Gündelik Hayatın İnce Kıvrımlarında “Sevgi”
Modern anlayışın belirlediği bakışaçıları eksenindeki ilişki biçimlerinde dikkat çeken bir kırılma yaşanıyor. Bu kırılmanın en görünür tezahürü, sevgi gibi içsel bir halin giderek gösteriye, dışavuruma ve sembolik tüketime mahkûm edilmesidir. Sevgi artık yüksek sesle söylenmesi gereken, sosyal medyada belgelenmesi beklenen bir performansa dönüşmüş durumda. “Gösterilmeyen sevgi yok hükmündedir” anlayışı, aslında hissin kendisinden çok, onun temsiline odaklanıyor. Bu da bizi, sevginin sahiciliğinden uzaklaştırıyor.
Oysa sevgiyi ayakta tutan esas doku, gündelik hayatın içinde, neredeyse görünmez halde yer alan küçük davranışlarda gizlidir. Bir düşünceyi kalıcı kılan, onun hayata nasıl yerleştiğidir. Sevgi de böyledir. O büyük sözlerden, yüksek vaatlerden ziyade, mutfakta hazırlanan sade bir çorbanın içine sinmiş dikkatle yaşar. Birinin yüzünü yıkamadan önce sabah havlularını ısıtmakla, gece uyurken üzerini örtmekle, markete giderken onun en sevdiği peyniri almayı unutmamakla hayatta kalır. Çünkü hayatın ağırlığı, esasen küçük şeylerin sürekli tekrarından oluşur. Ve sevgi, bu tekrarların içine saklanır.
Bu, Batı düşüncesinde sıkça değinilen “banalite” yani sıradanlığın içindeki anlam problematiğini çağrıştırır. Sıradan olanın değersizleştiği bir çağda, sevginin en sahici tezahürleri de bu yüzden ıskalanır. Halbuki gündelik olan, kültürün taşıyıcısıdır. Ve sevgi, sadece bir duygulanım değil, aynı zamanda kültürel bir pratiktir. Nasıl ki dil, tekrar eden kullanım içinde anlam buluyorsa, sevgi de günlük tekrarlar içinde kök salar.
Sevgi, çoğu zaman bir fedakârlık olarak kodlanır. Ama bence daha derin bir noktaya işaret eder: özen. Fedakârlık, zaman zaman marazî bir anlam kazanabilir; beklentiyle yüklenebilir. Oysa özen, beklentisizdir. Sevdiklerimizin hayatına dikkatle eğilmek, onların ihtiyaçlarını önceden sezmek, söze dökülmeden davranışlara sinen bir şefkat dilidir bu. Modern şehir hayatının gürültüsünde, bu dili konuşabilen çok az kişi kalmıştır. Çünkü dikkat dağınıklığı, aynı zamanda özenin kaybıdır. Sevgi, dikkat isteyen bir mevcudiyettir. Ve dikkat, bir başkasının varlığını gerçekten kabul etmekle mümkündür.
Bir çayın nasıl sevildiğini bilmek, yorgun dönen birine sessizce battaniye uzatmak ya da sadece dinlemek… Bu örnekler, belki yüzeysel bakıldığında basit görülebilir. Ancak esasen bir ahlaki duruşu, bir varoluş biçimini yansıtır. Çünkü sevgi, yalnızca bir duygulanım değil, aynı zamanda bir sorumluluktur. Sevgiye sahip olmak değil, onun sorumluluğunu üstlenmek gerekir.
Sevgi, hafızayla çalışır. Hatırlamakla, takip etmekle, kayıtsız kalmamakla ilgilidir.
Sevgi üzerine konuşurken, onu romantik bir nostaljiye hapsetmek kolaydır. Ancak esas olan, onu hayatta tutacak olan pratik zemini bulmaktır. Ve bu zemin çoğu zaman mutfakta, koridorda, uyku öncesi bir cümlede ya da sabah erkenden açılan perdelerde kendini gösterir. Oradadır, çünkü hayat oradadır. Oradadır, çünkü insanın gerçek varlığı gündelik olandadır.
Bu bağlamda sorulması gereken soru şudur: Sevgiye dair fikirlerimizle gündelik pratiklerimiz ne kadar örtüşüyor? Kendi hayatımızda, sevdiğimizi söylemekle sevdiğimizi yaşatmak arasında nasıl bir bağ kuruyoruz? Ve daha önemlisi: Bu bağı görünür kılmak için büyük hareketlere mi, yoksa küçük ayrıntılara mı yöneliyoruz?
Belki de zaman, büyük sözleri bir kenara bırakıp, küçük şeylerin ağırlığını yeniden tartma zamanıdır.
