmacı mıdır? Nevrotik sosyal biri midir?
Eğer bütün tanrı tasarımları nevrotikliğin ürünü ise nevrotik neden iyi’nin Tanrısı üretmiştir.
3-Ruhsal çatışma
Ruhsal çatışma bir değer varsa ortaya çıkar. Eğer sizde evrensel mutlak ve herkese göre bir değer varsa ruhsal çatışma yaşarsınız. Eğer yoksa ruhsal çatışma yaşamanız sözkonusu olamaz. Yani ruhsal çatışma içgüdülerimizden değil içgüdülerimizin değere uyup uymamasından ortaya çıkar. Eğer değere uygunsa burada çatışma yok sükûn vardır, değere aykırı ise burada çatışma sözkonusudur. Değer asli ise, terk edilmez ise, insandan ayrı değilse insanın değere aykırı düşmesi rahatsızlığı doğurur. Ruhsal rahatsızlık değeri değil, değer duygusu ruhsal rahatsızlığı doğurabilir. Burada değer duygusuna sahip olan herkesin ruhsal açıdan hasta olduğunu söylemek istemiyoruz elbette. Değer duygusu insanı ötekine karşı sorumlu kılar. Bu sorumluluk insanı huzursuz yapabilir ancak bu huzursuzluk insanın olgunlaşması ve daha üst bir huzuru elde etmesi için gereklidir.
Saldırganlık ve nefret içgüdüsel değil temel bir içgüdünün karşılanmaması sonucu ortaya çıkan yönelimdir. Bir beklentinin gerçekleşip gerçekleşmemesi ile bağlantılıdır. Beklentilerimizi ne belirliyorsa sevgi ve nefretimizi o belirlemektedir.
Bir insanı niçin severiz, en temelde faydalı gördüğümüz için. Tabi bu fayda ifadesi geniş bir yelpazeye işaret eden bir kavramdır. Bencillik bağlamında fayda kişisel günlük çıkarlara karşılık gelir. İnsanlığın faydası ise ki buna Aristoteles “iyi” der; burada özveri bulunur. Bu anlamda bütün beklentilerimiz ahlaki bir temele yaslanır. Öyleyse beklentilerimizin daima bir değere yaslandığını anlayabiliriz. Bir eylem değere uygunsa iyi diye değere aykırıysa kötü diye nitelenir. Ahlaki eylemlerde ise bütün bir insanlığın birikimden çıkaracağımız sonuç, bencilliğin kötü görüldüğü; özverinin ise övüldüğü şeklindedir. Bir şeyin asli bir değer olup olmadığını hem kendimize yönelerek hem de insanlığın tarih içerisindeki anlam verme çabalarına bakarak anlayabiliriz.
Bu noktada içgüdülerimizin kontrol altına alınması değil (bastırma demiyorum) beklentilerimizin karşılanmaması ruhsal rahatsızlığı doğurmaktadır.
4- Ruhsal Rahatsızlık Kişinin Kendine Aykırı Düşmesi Sonucu Ortaya Çıkar
Yalan söyleyen bir insan bile kendisine yalan söylenilmesini istemez. Hırsız kendi malının çalınması, eksik tartan tüccar eksik almayı kabul etmez. O zaman herkeste mutlak bir değer duygusu vardır. Bu değer duygusuna ters düşen her insan hayat boyu bir bunalımı ve sıkıntıyı yaşar. İnsanın kendisi güdülerinde değil değerlerinde ortaya çıkar. Güdüler açısından insan hayvandan başka bir şey değildir. Bunalım güdülerin ötesinde bir vizyon varsa sözkonusu olabilir. Bu vizyon insandan ayrı değildir. Bu vizyon insanın bizzat kendisindedir. Bunalım güdüleri bastırmakla değil vizyona ters düşmekle insanın kendisini inkâr etmesiyle ortaya çıkar. Bu noktada hayvanlar asla bir içsel çatışma yaşamazlar. Onlar güdüler temelinde hareket ederler. Bu noktada hayvani mutluluk güdüleri uygun davranmakla insani mutluluk değere uygun davranmakla ortaya çıkar.
5-Pagan Dinler ve Nevrotik Tutumlar
Freud’a göre tanrılar ve putlar insanın ruhsal çatışmalarının ürünüdür. Bu yaklaşım ancak pagan dinler sözkonusu olduğunda geçerli olabilecek yaklaşımlardır. Ayrıca Hıristiyanlığın sonraki dönemdeki uygulamaları için de söylenebilir.
Ancak hemen belirtelim ki bir dinsel uygulamanın temelinde kimi psişik rahatsızlıkların bulunması o dinin orijin olarak bir ruhsal rahatsızlığın ürünü olması anlamına gelmez. Çünkü din fenomeni ruhsal rahatsızlıkla izah edilebilecek kadar basit ele alınmaktan uzaktır. Dinsel inanç ruhsal rahatsızlıkları üretebilir ancak ruhsal rahatsızlıkların dini üretmesi konusu oldukça kuşkuludur.
6- İnsanın Kimi Dürtülerini Bastırma Çabası Anormal midir?
Bastırmanın kökeninde neler var? Haz bir süreçtir; bir sonuç değildir. bu yüzden hazzı değeri ve normali belirlemede bir esas olarak kabul etmek yanlıştır. “Çünkü süregiden bir durum için iyi ya da kötü nitelemesi yapmak mümkün değildir. Bir eylem tamamlandığında ancak onun hakkında iyi ya da kötü yargısına varabiliriz. Başlarken haz aldığımız birçok eylem tamamlandığında bize acı verebilmektedir. Bu noktada haz bizim için iyi olmayan sonuçlara kapı açacağından fayda açısından baksak bile çoğu kere faydasız hatta zararlı sonuçlara doğuracaktır.
Hazza göre mi davranmalı yoksa değer’e göre mi davranmalı? Haz daha çok hayvansal doğamızdan, değer ise hayvansal yönden ayrılan doğadışı yanımızdan neşet etmektedir. Değer insanın adeta hayvan karşıtı ve doğa karşıtı yönünü ortaya koymaktadır.
Kirene okulu ve Kinik Okulu ile ortaya konulan yaklaşımları dikkate alırsak haz konusunda düşünce tarihinde iki eğilimin karşımıza çıktığını görmekteyiz. Bir yanda hazları her şeyin merkezine alarak ahlaki eylemleri haz temelinde anlamak ve açıklamak, diğeri ise hazlardan uzak kalarak mutlu bir yaşamın olacağını savunmak. İlkçağ felsefesinden Ortaçağa oradan Yeniçağ dönemlere uzanan bu iki yaklaşım mutluluğu aramada hazzı mı yoksa hazlardan kaçınmayı mı seçmemiz gerektiğini belirlemede bize kimi ipuçları verecek niteliktedir. İnsan eylemlerin en son amacı haz peşinde koşmaksa burada biz insan denilen bir varlıktan değil hayvan türlerinden bir türden sözediyoruz demektir.
Haz insanı mutlu kılabilir mi? Bu çok problemli bir soru olarak ortada durmaktadır. Bir kere haz kavramının kendisi problemli bir kavramdır. Hazcı bilinen kimi filozoflar bile kimi kere hazları maddi ve manevi hazlar olarak ele almışlardır. Cinsellik bağlamında ele aldığımızda hazzın sadece insanın hayvani boyutuna tekabül eden bir zevk olarak anlamalıyız. Bize haz veren şeyler nihai anlamda bize mutluluk sunabilir mi? Bu soruya olumlu cevap vermek mümkün görünmemektedir. Bugün modern tıp bile insanlara çoğu kere kimi hazlardan el çekmesini önermektedir. Yeme-içmede, uyumada ve cinsellikte hazzı gözetirken hazlara kimi sınırlamalar getirilmemesi halinde insanın zarara uğrayacağını vurgulamaktadır. Burada temel alınan şey mutlak iyidir. İyi ne günlük fayda ile ne de haz ile alakalıdır. Günlük hazlar ve günlük faydalar özneldir. İyi ise global ve temelli bir faydayı öne alır. Her iyi faydalıdır ama her faydalı iyi değildir. İyi sonuç olarak hazzı da tatmin eder ama her haz iyiyi getirmeyebilir.
Hazzı eksene aldığımızda, cinsel tatmin insanın herkesle gerçekleştirebileceği bir durumdur. Burada kişinin annesi, kızı, oğlu, hayvanla, ölüyle veya herhangi bir aletle cinsel hazzını tatmin etmesi mümkündür. Hazzı temel aldığımızda bütün bunları meşru görmemiz gerekmektedir ki bu çerçevede söylenecek bir söz bulunmayacaktır.
Ayrıca insanlık tarihi boyunca hazzı eksene alarak eyleyenler değil, değeri eksene alarak eyleyenler övülmüş ve üstün görülmüştür.”[40]
Ayrıca benim hazzım başkasının acısına zemin hazırlayabilir. Başkasının düşünüldüğü eylemler ahlak kapsamına girer. Çünkü ahlak en temelde başkasını düşünmektir. O halde baskılamak ile kişinin ötekini düşünerek kendini kontrol etmesi ayrı şeylerdir.
İnsanın kendini sınırlaması; hazlarını frenlemesinin Ontolojik temeli var mıdır?
Ontolojik açıdan baktığımızda varolanın belli sınırlılıklar taşıdığını görürüz. Örneğin midemizin kapasitesi, kalbimizin ve diğer organlarımızın kapasitesi vardır. Bu sınırlılıkları zorlamak zarar getirmektedir. Midemizin boş olması, soğukta üşümemiz ve bedenimizin rahat edeceği bir mekâna sahip olmayışımız bizi huzursuz ederken, doymak, ısınmak, rahata ermek ihtiyaçlarımızın son bulması anlamına gelmektedir. Midemizin kendi sınırlarına ulaşması vücut ısımızın kendi sınırına ulaşması bizi rahata erdirmektedir. Çok sıcak ya da çok soğuk bir su bedenimiz için zararlı sonuçlar verebilmektedir. Burada bedenimizin de soğuk ve sıcak karşısında belli bir limitinin olduğu ortaya çıkmaktadır.
Burada bir sınır sözkonusudur. Bütün bu sınırlılıklar bizim rahata ermemiz için gereklidir. Buradan sınırlılıkların bizim doğamızın bir parçası olduğu sonucunu çıkarmamız mümkün.
Bir derenin yatağı, bir denizin sahili varlıkla ilgili sınırlardır ve her sınır ötekini korumaya dönük bir evrensel yasanın uzantısıdır.[41]
O halde bu ontolojik durumdan yola çıkarak sosyal hayatta da sınırlılıkların olması gerekmektedir Bunu sosyal açıdan ele aldığımızda kısmi sınırlılıkların yine bizim yaşamsal işlevselliğimizin devamını gerektirdiğini görürüz. Öteki ile ilişkide de sınırlılıklarımız vardır. Bizim varlık alanımız başkasının varlık alanı ile sınırlanmakta ve son bulmaktadır.
Ancak sosyal alanda bizim özgürlük alanımız da mevcuttur. Bu özgürlük alanı, kendi sınırlılıklarımız başkasının sınırlılıkları ile paralel olduğu müddetçe bir sorun çıkarmayacaktır.
Örneğin bedenen bir insan ötekinden daha güçlü olabilir. Veya birisi kimi hastalıklar sebebiyle zayıf düşmüş olabilir. Güç sahibinin ötekinin durumunu dikkate almaması sınırı aşmak olarak değerlendirilmelidir. Burada, birinin sınırlılıklarının öteki tarafından dikkate alınması tavrının ahlak olarak öne çıktığı sonucuna varabiliriz. Birinin güç limiti çeşitli biyolojik faktörler sebebiyle ötekinin güç limitinden fazla olabilir. Benim limitin ötekini aşmaması için, dengenin gerçekleşebilmesi için kimi yapay kurallara ihtiyaç duyulacaktır. Bu da tabular yasaklar ve ahlaki buyruklardır.
İdealler konusunda limitsiz olduğumuz söylenebilir ancak bizim kimi ideallerimizi çoğu kere içinde bulunduğumuz topluluk belirleyebilmektedir. Bunu mükemmellik istencini dışta tutarak söylediğimi belirtmeliyim. Mükemmellik istencimizi toplum ya da bireyin bize sağladığı söylenemez.
7-Baskı Ve Kontrol
“kendini denetleyemeyen kişi yıkılmış;
sursuz kent gibidir”(Süleyman’ın Meselleri, 25-28)
Özgür olmak, başıboş eylemler yapmak anlamına gelmez.
Güdülerin baskı altına alınması ile güdülerin kontrol edilmesini aynı kefeye koyabilir miyiz? Baskı altına almak ile kontrol etmek aynı şey midir? Bizce baskı altına almakta amaçsız ve hedefsiz bir eylem varken, kontrol etmekte yaşama saygı ve ötekine zarar vermeme gibi bilinçli bir eğilim vardır. Kişi ister farkında olsun ister olmasın insanın fizyolojik özelliklerini baskılaması belli bir problem oluşturacaktır elbette.[42] Bu baskı eğilimi kimi dinsel ve ahlaksal buyruklar ile desteklenebilir. Bunun böyle olması her kontrol eyleminin bir baskılama eylemi olduğu sonucuna varmamızı gerektirmez. Çünkü kontrol kişiyi ötekine karşı duyarlı kılarken, baskı insanın kendini inkâra bile varabilir. Baskılama kişinin kendine ve ötekine zarar verecek tutumlar geliştirmesine sebep olabilir. Freud Tabu olgusunu değerlendirirken bu ayrıntıyı atlamış ve bütün dinsel yönelimi baskılama olarak ele almıştır. Oysa bize göre dinin özünde, tabuların yasakların özünde ötekine karşı saygı bağlamında kontrol çabaları bulunmaktadır. Ancak bu kontrol çabaları zaman zaman asıl amacını aşarak bütün bir yaşamsal alanı daraltan ve insanı özgür bir birey olmaktan çıkarıp çaresizleştiren bir olumsuzluğa dönüşebilmiştir. Freud’un baskı ile ruhsal rahatsızlık arasında ilgi kurması bu bağlamda önemlidir. Ancak bize göre din bu baskılama çabasından değil, ötekine ile (evren ve insan) uyum temelinde gelişmiştir. Ancak bu kontrol çabaları kimi kere aşırıya vardırılarak asli din özünü kaybetmiş ve hem kişiye hem de ötekine zarar veren bir olumsuzluğu üretmiştir. Öfke duygusunun öldürmeye kanalize edilmesi çoğu kere kutsalın yanlış anlaşılması ile gerçekleşmiştir.
İnsanda öldürme güdüsü diye bir yönelim yoktur oysa. İnsan öldürmeyi değil yaşatmayı ve yaşamayı seçtiği için hayat değerli ve kutsaldır. Ancak kutsal insani asli değerden koparıldığında yaşamı yok edecek bir işlev kazanabilmiştir. Freud bunu öldürme güdüsü ile açıklama yolunu seçmiştir. Öldürme güdüsünün kutsal ile örtüldüğünü söyleyebilmiştir. Oysa öldürme güdüsünün kutsal ile örtülmesi değil, kutsal’ın öfke güdüsünü provoke eder hale getirilmesi sözkonusu olabilmiştir. İnsanda öldürme gibi asli bir güdü olsaydı bunu örtme ve pişman olma gibi yönelimlerin olmaması gerekirdi. Eğer söylemek doğru olursa öldürme güdüsü kutsalı değil, kutsal öldürme güdüsünü kışkırtmıştır. Yani kutsalın nevrotik insanlar eliyle öldürmeye alet edilmesi Freud’u yanlış sonuçlara vardırmıştır. Kutsalı üreten nevrotik insan değildir. Söylenebilirse nevrotik insan kutsalı değerden soyutladığı ve onu temelsiz arzulara alet ettiği söylenebilir. Çünkü kutsal yaşama saygı olarak anlam kazanmaktadır. Yaşama saygı olarak anlam kazanan kutsal kimi kere yaşamı yok eden bir işlev görebilmiştir. Ancak Freud meselenin özüne inmekten uzak yaklaşımlar sergilemiştir. Saygı kavramının maddi açıklaması bulunmamaktadır çünkü.
Ölüye saygı yaşama saygı yöneliminden beslenir. Cinsel tabular da yaşamın sağlıklı bir biçimde sürmesine ve sağlıklı nesillere saygının ürünüdür. Saygı kavramının bilimsel açıklaması bulunabilir mi? Bilime yüklediğimiz anlamla ilgilidir bu durum. Bilim salt obje’nin deney ve gözlemi olarak alıyorsak elbette bilimsel değildir. Bu anlamda ahlak da, sanat da[43], mantık da, matematik de bilimsel değildir. Ancak bilimin bu dar anlamıyla insan denen varlığı çözümlediğimizi iddia etmek art niyetlilik değilse mutlaka kıt akıllılık olacaktır.
İnsanlığın tarihsel süreçte yapıp ettikleri ve değer olarak milyonlarca yıldan süzülerek ürettikleri değerleri bir toplumsal deney olarak sınanmış bir gerçek olarak görürsek elbette saygı bilimseldir. Ahlaksal değerler Toplumsal ve tarihsel deney ile kabullenilmiş, bütün insan topluluklarının üzerinde ittifak ettikleri gerçeklerdir. Burada değerlerden sözettiğimi yargılardan sözetmediğimi belirtmeliyim.
Şimdi bu konuya biraz daha yakından eğilelim.
Nevrotiklik bir değerden yola çıkıp bir yanlışa yönlenme durumudur ve zihin bulanıklığı vardır.
Psikolog Karen Horney’in tespitleri konumuza ışık tutacak önemdedir.
“Normal kişi kuşkucu olmasını gerektirecek nedenler sezer ya da görürse kuşkucu olacaktır. Buna karşı nevrotik insan ortamı dikkate almaksızın ve ister kendi konumunun farkında olsun ister olmasın her zaman kuşkucu olabilir. Normal bir kişi içtenlikle yapılan iltifatla içten olmayan iltifat arasında bir ayrım yapabilecek durumdadır; oysa nevrotik kişi ikisi arasında ayrım yapmaz ya da bunları her durumda hepten göz ardı edebilir. Normal birey eğer haksız bir emrivakilik hissederse nispetçi olacaktır; bir nevrotik bunun kendi yararına olduğunu bilse bile her ima’ya nispetle tepki gösterebilir. Normal bir insan önemli ve karar verilmesi zor bir durum karşısında zaman zaman kararsız olabilir, bir nevrotik her zaman kararsız olabilir…”[44]
Bu tespitlerden yola çıkarak aslında “nevrotik kişi”den değil bir nevrotiklik durumundan sözetmemiz daha yerinde olacaktır. Çünkü nevrotiklik bir süreçtir ve çeşitli boyutları ile birlikte bir bütündür. Bu yüzden tekil bir eylemden yola çıkarak insanları ruhsal rahatsızlıkla yargılamak son derece yanlıştır; yanıltıcıdır. Nevrotiklik bir rahatsızlıktır ve temelsiz korku kaygı arzulardan beslenir. Normal insan bile zaman zaman ancak bir nevrotik’in yapabileceği eylemi yapabilir. Ya da normal bir insanın kimi eylemiyle nevrotik bir insanın kimi eylemi birbirine tıpa tıp benzeyebilir. Burada eylemin amacını anlamak durumdayız. Mesela yanan bir evden gelen çığlıkları duyan her normal insan bu uğurda risk alarak insanları kurtarmak için ateşin içine atlayabilir. Bir nevrotik de aynı eylemi gerçekleştirebilir. Ancak birinde bilinçli bir eylem ötekinde bilinçsiz bir eylem sözkonusudur. Ahlaki eylem bilinçli eylemken nevrotik eylem bilinçsizdir. Bilinçli eylemler insanın gelişmesine ve sosyal dinamizme katkı sunarken nevrotik eylem kimi kere nevrotik insanı ve çoğu kere de toplumu sıkıntıya sokup tahrip edebilir.
Freud’un bu ayrımı kavrayamadığını “tabuların insan gelişimine katkı sunabildikleri”[45] itirafında bulunmasından anlayabiliriz. Tabuların ortaya çıkışı tamamen bir evrensel akıl; bir evrensel bilinçle alakalıdır. Nevrotik eylemlerin ise böyle bir amaçla alakası bulunmamaktadır.
Nevrotik dengesizdir ve kendini kontrol etmekten yoksundur. Oysa ahlaki tavır kendini kontrol etmeyi içerdiğinden köklü bir bilince yaslanarak ortaya çıkmaktadır.
Bu bağlamda Freud’un Din hakkındaki yaklaşımlarının oldukça yüzeysel ve sığ kaldığını söyleyebiliriz.
8-Kültür ve Nevroz
Ayrıca kimi korkular ve kaygılar kültüreldir. Kültürel olan korku ve kaygıları nevrotiklik olarak nitelemek ne derece sağlıklı bir yaklaşım olacaktır. Yani bir toplumun kimi kaygı ve korkuları yaşadıkları ile sıkı sıkıya bağlıdır. Yaşadıkları somut gerçeklerin ürettiği korku ve kaygıları o toplumların yaşadıklarını dikkate almadan ele almak bizi yanlış sonuçlara vardıracaktır. Kaygı ve korkular eğer toplumsalsa bunun mutlaka somut nedenleri bulanacaktır. Hiçbir bireysel nevrotik eğilim topluma mal olamaz. Yani toplumsal bir nevrotiklikten söz etmek mümkün değildir. Bu yüzden ister ilkel ister modern toplumlarda topluma mal olmuş değersel anlayışları nevrotiklik olarak ele alamayız. Bunları asılsız ve temelsiz olarak değerlendiremeyiz. Temelsiz hiçbir şey bir topluma mal olamaz.
Ahlaki buyrukların temelsiz korku ve kaygılardan beslendiğini söylemek bu bakımdan çok yüzeysel olacaktır. Ayrıca “Tarihte bu kadar önemli bir yer işgal eden, çağlar boyunca insanların yaşamak için sahip olmak zorunda oldukları enerji için kaynak görevi yapan dinler gibi düşünce sistemlerinin saf yanılsamalardan oluşan yapılar olması düşünülemez bir şeydir… Nasıl oldu da boş bir yanılsama insan bilincini bu kadar kuvvetli ve bu kadar uzun bir süre şekillendirebildi”[46]
Eğer mitolojinin tamamı bir tür sözsel hezeyanın sonucu ise… İbadetin mevcudiyeti ve özellikle de devam ediyor oluşu açıklanamaz hale gelir. “İnsanların saçma bir şeyi yüzyıllar boyunca yapmaya devam etmelerini anlamak zordur.[47]
_______________________________________________
[1] Freud, Dinin Kökenleri, Türkçe’si, Selçuk Budak, s.52, Ankara, 1999
[2] Freud’un Din ve Tanrı fikrini i açıklama bağlamında Baba arayışının tanrıyı ürettiğini iddia etmesi Hıristiyan Tanrı tasavvurunun dışına taşamayışının göstergesidir.
[3]Karen Horney, Çağımızın Nevrotik Kişiliği, Türkçesi, Selçuk Budak, s.13, İst.-2006
[4]Karen Horney, a.g.e, s.15
[5]-Diderot D. , Felsefe Konuşmaları, Türkçesi Adnan Cemgil, İst. 1997
[6]-Bülent Sönmez, Peygamber Ve Filozof, s. 40-41, Ankara- 2002
[7] Aliya İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam, Çev. Salih Şaban, s.147–148, İst.1993
[8] Hume D., İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme, Türkçesi Aziz Yardımlı, s.397…413, İst.1997
[9] Zygmund Bauman, Postmodern Etik, türkçesi, Alev Türker, s.21, İst.1998
[10] Karen Horney, Günümüzün Nevrotik İnsanı Çev: A. E. Begadur, Yaprak Yay. s.21
[11]Hz. Muhammed’e nevrotik suçlaması yapıldığı K.Kerimde geçmektedir. bkz. K.Kerim; Mü’minun suresi,70, A’raf suresi 184, Tekvir, 22-23 de geçen ayetler
[12] a.g.e, s.37
[13] S.Freud, Dinin Kökenleri, Türkçesi Selçuk Budak, s.53, Ankara–1999
[14]Freud ,a.g.e, s.136
[15] Freud ,a.g.e, s.135
[16]Freud ,a.g.e, s.188
[17] Freud ,a.g.e, s.150-151
[18]Freud ,a.g.e, s.40, Ayrıca Freud dindar olmanın insanın savaşçı kapasitesine zarar verdiğini belirtmektedir.( Freud ,a.g.e s.96)
[19] Freud ,a.g.e s.40
[20] Freud ,a.g.e s.107–108
[21] Freud ,a.g.e s.85
[22] Freud ,a.g.e s.84
[23]Freud, a.g.e, s.40
[24] Freud, a.g.e, s.87
[25] Freud, a.g.e, s.88 (Oysa Freud bir başka çalışmasında eşcinselliğin anormal olduğunu ispatlamaya çalışmaktadır. Bkz. Freud S.Cinsellik Üzerine Üç Deneme, Türkçesi: Selçuk Budak, s.44, İst.2000)
[26]Freud, a.g.e, s.126
[27]Freud, a.g.e, s.94
[28] Freud, a.g.e, s.54
[29] Freud, a.g.e, s.53
[30] Freud, a.g.e, s.53
[31] Freud, a.g.e, s.56
[32]Biz ise bu ifadelerin insanın kökeninin aynı olduğu gerçeğinden kaynaklandığını düşünmekteyiz.
[33] Freud, a.g.e, s.81
[34] Freud, a.g.e,s.118
*O halde pişmanlık neden? O halde neden diri iken değil de ölü iken korkulur?
[35] Freud, a.g.e, s.160-161,
*Bunun sebebi öldürme güdüsü müdür yoksa yaşamın bir değer olduğuna inanç mıdır?
[36] a.g.e,s.151
[37] Ayrıntı için bkz. Fromm, İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri-I, İngilizceden Çev. Şükrü Alpagut, İst.-,1993
[38] Freud, a.g.e, s.40
[39]Freud, a.g.e, s.34
[40]Bülent Sönmez, Gizli Kimlik, Eşcinselliğin Anlamı Üzerine, s.44, İst.2007
[41] Arapça’da konuyla ilgili olarak Fahşa kavramı kullanılmaktadır. Fahşa sınırı aşmak anlamına gelmektedir. Ve her sınırı aşma mutlaka bozucu ve yıkıcı sonuçlar doğurmaktadır. Teğa da aynı anlamı içeren bir başka kavramdır. Bu iki kavram da insanın kendi sınırını aşması bağlamında, olumsuz bir duruma işaret etmek üzere kullanılmaktadır.
[42]Bu konuda İslam kaynaklarında bir rivayet dikkat çekicidir.Hiç evlenmeyeceğini söyleyerek nefsini baskı altında tutmak, hiç uyumamaya çalışarak geceler boyu namaz kılmak ve yılın her gününü oruçlu geçirmek isteyen üç kişi Hz. Muhammed’e gelirler.Peygamber bu üç kişinin bu isteklerine şiddetle karşı çıkar ve onları bundan meneder.
[43]-Freud’a göre sanat da nevrotikler tarafından üretilmiştir. Sanatçı, olmayan şeyi olmuş gibi kabul ederek sanat icra eder. Bu bağlamda sanatsal yaratıcılık anlamdan yoksundur.
[44] Horney Karen, Çağımızın Nevrotik Kişiliği, çev. Selçuk Budak, s.18, İst. 2006,
[45] Freud, a.g.e,s.40
[46]Durkheim, a.g.e, s.93
[47] Durkheim a.g.e, s.108
