Modernite, Seküler Epistemoloji ve “Sahte Peygamberler”

0
images-1

Modernitenin Sahte Peygamberleri: Darwin, Marx, Freud ve Nietzsche*

Giriş

Modernite, Seküler Epistemoloji ve “Sahte Peygamberler”

Modernite, insanlık tarihinin bilim, felsefe ve toplum alanında köklü dönüşümler yaşadığı bir çağdır. Bu dönemde kilise merkezli dünya görüşünün etkisi azalmış; yerine akılcı ve seküler bir epistemoloji, yani bilgi anlayışı güç kazanmıştır. Bilimsel devrimler ve Aydınlanma akımı, rasyonalitenin yüceltilmesi ve metafiziksel inançların sorgulanması ile karakterize olur. Ancak modernitenin sunduğu “ilerleme” anlatısı, beraberinde bir anlam krizi ve boşluk duygusu da getirmiştir. Tam bu noktada, 19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyıl başlarında ortaya çıkan dört büyük düşünür – Charles Darwin, Karl Marx, Sigmund Freud ve Friedrich Nietzsche – modern insanın zihninde adeta birer “peygamber” konumuna yükselmişlerdir. Geleneksel dini otoritelerin yerini, bu düşünürlerin inşa ettiği kapsamlı dünya görüşleri almaya başlamış; ancak bu yeni “peygamberler”, hakikatin tamamını yansıtmaktan uzak oldukları için bazı çevrelerce “modernitenin sahte peygamberleri” olarak nitelendirilmiştir.

Bu dört ismin ortak özelliği, Tanrı ve din karşısında meydan okuyan fikirler geliştirmeleridir. Hatta Chicago Üniversitesi’nden Martin Marty, Darwin-Marx-Nietzsche-Freud dörtlüsünün “dört sakallı tanrı katili” olarak anıldığını belirtir; çünkü her biri kariyerini Tanrı ve dine karşı klasikleşmiş eleştiriler geliştirmeye adamıştır. Darwin teorisiyle canlılığın kökeninden ilahi yaratıcıyı çıkardı; Marx tarih ve toplum analizinde maneviyatı dışlayıp maddeyi tek belirleyici ilan etti; Freud insan zihninin derinliklerini kazıp dinsel inancı bir yanılsama ve çocukluk nevrozu saydı; Nietzsche ise “Tanrı’nın ölümü”nü ilan ederek geleneksel tüm değerlerin temelsiz kaldığını savundu. Bu yönleriyle onlar, modern dünyada dinî ve ahlâkî otorite boşluğunu dolduran seküler rehberler haline geldiler. Fârâbî gibi İslam filozofları, ideal toplumun önderini “filozof-peygamber” olarak tasavvur etmişti; nitekim Farabî’nin erdemli şehrinde hükümdar, Platon’un kralından farklı biçimde ilahi vahiy alan bir filozoftur. Oysa modern dönemde vahiy yok sayılınca, topluma yön veren rehberler olarak bu dört düşünür ve onların ortaya koyduğu ideolojiler öne çıktı. İdeoloji, Duralı’nın ifadesiyle, dinin bıraktığı boşluğu doldurmaya girişti ve bilimsellik iddiasıyla birey ve toplumu tek boyutlu bir dünya görüşü altında kontrol etme çabasına girdi.

Bu makale, “Modernitenin Sahte Peygamberleri: Darwin, Marx, Freud ve Nietzsche” başlıklı yazının temel tezlerini daha da geliştirerek, hem bu düşünürlerin katkılarını hem de eksik ve hatalı yönlerini akademik ve çok yönlü bir bakışla ele almayı amaçlamaktadır. İnceleme, felsefi, bilimsel, teolojik ve epistemolojik açılardan derinleştirilecek; moderniteye yönelik eleştiriler, söz konusu düşünürlerin fikirleri ışığında ama onları aşan bir perspektifle ortaya konacaktır. Bunu yaparken İslam düşünce geleneğindeki birikimden yararlanılacak; Farabî, İbn Sînâ, İhvân-ı Safâ, Miskâveyh, İbn Haldûn, Bediüzzaman Said Nursî ve Şaban Teoman Duralı gibi isimlerin görüşleriyle zenginleştirilmiş bir mukayeseli analiz sunulacaktır. Böylece evrim teorisi, tarihsel materyalizm, psikanaliz ve nihilizm gibi kavramlar kendi iç tutarlılıkları ve tarihsel etkileri bağlamında değerlendirilirken, İslam düşüncesinin tekâmül nazariyesi, toplumsal teori ve insan doğasına dair yaklaşımları ile de karşılaştırılacaktır.

Darwin ve Evrim Teorisi: Bilimsel Devrim mi İdeolojik Araç mı?

19. yüzyılda Charles Darwin’in ortaya attığı Evrim Teorisi, modern bilimin en sarsıcı gelişmelerinden biriydi. Darwin, Türlerin Kökeni (1859) eserinde doğal seçilim yoluyla canlı türlerinin ortak bir atadan, bilinçsiz ve rastlantısal süreçlerle evrildiğini savundu. Bu teori, o güne dek yaygın olan yaratılış inancına meydan okuyor, canlılığın ortaya çıkışını ilahi müdahaleye gerek kalmadan açıklıyordu. Nitekim Darwin’in kendisi, teorisinin doğru olduğuna inandığını ve “gerçekse bilime büyük bir adım olacağını” vurgulamıştı. Evrim fikri kısa sürede biyoloji disiplininin temel paradigmalarından biri haline geldi.

Bilimsel Bakış ve Sınırlar:

Evrim teorisi, çok sayıda fosil kaydı, genetik bulgu ve gözlemsel veriyle desteklenen bir çerçeve sunar. Bugün biyoloji camiasında evrim olgusu büyük ölçüde kabul görmüş durumdadır. Bununla birlikte, teoriye yönelik bilim felsefesi tartışmaları halen sürmektedir. Örneğin, felsefeci Ş. Teoman Duralı, evrim teorisinin klasik fizikteki kanunlar kadar kesin ve kapalı bir sistem sunmadığını belirtir; evrim kuramının hâlâ bazı temel boşlukları olduğunu ve tam anlamıyla bütün bilimsel gerekleri karşılayan yekpare bir teorinin mevcut olmadığını vurgular. Gerçekten de evrim mekanizmalarının detayları ve tür oluşumunun hızına ilişkin modeller (Darwin’in kademeli modeli vs. Eldredge-Gould’un kesintili denge modeli gibi) tartışmalıdır. Duralı ayrıca Darwin ve Lamarck gibi biyoloji düşünürlerinin fikirlerinin zamanla farklı ideolojilere malzeme yapıldığına dikkat çeker. Nitekim Sovyetler Birliği’nde Lisenko gibi akademisyenler Lamarckçı evrim yorumunu dayatırken, Nazi Almanyası’nda ise Darwin’in fikirleri ırkçı bir hiyerarşi ve ıslah programına meşruiyet sağlamak için kullanılmıştır. Bu noktada Duralı’nın tespiti çarpıcıdır: Darwin’in öne sürdüğü doğal ayıklanma, ortam koşullarına canlıların içsel varyasyonları yoluyla adaptasyonu vurgularken, “ilerleme” anlamında bir gelişim vaat etmez. Yani biyolojik evrim, bir etik veya amaç doğrultusunda ilerlemediği için, bu teoriyi toplumsal ya da ahlaki alanlara taşımak ciddi yöntemsel hatalara yol açmıştır.

Evrim Teorisi ve İdeolojik Yansımaları:

Darwin’in bulguları biyolojiyle sınırlı kalmayıp, dönemin entelektüel ikliminde geniş yankılar uyandırdı. “Sosyal Darwinizm” olarak bilinen akım, “doğal seçilim” ilkesini toplumlara uygulayarak güçlü olan ırkların veya sınıfların zayıfları elemesinin sözde “doğal” ve haklı olduğu fikrini savunuyordu. Bu ideoloji, emperyalist yayılmacılığın ve ırkçı politikaların entelektüel cephanesine dönüşerek 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında yıkıcı sonuçlar doğurdu. Bediüzzaman Said Nursî, evrim teorisinin bu tür yozlaşmış yorumlarına dikkat çekerek Darwin’in düşüncesinin ırkçılığa zemin hazırladığını belirtir. Nursî’ye göre Darwin, “beyaz ırkın daha ileri evrimleştiğini” öne sürerek bilimsel çevrelerde bir ayrımcılığı körüklemiş; onun fikirleri çarpıtılarak hem faşizm hem de sosyalizm gibi karşıt ideolojilere ilham vermiştir. Gerçekten de Türlerin Kökeni yayınlandıktan sonra sadece faşist ırkçılar değil, Marx ve Engels gibi sosyalistler de Darwin’e ilgi göstermiş; Marx, Darwin’in çalışmasını insanın toplumsal evrimine dair doğal-tarihsel bir temel olarak selamlamıştır. Öte yandan, kapitalist ideologlar da insanı ekonomik çıkar peşinde koşan bir hayvan olarak görme eğiliminde Darwinist düşünceden cesaret aldılar. Bu şekilde evrim teorisi, bilimin sınırlarını aşan bir dünya görüşü (ideoloji) haline büründürülmüştür. Marty’nin ifadesiyle Darwin de diğer “tanrı katilleri” gibi bilim ve miti karıştırmış, ortaya attığı fikirler Hristiyan dünyanın insanın kökeni ve yazgısına dair anlatılarıyla çatıştığı için derin tartışmalara yol açmıştır. Ancak bütün bu tartışmalara ve çarpıtmalara rağmen, Darwin’in fikirleri görmezden gelinemez; aksine onun mirasıyla tartışarak yüzleşmek gerekir.

İslam Düşüncesinde Tekâmül Nazariyesi:

Evrim fikrinin tümüyle modern bilime özgü olmadığına işaret etmek önemlidir. İslam düşünce tarihinde, canlıların basitten komplekse doğru geliştiği fikrine rastlanır ki buna tekâmül nazariyesi denir. 9-10. yüzyılda faaliyet gösteren İhvân-ı Safâ ekolü ve filozof İbn Miskeveyh, varlık mertebelerinin birbirine dönüşerek yükseldiği bir şema öne sürmüşlerdir. Miskeveyh, eserlerinde yaratılışın Allah’tan başlayıp akıl ile ilk varlığın zuhur ettiğini, oradan bir varlık zinciri halinde madenler, bitkiler, hayvanlar ve insana doğru devam ettiğini anlatır. Bu süreçte insan, gelişimin son halkası olmayıp manevî tekâmülle peygamberlik ve velayet mertebelerine, oradan da melekût âlemine yükselir; nihayetinde her şeyin başladığı ve döndüğü yer olan Allah’a ulaşır. İhvân-ı Safâ risalelerinde de benzer biçimde, maymundan ilkel insana, oradan medeni insana, oradan da ruhânî varlıklara doğru bir evrim tablosu çizilir. Dikkat çekici olan, bu İslamî tekâmül nazariyesinin Darwinci evrimden yüzyıllar önce dile getirilmiş olması ve belirgin bir teleolojik (amaçlı) yapıya sahip bulunmasıdır. Yani, İhvân-ı Safâ ve Miskeveyh’e göre evrim, rastlantılar sonucu değil, ilahî bir plan ve aşkın amaç doğrultusunda işlemektedir. Bu anlayış, modern evrim teorisindeki kör ve gelişigüzel mutasyon fikrinden temelde ayrılır. İslam düşüncesinde tekâmül, kemâle erme yani mükemmelleşme eksenindedir; dolayısıyla ahlaki ve ruhsal boyutu içerir. Nitekim İbn Haldûn dahi Mukaddime’sinde “maymun ile insan arasında geçişimsi bir varlık olabileceğini” ve varlık zincirinde kesintisiz bir geçiş bulunduğunu ima ederek tekâmül fikrine kapı aralar.

Eleştirel Değerlendirme:

İslam dünyasında evrim kavramı tümden reddedilmiş değildir; fakat Darwinci anlamıyla “tesadüfî ve gayesiz” evrim anlayışı, geleneksel İslamî bakışa terstir. Said Nursî, tabiatta gözlenen muazzam düzenin ve hayatın hassas dengesinin kör tesadüfle açıklanamayacağını, böyle bir iddianın akıl ve ilmi bırakıp tesadüfe tapmak anlamına geldiğini söyler. Nursî’ye göre bir tek proteinin bile rastgele oluşma ihtimali sıfıra yakındır; canlılığın yapıtaşı olan proteinlerin tesadüfen meydana geldiğine inanmak, harfleri rastgele karıştırarak bir destan yazılabileceğine inanmaktan farksızdır. Bu bakış açısı, günümüzde kimi bilim insanlarının savunduğu “akıl yürütmeli tasarım” (intelligent design) teorisiyle de örtüşmektedir. Öte yandan, bilimsel bir teori olarak evrim olgusunu tamamen inkâr etmek de doğru değildir; zira İslam düşünürleri, yaratılışın statik değil dinamik olduğunu asırlardır vurgulamıştır. Burada önemli olan, evrim sürecinin ardındaki kudreti ve gayeyi göz ardı etmemektir. Modern biyolojinin bulgularını kabul etmekle birlikte onları yaratılışın işleyiş mekanizması olarak görmek, İslam âlimlerinin benimsediği uzlaşmacı bir yaklaşımdır. Esasen bir kısım ilahiyatçı ve düşünürler, Kur’ân’daki bazı ifadelere dayanarak insan bedeninin topraktan evrimsel süreçlerle hazırlandığını, ancak insanlık sıfatının (şuur, ruh ve akıl) Allah tarafından doğrudan verildiğini ileri sürmektedir. Duralı da benzer şekilde “beşer” ile “insan” kavramlarını ayırır: Ona göre biyolojik bir varlık olarak beşer, evrim süreciyle ortaya çıksa bile, insanlık bilinci ve ruhu ancak aşkın bir nefha ile izah edilebilir. Neticede, evrim teorisinin bilimsel bir açıklama modeli olduğu, ancak hayatın nihai kaynağı ve anlamı konusunda mutlak bir açıklayıcı olarak görülmemesi gerektiği sonucu çıkar. Eleştirel akıl ile imanî perspektif bir arada işletildiğinde, Darwin’in teorisinden öğrenilecek çok şey olduğu gibi, onun bıraktığı boşlukları doldurmak için İslam’ın tekâmül anlayışına da ihtiyaç duyulduğu ortaya çıkmaktadır.

Karl Marx ve Tarihsel Materyalizm: İlerleme Miti ve İdeolojik Gerçeklik

Karl Marx, modernitenin bir diğer büyük paradigmasını inşa eden isimdir. Onun geliştirdiği tarihsel materyalizm yaklaşımı, tarihin itici gücünün maddi üretim ilişkileri ve sınıf mücadelesi olduğunu öne sürer. Marx’a göre insan toplumları, ilkel komünal dönemden köleci düzene, feodaliteden kapitalizme ve nihayet komünizme doğru belirli aşamalardan geçer. Bu ilerleyiş, kaçınılmaz bir tarih yasasıdır ve sonunda emekçi sınıfın zaferiyle sınıfsız, sömürüsüz bir topluma varılacaktır. Marx bu teziyle, toplumsal değişimin dinamiklerini ekonomik temelde açıklamış; Hegel gibi filozofların idealist tarih anlayışını tersine çevirerek “alt yapı üst yapıyı belirler” önermesini getirmiştir. Böylece ekonomi dışı unsurların (din, hukuk, siyaset, kültür) büyük ölçüde ikincil, bağımlı değişkenler olduğunu savunmuştur. Marx’ın fikir arkadaşı Engels, sonradan bu yaklaşımın kaba determinist yorumlarına karşı “tarihte nihai belirleyici olan ekonomik olandır, fakat tek belirleyici unsur o değildir” diyerek bir esneklik payı bıraksa da, Marksizm pratikte çoğu zaman katı bir ekonomizm olarak anlaşılmıştır.

Marx ve Din:

Marx’ın moderniteye etkisinin bir boyutu da dine bakışındaki radikal değişimdir. Ünlü ifadesiyle Marx, “Din halkın afyonudur” demiştir. Bu söz, sıkça yanlış anlaşılsa da özünde Marx’ın dinin fonksiyonuna dair tespitini içerir: Dini inançlar, gerçek acılarla dolu bir dünyanın teselli kaynağı, kalpsiz bir düzenin kalbi olarak işlev görür; fakat aynı zamanda bu acıların üstünü örterek sisteme duyulan tepkiyi uyuşturur. Marx’a göre dini eleştirinin temeli, dünyadaki adaletsizlik ve sefaletin asıl nedenlerine -yani insan kaynaklı toplumsal ilişkilere- inmektir. Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi eserinin girişinde Marx, “dinsel ıstırabın hem gerçek ıstırabın ifadesi hem de o gerçek ıstıraba karşı bir protesto” olduğunu belirtip, dinin ortadan kalkması için gerçek mutluluğu engelleyen sahte mutluluk vehminin (din) yok edilmesi gerektiğini savunur. Bu yaklaşım, dinî bilincin bir yanılgı (illüzyon) ve egemen sınıflarca kitleleri pasifleştirme aracı olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Nitekim Marx ve Engels, dünya görüşlerini açıkça ateist bir temele oturtmuşlar ve proleter hareketin başarıya ulaşması için dinin etkisinin kırılmasını öngörmüşlerdir. Bu tavır, sekülerleşmenin ideolojik boyutunu açığa çıkarır: Duralı’nın bahsettiği üzere, ideolojiler kutsallık iddiası gütmeden, bilimsel argümanlarla hareket ettikleri intibaını verir; ancak pratikte dinin yerini alarak toplumu yönlendirmek isterler. Marxizm de birçok takipçisi için adeta seküler bir din halini almıştır – kurucularının istemediği bir peygamberlik misyonunu üstlenmiştir.

Ütopya ve Gerçeklik:

Marx’ın fikirlerinin cazibesi, bir yönüyle, zulme uğrayan kitlelere bir ütopya vaadetmesinden gelir. Marx, kapitalizmin yıkılmasıyla kurulacak komünist toplumu insanlığın “ön tarihinin” sonu ve gerçek tarihinin başlangıcı olarak tasvir ederken, aslında cennetvari bir gelecek öngörür. Bu yönüyle Marx, geleneğin dinî eskatolojisini (ahiret, mesih, cennet beklentisi) dünyevî ve tarihsel bir formda yeniden üretmiş gibidir. Farabî’nin erdemli toplum ideali ile Marx’ın komünist toplumu arasında ilginç bir karşıt paralellik kurulabilir: Farabî, erdemli şehirde filozof-peygamberin rehberliğinde adalet ve faziletin hüküm süreceği bir nizam hayal etmiş ve bu modelini İslam Peygamberi’nin Medine toplumundan ilhamla kurgulamıştır. Marx ise filozofları “dünyayı sadece yorumlamakla” eleştirip asıl görevin “onu değiştirmek” olduğunu söylerken, proletaryayı tarihsel misyonun taşıyıcısı yapmış ve geleceğin toplumunu sınıfsız kardeşlik üzerine temellendirmiştir. Ancak Farabî’nin modelinde maneviyat merkeziyken, Marx’ın modelinde ekonomi merkezidir. Farabî’nin önderi, akıl ile vahyi birleştiren; hem entelektüel hem manevi otoriteye sahip bir bilge iken, Marx’ın özneyi (işçi sınıfı) salt maddi koşullarla tanımlanır ve nihai kurtuluş maddi düzenlemenin mükemmelleştirilmesine indirgenir.

Tarih, Marx’ın öngörülerinin kısmen gerçekleşip kısmen boşa çıktığını gösterdi. Bir yandan sanayi toplumunun çelişkileri pek çok yerde devrimlere yol açtı; Rusya, Çin gibi ülkelerde Marksist ilkelerle yönetilen rejimler kuruldu. Ancak diğer yandan, Marx’ın beklediği komünist ütopyalar totaliter devletler olarak ortaya çıkıp büyük baskı ve kıyımlarla anılır hale geldi. Marty, Marx’ın teorisinin pratiğe dökülmüş hallerini “cinayetkâr siyasi ve askeri tezahürleri besleyen komünist mitler” olarak nitelendirir. Stalin, Mao gibi liderler, Marx’ın adını kullanarak tek parti diktatörlükleri kurdular; sonuç ise on milyonlarca can kaybı, ekonomik çöküş ve hayal kırıklığı oldu. Bu nedenle, Marx’ın fikirleri insanlığın arayışlarında silinmez bir iz bıraksa da, eleştirel bir süzgeçten geçirilmeden benimsenmeleri tehlikelidir. Marty’nin ifadesiyle bu tür “patlayan inanç sistemleri” (yani çöküşe uğramış ideolojiler) dahi kültürel bilinçaltımıza işlemiştir; tamamen yok saymak mümkün olmadığından, onlarla sürekli tartışmak ve hesaplaşmak gerekir.

İbn Haldûn’un Mukayeseli Yaklaşımı:

Marx’ın tarih yorumunu değerlendirmede, 14. yüzyıl İslam âlimi İbn Haldûn’un fikirleri kıymetli bir mukayese zemini sunar. İbn Haldûn, Mukaddime adlı eserinde tarihte devletlerin ve toplumların yükseliş ve çöküş döngülerini açıklamaya çalışmıştır. Ona göre, toplumların temelinde asabiyye (grup dayanışması) bulunur; güçlü asabiyyeye sahip göçebe topluluklar, yerleşik ve refaha dalmış medeniyetleri fethederek yeni hanedanlar kurar. Zamanla yönetici elit lükse ve rehavete dalıp asabiyyeyi yitirir, ekonomik şartlar bozulur ve devlet çöküşe geçer; yerini yeni bir dinamik grup alır. Bu döngüsel tarih anlayışında ekonomik faktörler, iklim ve coğrafya ile birlikte önemli bir yer tutar; İbn Haldûn, “insanlar geçim tarzlarındaki farklılıklar nedeniyle farklı hallere girerler” diyerek üretim tarzının yaşam koşullarını belirlediğini söyler. Bu, Marx’ın altyapı vurgusuyla benzerlik gösterir: Her iki düşünür de maddi hayatın toplumsal yapıyı etkilediğini belirtir. Nitekim bazı araştırmacılar, İbn Haldûn’u “proto-sosyolog” veya “İslam’ın Marx’ı” şeklinde anmıştır. Ancak aralarında temel farklar da vardır. İbn Haldûn, iktisadi ve siyasi analizine maneviyatı ve kültürü de dahil eder; asabiyyenin yanı sıra din olgusunun toplumları kenetleyen bağı güçlendirdiğini vurgular. Örneğin, Hz. Muhammed’in getirdiği dinî coşkunun Arap kabilelerinin asabiyyesini aşarak onları büyük bir imparatorluğa taşıdığını belirtir. Marx ise dini, tarihin itici sebepleri arasında saymaz, onu ekonomik temelin bir yansıması görür. İbn Haldûn’un döngüsel tarih modeli, Marx’ın linear (doğrusal) tarih ilerlemesiyle de çelişir: Marx gelecekte nihai bir nokta (komünizm) öngörürken, İbn Haldûn tarihsel süreçlerin tekerrür edeceğini ima eder. Ayrıca, İbn Haldûn için toplumun her kesiminin (yönetici, alim, halk) kendine özgü rolleri ve kültürel katkıları vardır; Marx ise toplumu esasen iki sınıfa indirger (burjuvazi ve proletarya) ve sınıflar arası çatışmayı merkeze koyar. Bu karşılaştırma, Marx’ın materyalist tarih kurgusunun indirgemeci yönlerini göz önüne sererken, İslam medeniyetinin tarih felsefesinin daha bütüncül bir perspektif sunabildiğini göstermektedir. Sonuçta, Marx’ın kapitalizm eleştirisi ve eşitsizlik tespitleri değerli olsa bile, insan toplumunu tek bir değişkene indirgeme eğilimi onun düşüncesinin zayıf noktasıdır.

Çağdaş Yorumlar ve Eleştiriler:

Marx’ın düşüncesi, 20. yüzyıl boyunca defalarca yeniden yorumlandı ve eleştirildi. Frankfurt Okulu (Horkheimer, Adorno vd.), klasik Marksizm’in ekonomi merkezli analizini genişleterek kültür ve ideoloji eleştirisine ağırlık verdi. Örneğin Adorno ve Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği eserinde, modern aklın araçsallaşmasının ve kapitalizmin kitle kültürü endüstrisinin, bireyleri nasıl aldatıp pasifleştirdiğini göstererek bir nevi “yeni afyonlar” üretildiğini öne sürdüler. Antonio Gramsci, hegemonya kavramıyla, yönetici sınıfın ideolojik rızayı nasıl inşa ettiğini analiz ederek, salt ekonomik çıkarların ötesinde kültürel-siyasal mücadeleye dikkat çekti. Habermas, Marx’ın kuramını iletişimci akıl temelinde revize etmeye çalışarak, modern toplumda sistem ve yaşam dünyası ayrımıyla rasyonalite krizlerini açıkladı. Ona göre modernite, tamamlanmamış bir projedir; Marx’ın öngöremediği kamusal iletişim alanları ve demokratik mekanizmalar yoluyla aklın sömürgeleştirdiği yaşam dünyası savunulabilir. Michel Foucault ise Marx’tan esinlenen ama onu aşan bir perspektifle, iktidar olgusunu sadece ekonomik değil her alanda gören bir analiz geliştirdi. Foucault, modern toplumda hapishane, tımarhane, hastane gibi kurumlar üzerinden iktidarın mikro-fiziğini incelerken, tarihsel materyalizmin determinist yönünü reddedip tarih yazımında çoğulcu bir “arkeoloji” yöntemini benimsedi. Yine de Foucault’nun bilgi-iktidar ilişkisi analizi, geniş anlamda Marx’ın “altyapı-üstyapı” formülüne paralel bir eleştirel yaklaşım olarak görülebilir: Bilgi sistemleri de iktidar amaçlıdır ve tahakküm ilişkilerini yansıtır. Derrida, Doğu Bloku’nun çöküşü sonrasında “Marx’ın Hayaletleri” eserinde, Marx’ın hayaletinin hâlâ modern dünyayı dolaştığını, adalet talebi oldukça Marx’a dönüşün kaçınılmaz olduğunu belirtmiştir. Bu söylem, Marx’ın fikirlerinin ölümünden sonra bile eleştirinin vicdanı olarak yaşamaya devam ettiğini ima eder. Günümüzde artan eşitsizlikler, küresel kapitalizmin krizleri Marx’ın analizlerini yeniden gündeme getirmektedir. Fakat artık Marx’ı dogmatik bir kurtarıcı olarak değil, eleştirel bir düşünür olarak okumak gerektiği yaygın bir görüştür.

Özetle, Karl Marx moderniteyi derinden etkilemiş bir düşünürdür ve sunduğu tarihsel analiz çerçevesi, hem güçlü bir eleştiri aracı olmuş hem de yeni baskı biçimlerine ilham vermiştir. Onun temel tezlerini geliştirip hatalarını düzeltmek için, insan doğasını ve maneviyatını da denkleme katan daha bütüncül yaklaşımlara ihtiyaç vardır. Bu noktada İslam düşüncesi ile eleştirel teorinin diyaloğu, hem kapitalizmin hem de aşırı sekülerleşmenin sorunlarına karşı zengin çözümler barındırabilir. İbn Haldûn, Farabî gibi isimlerin ışığında yenilenmiş bir toplumsal teori, ne Marx’ın yaptığı gibi dini tamamen dışlamalı, ne de modern bilimin ortaya koyduğu yapısal gerçekleri inkâr etmelidir. Makalemizin devamında, Marx’ın düşüncesine paralel şekilde modernitenin bir başka sacayağı olan Freud ve insan doğası görüşü ile Nietzsche ve değerler krizi ele alınacak; böylece modernitenin sahte peygamberlerinin tümü çok disiplinli bir eleştiriden geçirilmiş olacaktır.

Sigmund Freud ve Psikanaliz: İnsan Zihninin Keşfi ve Akıl Normlarının Dönüşümü

Sigmund Freud, 20. yüzyıl başlarında geliştirdiği psikanaliz kuramıyla insan zihnine dair geleneksel anlayışı kökten değiştirmiştir. Freud’a dek “akıl” denildiğinde genellikle bilinçli zihin ve rasyonel düşünce kastedilirken, Freud insan psikolojisinin asıl belirleyicisinin bilinçdışı süreçler olduğunu öne sürdü. Ona göre bireyin davranışları ve düşünceleri, buzdağının görünmeyen kısmı misali, farkında olmadığı dürtüler, bastırılmış arzular ve çocukluk deneyimleri tarafından şekillendirilmektedir. Bu sav, Aydınlanma dönemiyle iyice pekişmiş olan “insan rasyonel bir varlıktır” inancına ağır bir darbe vurdu. Paul Ricoeur bu yüzden Freud’u, Marx ve Nietzsche ile birlikte “şüpheci ustalar” arasında sayar: Bu üçü, insanın kendisine dair iyi niyetli fikirlerine kuşkuyla yaklaşıp, derindeki farklı gerçeklikleri ifşa etmişlerdir. Freud, insan zihninin karanlık dehlizlerinde gezinerek nevrozların, rüyaların ve dil sürçmelerinin ardında yatan anlamları çözmeye çalıştı. İleri sürdüğü id, ego, süperego modeli, zihni içsel bir mücadele alanı olarak tasvir eder: İlkel biyolojik dürtülerin kaynağı olan id, toplumsal ve ahlaki normları temsil eden süperego tarafından baskılanır ve arada denge kurmaya çalışan ego nevrozlara yol açacak şekilde zorlanabilir. Bu tablo, insanı geleneksel dindeki günah-sevap diyalektiğinden farklı olarak hastalık ve sağlık ekseninde konumlandırdı.

Psikiyatri Tarihinde Dönüm Noktası:

Freud’un ortaya çıkışı, psikiyatri tarihinde önemli bir kavşağa tekabül eder. Ortaçağ’da ve erken modern dönemde akıl hastalığı çoğunlukla demonik musallat olma, ilahi ceza veya basit anlamda “delilik” olarak görülürken, 18. yüzyıldan itibaren “akıl” normdan sapmayı tanımlamak için kriter haline geldi. Michel Foucault, Deliliğin Tarihi adlı eserinde, Aklın Çağı olarak anılan klasik dönemde toplumun “delileri” nasıl hapishane benzeri tımarhanelerde tecrit ettiğini anlatır. Foucault’ya göre, modern rasyonalite kendi karşıtını (deliliği) inşa etmiş ve onu kurumlar aracılığıyla dışlamıştır; bu da bir iktidar ve bilgi meselesidir. Freud ise deliliği tamamen dışlamak yerine, nevrozlar ile normal durum arasındaki keskin sınırı bulanıklaştırdı. Psikanaliz, aslında her normal bireyin bile çözülmemiş çatışmalar taşıdığını, dolayısıyla akıl sağlığının bir spektrum üzerinde düşünülmesi gerektiğini gösterdi. Bir bakıma Freud, akıl normlarını genişletip esneterek modern insana “hepimiz biraz deliyiz” dedirtti. Bu yaklaşım, akıl hastalarına dair damgalamayı azaltırken, öte yandan insanın rasyonel özerkliği fikrine darbe vurdu. Modernitenin rasyonalite eleştirisi açısından Freud’un önemi büyüktür: O, insanın salt akıl ile anlaşılabileceği iddiasını yıktı ve davranışlarımızın altında yatan irrasyonel motifleri deşifre etti. Bu yönüyle Freud, modern aklın gururunu kıran bir “sahte peygamber” olarak görülmüştür; zira kendisi de dâhil kimseyi tam anlamıyla “iyileştiremese” de, herkesin kendiyle kavgalı bir zihin taşıdığını ortaya koymuştur. Hatta W.H. Auden, Freud’un ölümünden sonra onun bir kişi olmaktan çıkıp “bir iklim”e dönüştüğünü, kültürel zihin yapımızın parçası haline geldiğini yazar. Bugün psikanalizi reddedenler bile diline “bilinçdışı, ego” gibi Freudcu kavramları dolamadan edemez hale gelmiştir.

Freud’un Din ve Medeniyet Eleştirisi

 Freud’un moderniteyle hesaplaşması, din ve medeniyet kavramlarına yaklaşımında da belirgindir. 1927 tarihli Bir Yanılsamanın Geleceği (Die Zukunft einer Illusion) adlı eserinde Freud, dini inançları kolektif birer yanılsama, insanlığın çocukluk döneminden kalma nevrotik bir ihtiyaç olarak tanımlar. Dine, bireyin babaya duyduğu özlemin yüceltilmiş bir tezahürü olarak bakar; Tanrı inancını, güçsüz insanın korunma talebinden doğan bir arzu tatmini şeklinde açıklar. Bu psikolojik açıklama, teolojik içerik üzerinde durmaksızın dinin kökenini dünyevileştirir. Freud’a göre modern insan, bilimsel bilgiyle donanıp olgunlaştıkça bu “nevrotik” inançları geride bırakmalıdır. Onun sert ifadesiyle, inanç bir tür zihinsel çocukluktur. Bu bakış açısı, elbette din çevrelerinden büyük tepki çekmiştir; hatta dönemin diğer sefir düşünürleri bile Freud’u dogmatik olmakla eleştirmiştir. İlginç biçimde Freud, kendisi Yahudi kökenli olmasına karşın dine cephe aldığı için Yahudi geleneğinden de kopmuş sayılır; o ölçüde ki, bir yorumcu Freud’un tavrını “tüm geleneksel dine düşmanlık, özellikle kendi ailesinin dini olan Yahudiliğe karşı amansız muhalefet” şeklinde tasvir eder. Bu nedenle Marty, Freud’un aslında Marx’a daha çok benzediğini, ikisinin de birer peygamber gibi davrandığını, bilim insanı olmaktan ziyade inanç yıkıcıları olduklarını belirtir. Hatta Freud’a dair son dönem eleştirilerinden biri olan Frederick Crews’un Freud: Bir Yanılsamanın İmalatı kitabı, onun hayatını ve kuramlarını bir “sahtekârlık” olarak nitelemiş; Adam Kirsch gibi eleştirmenler Freud’u “sahte peygamber” ilan etmekten çekinmemişlerdir. Ne var ki bu sert çıkışlara rağmen kimse Freud’u tamamen gündem dışı edememiştir; zira o, hatalarıyla birlikte, modern insanın kendini anlama biçimine köklü bir katkı yapmıştır.

Freud medeniyet olgusunu da eleştirel süzgeçten geçirir. Uygarlığın Huzursuzluğu (Das Unbehagen in der Kultur, 1930) eserinde ileri sürdüğü tez, insan kültürünün ilerlemesinin birey açısından bedelleri olduğunu savunur. Toplum halinde yaşayabilmek için id’in cinsel ve saldırgan dürtülerinin bastırılması gerekir; bu da kalıcı bir tatminsizlik ve gerilim yaratır. Uygarlık, nevroz üretir. Freud’a göre insan, mutlak özgürlüğünü feda ederek kültürün kazanımlarına ortak olur, fakat bunun karşılığında içsel huzursuzluk (discontent) kaderini yaşar. Toplumun ahlak kuralları (örneğin ensest yasağı, tek eşlilik, şiddet tekeli vb.), bireyin doyum arzusunu kısıtlar; sonuçta vazgeçilen hazlar bilinçdışına itilir ve orada türlü patolojilere dönüşebilir. Bu bakış açısı, modernite içinde giderek önem kazanan birey-toplum gerilimine ışık tutar. Jean-Jacques Rousseau bir ölçüde modern toplumu insanın özgür doğasını zincirleyen bir yapı olarak görmüştü; Freud ise bunu bilimsel bir modelle destekleyerek, medeniyetin bedelini psikolojik terimlerle anlattı. Bu fikirler sonraki pek çok kuramcıya esin kaynağı oldu: Örneğin Herbert Marcuse, Eros ve Uygarlık kitabında Freudcu çerçeveyi Marx ile harmanlayarak kapitalist toplumun gereksiz aşırı baskılarla bireyi ezdiğini, “geri kazanılmış özgürlük” ile daha mutlu bir uygarlığın mümkün olabileceğini ileri sürdü. Marcuse’ün tezi, Freud’un karamsar medeniyet analizini sol bir umutla yumuşatma çabasıydı. Keza Deleuze ve Guattari, Anti-Oedipus adlı çalışmalarında Freudyen psikanalizin “Ödipal” aile baskısını pekiştirdiğini savunup, arzunun serbestçe akacağı devrimci bir perspektif geliştirdiler. Onlar da Marx ve Freud’u birleştirerek, hem kapitalist hem psikolojik bastırmaya karşı çıkmayı hedeflediler. Bu örnekler, Freud’un düşüncesinin tartışılarak nasıl dönüştürüldüğünü göstermektedir. Gerçekten de Marty’nin belirttiği gibi, Freud’u bütünüyle gömmek imkânsızdır; onun keşfettiği bilinçdışı ikliminden tamamen çıkamasak da, onu sürekli tartışarak aşmaya çalışırız.

Freud ve İslam Düşüncesi:

İslam düşünce geleneğinde Freud’un ele aldığı meseleler farklı kavramlarla tartışılmıştır. Mesela nefis, kalp, akıl, şeytan, vesvese gibi terimler, insanın iç dünyasındaki çatışmaları açıklamada yüzyıllardır kullanılagelmiştir. Tasavvuf geleneği, insandaki kötü eğilimleri “nefs-i emmâre” kavramıyla belirtirken, vicdan ve manevî şuuru “kalp” veya “ruh” ile ifade eder. Bu bakımdan Freud’un id-süperego çatışmasıyla dile getirdiği gerilimin, dinî terminolojideki karşılığı nefis-ruh veya şeytan-vicdan gerilimi olarak görülebilir. Elbette Freud, metafizik bir varlık olan şeytanı veya aşkın ruh mefhumunu kabul etmez; onun modelinde her şey psikoseksüel gelişime indirgenmiştir. Bu indirgeme, Freud’un belki en çok eleştirildiği yönlerden biridir. İnsan motivasyonlarını neredeyse bütünüyle cinselliğe (libido’ya) bağlaması, hatta dini duygu ve sanatsal yaratıcılığı bile bastırılmış cinselliğin ürünü sayması, birçok düşünürce fazlasıyla reduksiyoner bulundu. Carl Gustav Jung, Freud’un en ünlü muhalif-öğrencisi olarak, insan ruhunun cinsellikten bağımsız bir manevî arayış boyutu olduğunu, kolektif bilinçdışında dinsel/arketipsel imgelerin yer aldığını savunarak psikanalizi daha ruhçu bir zemine çekmeye çalıştı. Jung’un “arketip” ve “ortak bilinçdışı” kavramları, aslında dine daha yakın bir psikoloji modeli oluşturdu; örneğin insandaki Tanrı imgesini bir arketip olarak ele aldı. İslam dünyasında da Said Nursî gibi mütefekkirler, maneviyatı yok sayan psikoloji yaklaşımlarını eleştirip, insanın kalbinde iman ve inkâr arasında sürekli bir mücadelenin olduğunu vurguladılar. Nursî’nin Risale-i Nur eserlerinde çizdiği insan portresi, “ene” (benlik) kavramıyla Freud’un ego’sunu andırsa da, benliğin terbiye edilmesi ve Allah’a kul olma şuuruna ermesi gibi boyutlarla zenginleşir. Bu, bir bakıma, Freud’un karanlık bilinçdışına nurlu bir bilinçüstü eklemek gibidir. İbn Sînâ ve Gazzâlî gibi klasik İslam alimleri de psikoloji (ilmü’n-nefs) alanında önemli eserler vermiş, ruh sağlığının yollarını tartışmışlardır. Gazzâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Din’de kalbin hastalıklarından (kibir, riyakârlık, şehvet düşkünlüğü vb.) söz ederken, aslında bir tür ahlâkî psikoterapi sunar. Günümüz psikolojisi ile klasik hikmeti buluşturan çalışmalar da mevcuttur. Bu bağlamda, Çağdaş Müslüman psikologlar, Batı psikoterapisinin bulgularını İslamî kavramlarla sentezleyerek terapötik yöntemler geliştirmektedir (örneğin “takva terapisi”, “teslimiyet terapisi” gibi).

Bilimsellik Tartışması:

Freud’un fikirlerine getirilen en ciddi eleştirilerden biri, psikanalizin bilimsel bir teori olmaktan ziyade bir mitoloji ya da edebî bir anlatı olduğu yönündedir. Karl Popper, psikanalizin yanlışlanamaz nitelikte olduğunu, dolayısıyla bilimsel teori kriterini karşılamadığını ileri sürmüştür. Çünkü psikanalistler, her türlü davranışı kurama uygun biçimde yorumlayabilir ve teoriyi sınamaya izin vermezler. Nitekim Freud’un hastalarını tedavi yöntemi de öznel yorumlara dayalıdır; deney ve nicel ölçümden uzaktır. Bu nedenle, psikanaliz bazılarınca modern bilimin ciddiyetine leke süren bir “sözdebilim” sayılmıştır. Bununla birlikte, son yıllarda nöropsikoloji ve bilişsel bilim alanlarındaki gelişmeler, Freud’un bazı kavramlarının biyolojik bir temelini de ortaya koymaya başlamıştır (örneğin bilinçdışı işlemler, dürtüsel davranışların frontal lob aktivitesiyle ilişkisi vb.). Dolayısıyla, Freud tamamen geçersiz kılınmış değildir; sadece, onun öne sürdüğü her iddiayı tartışmasız kabul etmek yerine, ampirik bulgularla test ederek revize etmek gereği anlaşılmıştır. Bu süreçte, “Freud Savaşları” diye anılan entelektüel tartışmalar yaşanmıştır. 1980’ler ve 90’larda özellikle Anglo-Sakson dünyada kimi tarihçiler ve terapistler, Freud’un hastalarıyla ilgili kayıtlarının güvenilmez olduğunu, vakaları çarpıttığını iddia ettiler; karşı cephede ise psikanalistler savunmaya geçti. Neticede Freud’un şahsından bağımsız olarak, bilinçdışı, savunma mekanizmaları, travma etkileri gibi kavramlar psikoloji literatürüne yerleşti. Bugün klasik psikanaliz popülaritesini yitirmiş olsa da, kısa süreli dinamik terapiler veya bilişsel-davranışçı terapiler içinde dahi Freud’un mirasının izleri sürülebilir.

Özetle, Sigmund Freud moderniteye hem büyük katkılar hem de ciddi tartışmalar getiren bir düşünürdür. İnsan doğasına ilişkin ileri sürdüğü tezler, aklın sınırlarını ve normalliğin tanımını geri dönüşsüz biçimde genişletmiştir. Onun “sahte peygamberliği”, belki de insanın kendini tanrılaştırma sevdasına ket vurmasında yatar: Freud, “kendine bile hükmedemeyen bir benlik” portresi çizerek, modern insanın kibir balonunu patlatmıştır. Ancak kendisi de din karşıtlığında aşırı giderek, anlam arayışında olan insanlara soğuk bir materyalizmden başka bir şey sunamamıştır. Bu noktada, anlam krizleri devreye girer. İşte bu krizlerin en uç ifadesini dile getiren kişi de, son “sahte peygamber” olarak ele alacağımız Friedrich Nietzsche’dir.

Friedrich Nietzsche ve Nihilizm: Değerlerin Yıkımı ve Anlamın İcadı

Friedrich Nietzsche, modernite eleştirisini en radikal noktaya taşıyan filozoftur. O, Batı düşüncesinin iki bin yıllık ahlâk ve hakikat anlayışını temellerinden sarsmış; nihilizm kavramını felsefenin merkezine yerleştirmiştir. Nietzsche’nin meşhur sözü “Tanrı öldü!” ifadesi, sadece ilahî bir varlığın reddini değil, aynı zamanda bu varlığın dayanak olduğu tüm ahlaki ve anlam değerlerinin çöküşünü ilan eder. Tanrı’nın ölümü, Nietzsche’ye göre “en büyük olay”dır ve insanlığın yaşayacağı derin bir krizin habercisidir: Değerlerin yeniden değerlendirilmesi zorunlu hale gelir, zira eski değerlerin dayanağı kalmamıştır. Nietzsche, bu durumu nihilizm olarak adlandırır. Nihil (hiç) kökünden gelen bu kavram, tüm değerlerin hiçbir dayanağı kalmadığı, yaşamın nesnel bir anlamının olmadığı düşüncesini ifade eder. Nietzsche nihilizmi “en yüce değerlerin kendini değersizleştirmesi” şeklinde tanımlar; Avrupa’nın içinde bulunduğu durumu “anlamın yokluğu” olarak teşhis eder. İnternet Felsefe Ansiklopedisi nihilizmi “bütün değerlerin temelsiz olduğu, hiçbir hakikatin bilinemeyeceği” inancı diye tarif eder ve bu kavramın en çok Nietzsche ile ilişkilendirildiğini vurgular. Nietzsche, nihilizmin kaçınılmaz olarak ahlak, din ve metafizik inançlarımızı erozyona uğratacağını ve bunun da insanlık tarihinin en büyük bunalımını tetikleyeceğini öngörmüştür. Nitekim 20. yüzyılın iki büyük dünya savaşı, soykırımlar, ideolojik kamplaşmalar gibi felaketleri, bir yönüyle, değer krizinin somut tezahürleri olarak okunabilir.

Hristiyan Ahlâkına Eleştiri:

Nietzsche özellikle Hristiyan ahlâkını hedef almış, onu bir köle ahlâkı olarak nitelemiştir. İyinin ve Kötünün Ötesinde, Ahlâkın Soykütüğü Üzerine gibi eserlerinde ileri sürdüğü tez şuydu: Mevcut ahlâk değerleri (tevazu, merhamet, zayıfları koruma vb.), tarihte güçlüler tarafından ezilmiş zayıfların bir intikam ve üstün gelme stratejisi olarak şekillenmiştir. “Köle ahlâkı”, soylu ve güçlü olanın doğal içgüdülerini (güç istemini) kötü ilan edip, güçsüzlerin erdemlerini (alçakgönüllülük, itaat) yüceltmiştir. Nietzsche buna “iktidar arzusu” perspektifinden yaklaşarak, ahlakın aslında güç ilişkilerinin bir yansıması olduğunu iddia eder. Bu düşünce, Marx’ın ahlak ve ideolojiyi sınıf çıkarlarının yansıması olarak görmesine paralellik arz eder, ancak Nietzsche bunu ekonomik temelden bağımsız, genel bir antropolojik ilke olarak dile getirir. Onun gözünde Hristiyanlık, hayatı ve gücü inkâr eden, bu dünyayı değersizleştirip asıl değeri öteki dünyaya erteleyen nihilistik bir dindir. Evet, yanlış duymadık: Nietzsche’ye göre Hristiyanlık da nihilizmin bir biçimidir, çünkü yaşamı “hiç”e saymaktadır (dünyevi olanı aşağılayıp hiç saydığı için). Bu yüzden Nietzsche, “anti-Hristiyan” bir peygamber gibi ortaya çıkar; felsefesiyle mevcut dini değerleri yerle bir etmeye çalışır. Onun arzusunda, insanın özündeki güç ve yaratıcılık potansiyelini zincirlerinden kurtarmak vardır. Bunu temsil eden figür de meşhur Üstinsan (Übermensch) kavramıdır. Üstinsan, Tanrı’nın ölümünden sonra anlam krizine düşen insanoğlunun kendi değerlerini kendi yaratacak, yaşamı evetleyen, güçlü bir tipolojisidir. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt eserinde Üstinsan’ı müjdelerken aslında yeni bir “insanlık dini” kurguladığı eleştirilerine uğradı. Kimi okuyucular, onun Zerdüşt’ü vasıtasıyla peygambervari bir üslup takındığını, nefret ettiği dinlerin yerine hayatı kutsayan bir öğreti koymaya soyunduğunu söyler. Bu bakış kısmen doğrudur; Nietzsche, tüm “sürü insandan” (Last Man – son insan, yani vasat insan tipinden) tiksinerek, yerine bir yüksek insanlık ideali önerir. Fakat bu ideal sabit bir öğreti değil, herkesin kendi gücü nispetinde ulaşacağı öz-yaratım hedefidir.

Nihilizmin Tezahürleri ve Anlam Arayışı:

Nietzsche’nin “Tanrı öldü” teşhisinden sonra, 20. yüzyıl düşüncesinde birbiriyle bağlantılı iki yönelim ortaya çıktı: Varoluşçuluk (existentialism) ve postmodernizm. Varoluşçular (Sartre, Camus, Heidegger’in bir dönemki düşünceleri vb.), Tanrı’sız bir evrende insanın bizzat kendi anlamını yaratmak zorunda olduğunu, varoluşun özden önce geldiğini savundular. Sartre açıkça “Tanrı olmasaydı bile tüm değerler yine de var olmalıdır” diyerek, insanın özgür iradesiyle kendi değerlerini tesis edebileceğini ileri sürdü. Camus, nihilizmin getirdiği “saçma” (absürd) durum karşısında başkaldıran insan figürünü öne sürdü; yaşamın nesnel anlamı yoksa bile, isyanımızla bir anlam inşa ettiğimizi anlattı. Bu düşünürler, Nietzsche’nin uyarısını ciddiye alıp, onun öngördüğü boşluk duygusunu bireysel kararlılık ve özgürlük felsefesiyle doldurmaya çalıştılar. Diğer taraftan postmodern felsefe, Nietzsche’nin hakikat ve değer yıkıcılığını daha da ileri götürerek, bütün büyük anlatıların çöküşünü ilan etti. Lyotard’ın meşhur tanımıyla postmodern durum, meta-anlatılara (din, ilerleme, akıl vb. büyük iddialara) inancın kalmadığı bir haldir. Bu, özünde Nietzscheci bir fikirdir: Hakikat yok, sadece yorumlar var. Derrida gibi düşünürler, Nietzsche’nin dil, hakikat ve yapıbozum fikirlerinden esinle, her türlü metinde sabit anlam olmadığını, merkezsiz bir çoğulluk bulunduğunu dile getirdiler. Bu, bilginin ve ahlakın göreceli hale geldiği bir entelektüel ortama yol açtı. Bazıları bu durumu bir çeşit “kaygısız nihilizm” olarak yaşadı: Yani artık hiçbir şeye kesin inanç beslemeyen, alaycı veya kayıtsız bir kültür haleti. Peter Sloterdijk, Critique of Cynical Reason eserinde modern çağın insanını “aydınlanmış meşum bilinç” (kötü niyetli aydınlanmış bilinç) şeklinde tanımlar; bu bilinç, ideallerin boş olduğunu bilir ama yine de bu durumla yaşamayı, hatta bundan çıkar sağlamayı sürdürür. Bu, Nietzsche sonrası kültürün genel bir portresidir: İnsanlar artık eskisi gibi saf idealist değildir, bir ölçüde nihilizmi içselleştirmişlerdir ancak bu da onları sürekli bir alaycılık ve anlamsızlık hissine itmektedir. Günümüz popüler kültüründeki yaygın ironi ve ciddiyetsizlik, bu tavrın yansıması sayılabilir.

İslam Düşüncesinden Bakış:

Nietzsche’nin eleştirdiği çürümüş Hristiyan değerler dünyası, kısmen sekülerleştirilmiş bir din anlayışının sonucuydu. İslam düşüncesi, kendi tarihi içinde benzer bir “Tanrı’nın ölümü” süreci yaşamamıştır. Bu yüzden, Nietzsche’nin teşhis ettiği nihilizm hastalığına karşı İslam’ın önerdiği reçete farklıdır. İslam, Tanrı’nın ölmediğini, asıl sorunun modern insanın fıtratını öldürmesi olduğunu söylerdi belki de. Said Nursî, modern medeniyetin iki büyük temelinin menfaat ve kuvvet olduğunu, bunun da “cebine iyilik girmeyince iyilik tanımayan; karşısındakini çıkarı kadar seven” bir bencillik medeniyeti doğurduğunu eleştirir. O, seküler medeniyetin krizini “cihannüma bir kin ve adavet” (dünya çapında bir kin ve düşmanlık) üretmesiyle açıklardı. Nursî’ye göre ancak iman hakikatleri, insandaki sınırsız hırsı terbiye edip merhameti ve adaleti hâkim kılabilirdi. Bu yaklaşım, Nietzsche’nin güç ahlakının tam tersidir: Nietzsche merhameti zayıflık sayarken, İslam merhameti yüceltir. Fakat ilginçtir, her iki bakış da modern hümanist söylemin ötesine geçer; biri acımasız bir üst-insan vizyonuna, diğeri mütevazı bir kul-insan vizyonuna çağırır.

Heidegger ve Anlamın Yeniden İnşası:

Nietzsche’nin felsefi mirası üzerinde en çok duran düşünürlerden biri Martin Heidegger olmuştur. Heidegger, Nietzsche’yi “Batı metafiziğinin sonuncusu” olarak niteler ve onun nihilizmiyle hesaplaşmanın yollarını arar. Heidegger’e göre Nietzsche’nin “Tanrı öldü” deyişi, varlığın unutuluşunun ve teknolojik modernliğin araçsal aklının hakimiyetinin bir ifadesidir. Heidegger, insanın varlıkla olan bağını yeniden kurmasıyla nihilizmin aşılabileceğini düşünür. Bu, biraz soyut görünse de, pratikte modern yaşam tarzının eleştirisi anlamına gelir. Heidegger, Teknik İlişkin Soruşturma adlı eserinde, modern teknolojinin dünyayı “nesnelerin stoğu” haline getiren, her şeyi kullanılacak bir kaynak gibi gören yaklaşımını eleştirir. Bu anlayışın köklerini de Nietzsche’nin irade felsefesinde bulur: Doğa üzerindeki sınırsız tahakküm arzusu, nihayetinde insanın kendini de tüketmesine yol açar. Bugünkü çevre krizleri, anlam boşlukları bu öngörünün doğruluğunu acı bir şekilde teyit ediyor. Heidegger, modern insanın “das Man” (herkes) içinde eriyerek, otantikliğini yitirdiğini söyler. Bu, Nietzsche’nin “sürü insanı” dediğine yakın bir kavramdır. Çözüm olarak Heidegger, insanın ölüm bilinciyle otantik varoluşuna yönelmesini ve utilitaryen (yararcı) aklın ötesinde bir “dil” ve “şiir” ile varlığı dinlemesini önerir. Bu aslında, seküler bir dünyada maneviyat arayışının felsefi ifadesidir.

Nihilizmle Mücadele ve Yeni Değerler:

Nietzsche sonrası düşünürlerin pek çoğu, “Nihilizmden sonra ne yapmalı?” sorusuna yanıt aramıştır. Kimileri, yeni bir anlam kaynağı olarak sanatı veya estetiği görmüştür (Thomas Mann, Hermann Hesse gibi edebiyatçılar, eserlerinde bu arayışı işler). Kimileri siyasette radikal arayışlara girer (örneğin anarşizm veya yeni sol hareketler, var olan değerlere meydan okuyarak özgür bir toplum peşinde koşarlar). Kimileri ise dine geri dönüşü savunur; nitekim 20. yüzyıl, aynı zamanda güçlü bir dini canlanma çağıdır – hem Hristiyanlıkta, hem İslam’da. Aliya İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam kitabında, nihilizm ile anlamlı yaşam arayışı arasındaki mücadelede İslam’ın orta yolu temsil ettiğini savunur: Ne kör bir dogmatizm ne de boşlukta salınan bir hiççilik, İslam’da yoktur; hayatın tüm yönlerine anlam kazandıran tevhid ilkesi, modern insanın parçalara ayrılmış dünyasını bütünleyebilir. Aliya, Batı’nın Nietzscheci buhranını İslam’ın kuşatıcı bakışıyla aşmayı öneren çağdaş bir isimdir.

Sonuç olarak Nietzsche’nin teşhis ettiği anlam krizi, modernitenin halen en çetin sınavlarından biridir. Onun nihilizmine kayıtsız kalmak mümkün olmamıştır: Ya o boşluğu bir şekilde dolduracak, ya da boşluğun içinde kaybolacağız. Günümüz dünyasında gençlerin yaygın şekilde varoluşsal boşluk ve depresyon yaşaması, intihar oranlarının yüksekliği, popüler kültürde kıyamet temalarının ilgi çekmesi – tüm bunlar, anlam krizinin tezahürleri sayılabilir. Bu kriz, bir bakıma Darwin’in rastlantısallığı, Marx’ın seküler ütopyasının çöküşü, Freud’un iç çatışmaları ve Nietzsche’nin değer yıkımı ile el ele büyümüştür. Modernitenin sahte peygamberleri, insana eski cennetinin yıkıntılarını gösterdiler ama yerine cennetin dünyevi bir kopyasını inşa edemediler. Darwin bize hayvanlığımızı hatırlattı; Marx toplumsallığımızın çıkar ilişkilerini yüzümüze vurdu; Freud içimizdeki bastırılmış canavarı serbest bıraktı; Nietzsche ise üstümüzdeki göğü indirdi. Geriye, hem kendini hayvan, hem bencil, hem nevrotik, hem başıboş hisseden bir insan kaldı. İşte bu insan, yeni bir anlam ufkuna muhtaç.

Sonuç: Eleştirel Bir Değerlendirme ve Özgün Bir Sentiz Arayışı

Bu makalede Darwin, Marx, Freud ve Nietzsche’nin modern dünya görüşüne yaptıkları derin etkiler incelendi; her birinin tezleri eleştirel bir süzgeçten geçirilerek tartışıldı. Onlar, modernitenin inşa ettiği seküler epistemolojinin ve rasyonalite anlayışının uç noktalarını temsil etmektedir. Darwin, bilimsel gerçeklik adına teleolojiyi reddetti; fakat onun teorisi ideolojikleştirildiğinde, insanın kendini yüce bir yaratılış hikayesinin parçası olarak görme ihtiyacını karşılayamadı. Marx, adalet arayışıyla tarihi materyalizmin merceğinden okudu; ancak kendi yol açtığı ideolojik rejimler adalet kadar zulmü de beraberinde getirdi. Freud, aklın karanlık tarafını keşfetti; lakin insana dair nihai resmi çizerken ruhun ışığını tamamen göz ardı etti. Nietzsche, değersizleşmiş değerleri cesurca teşhir etti; ne var ki enkazın üzerinde nasıl yaşanacağını göstermekte yetersiz kaldı. Tüm bu açmazlar, modern insanın halen cevaplamakta zorlandığı sorular yumağını oluşturur: Hayatın anlamı nedir? Ahlaki değerlerin kaynağı ne olmalıdır? İnsanın konumu nedir – hayvan mı halife mi? Akıl mı üstündür vahiy mi, yoksa ikisi birlikte mi?

Bu sorulara yanıt ararken çok disiplinli bir perspektifin gerekli olduğu açıktır. Sadece biyolojiyle, sadece ekonomiyle, sadece psikolojiyle veya sadece felsefeyle kuşanmış tekil bakış açıları, insan gerçeğinin bütününü kavramakta eksik kalır. İslam düşünürleri, Orta Çağ’da felsefe, bilim ve dini bilgiyi ortak bir hikmet çatısı altında meczetmeye çalışmışlardı. Örneğin İbn Sînâ, hem hekim hem filozof olarak, insan bedenini ve ruhunu birlikte tedavi edecek bir anlayış peşindeydi; Farabî, toplumu yönetme sanatında hem aklı hem inancı harmanlayacak erdemli önder tipini tarif etmişti; İbn Haldûn, tarihin maddi ve manevi unsurlarını dengeleyen bir analiz geliştirmişti. Bu miras, modern dönemde yeniden yorumlanmaya muhtaçtır. Şaban Teoman Duralı gibi çağdaş İslam filozofları, Batı düşüncesini çok iyi tahlil ederek bu senteze katkıda bulundular. Duralı’nın özellikle biyoloji felsefesi ve bilim tarihi üzerine yaptığı çalışmalar, Darwinizm ile İslam’ın tekâmül fikrini dikkatle ayrıştırarak, tabiat bilimlerini ideolojiye dönüştürmeme uyarısıyla doludur. Duralı ayrıca modern ideolojilerin dine alternatif “sığ ve seküler kutsallar” üretmeye çalıştığını, bunun da insanı manevi derinlikten mahrum bıraktığını belirtmiştir. Bu tür eleştiriler, tam da bu makalenin çıkış noktası olan “Modernitenin sahte peygamberleri” metaforunu doğrular niteliktedir.

Öyleyse ne yapmalı? İlk olarak, eleştirel aklı elden bırakmamalı, fakat eleştirinin yönünü tek bir tarafa saplantılı biçimde çevirmemeliyiz. Darwin’in bize öğrettiği, insanın biyolojik bağlamını unutmamak ve bilimsel yöntemi ciddiye almaksa, bunu kazanım olarak görmeliyiz; ama insanı bütünüyle biyolojiye indirgememeliyiz. Marx’ın öğrettiği, ekonomik ve toplumsal koşulların bilincimizi ve kurumlarımızı etkilediği gerçeğiyse, bunu göz ardı etmemeliyiz; fakat insanı salt çıkar peşinde koşan homo economicus olarak tanımlamakla yetinmemeliyiz. Freud’un işaret ettiği, aklın derinlerinde yatan çatışmalar ise, insan psikolojisine daha merhametli ve anlayışlı yaklaşmamızı sağlamalı; ancak ahlaki özneyi tamamen ortadan kaldıran bir determinizme kapılmamalıyız. Nietzsche’nin vurguladığı, sahte değerlerin yıkımı ise, bizi sürekli teyakkuzda tutmalı; ama bu yıkımın küllerinden yükselecek yeni anlam tohumlarını da beslemeliyiz.

İkinci olarak, İslam medeniyetinin tefekkür mirasını günümüze taşımak için ciddi bir gayret gerekiyor. Bu, ne salt geçmişe nostaljiyle bakmak, ne de modern sorunlara dogmatik fetvalar yetiştirmek demek. Aksine, Farabî, İbn Sina, Gazali, İbn Miskeveyh, İbn Rüşd gibi isimlerin yaptığı gibi, kendi zamanımızın bilgi birikimini ve sorunlarını tevhidî bir perspektifle yeniden ele almak demek. Örneğin, bir İslamî antropoloji inşa etmeye ihtiyacımız var: İnsan nedir sorusunu, ne sadece evrimsel biyolojinin cevabıyla, ne sadece kelamcıların klasik tanımıyla bırakmalıyız; ikisini diyalog ettirmeliyiz. Aynı şekilde, bir İslamî toplum teorisi geliştirmek elzem: İbn Haldûn’dan bu yana gelen içtihatları bugünün sosyolojisiyle buluşturup, ne Marx’ın yaptığı gibi dini toplumdan söküp atan, ne de teokratik modellere hapsolan, adil ve dinamik bir toplumsal düzen vizyonu sunulabilir. Bireyin hak ve özgürlüklerini tanıyıp, toplumun manevi ve ahlaki dokusunu da koruyan, ikisini uzlaştıran bir düşünce geliştirmek gerekiyor. Bu, Habermas’ın iletişimci aklı ile Gazali’nin kalp eğitimini belki bir araya getirecek yaratıcı sentezler gerektirir.

Üçüncü olarak, anlam krizine karşı, pratik ve manevi çözümler üretilmesi gerekmektedir. İnsan sadece teorik tartışmalarla tatmin olmaz; yaşamak, hissetmek, tecrübe etmek ister. Modern çağda yaygınlaşan “maneviyat arayışları” (mistisizm, yoga, new age akımları vs.), bu ihtiyacın göstergesidir. İslam, burada güçlü bir alternatif sunar: Tevhid inancı ve ibadet pratiği, varoluşa derin bir anlam ve yön duygusu kazandırır. İslam’a göre insan, Allah’ın yeryüzündeki halifesidir; yani bir yönüyle hayvanlar gibi topraktan yaratılmış, biyolojik ihtiyaçları olan bir varlık, ama diğer yönüyle ilahi nefha taşıyan, ahlaki sorumluluk ve şuur sahibi bir varlıktır. Bu çift yönlü tanım, insanı ne mutlak yüceltir (ilahlaştırmaz), ne de mutlak küçültür (hayvanlaştırmaz); dengeli bir yerde tutar. Bu denge, tekâmül kavramında da görülür: İslamî tekâmül fikri, insanın manevi olgunlaşmasını öngörürken, bedeninin de bir süreç içinde yaratıldığını kabul edebilir. Bilimdeki ilerlemeler, bu anlayışı destekleyecek şekilde yorumlanabilir (örneğin insan genomundaki izler, biyolojik bir süreç olduğunu, ancak burada “ruh üflenmesi” diye ifade edilen kritik bir sıçrama bulunduğunu düşünebiliriz). Toplumsal alanda da İslam, ne tamamen bireyci ne tamamen kolektivist bir denge gözetir: “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadisi, hem bireysel hem toplumsal sorumluluğu aynı anda yükler.

Son olarak, yeni bir entelektüel tavır benimsemeliyiz: Bu tavır, özeleştiri ile öz güveni aynı potada eriten bir tavır olmalıdır. Modernitenin sahte peygamberlerini eleştirirken, onların cüretini ve derinlik arayışını da takdir etmeliyiz. Hepsi, kendi disiplinlerinde çığır açan dahilerdi. İslam dünyası, geçmişte bu tür dehalar yetiştirmişti; şimdi de yetiştirebilir. Yeter ki düşünce iklimi uygun olsun. Özgür ve eleştirel düşünce, İslam geleneğinde yabancı değildir – İmam Mâtürîdî’nin akla verdiği önem, İmam Gazali’nin felsefeyi sorgulaması, İbn Rüşd’ün akıl-vahiy uyumu arayışı hatırlanmalıdır. Bugün yapmamız gereken, Darwin’in tabiat okumasını Allah’ın ayetlerini anlama çabasına dahil etmek; Marx’ın adalet çığlığını İslam’ın adalet anlayışıyla buluşturmak; Freud’un terapi yöntemlerini İslam’ın nefis tezkiyesi prensipleriyle zenginleştirmek; Nietzsche’nin isyanını ve özgürlük tutkusunu, İslam’ın hilafet ve kulluk kavramlarıyla yeniden yönlendirmektir. Bu sentez belki kolay değildir, belki de tam anlamıyla hiçbir zaman bitmeyecek bir projedir. Ama epistemolojik tevazunun ve çoğul disiplinli yaklaşımın gereği budur: Hakikat, tek bir disiplinin tekelinde değildir ve hiçbir beşerî fikir mutlak değildir.

Modernitenin sahte peygamberleri, bir bakıma “bize kendimizi tanıtan aynalar” oldular. Onların gösterdiği kusurlarımızı düzeltmek, fakat aynı zamanda onların karanlıkta bıraktığı yönlerimize ışık tutmak durumundayız. Darwin bize insanın hayvan tarafını söyledi; peygamberler ise insanın melek tarafını da olduğunu söyler. Marx yapıyı anlattı; peygamberler özneyi sorumlu kıldı. Freud idrakımızı genişletti; peygamberler irademizi sağlamlaştırdı. Nietzsche putları kırdı; peygamberler yerine hakikati koydu. İkisini birden duymalı ve ikisinden de öğrenmeliyiz. Hakikat, parçaların toplamından büyüktür. İşte bu yüzden, modern dünyanın anlam arayışında, hikmet geleneği ile modern bilgi arasında sahici bir diyaloga, belki her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.

*Bu makale Posttruth dergisinde 04 Mayıs 2025 tarihinde yayınlanan https://www.posttruthdergi.com/modernitenin-sahte-peygamberleri-darwin-marx-freud-ve-nietzsche/ isimli makalenin eleştirel bir değerlendirmesi ve açımlanması amacıyla yazılmıştır.

Kaynakça

Aliya İzzetbegoviç. Özgürlüğe Kaçışım Hapishaneden Notlar (1983-1988). Çev. Edina Nurikiç, Ketebe, 2023

Aliya İzzetbegoviç. Doğu Batı Arasında İslam. Çev. Edina Nurikiç, Ketebe, 2019

Antonio Gramsci. Hapishane Defterleri. Çev. Adnan Cemgil, Belge, 2012

Antonio Gramsci. Hapishane Defterleri I, II, III, IV. Çev. E. Ekici/B. Baysal, Kalkedon, 2014

Antonio Gramsci. Seçme Yazılar 1916-1935. Çev. İbrahim Yıldız, Dipnot, 2024

Atila Doğan. Osmanlı Aydınları ve Sosyal Darwinizm. Küre, 2021

Bediüzzaman Said Nursi. Lem’alar

Bediüzzaman Said Nursi. Sözler

Bediüzzaman Said Nursi. Mesnevi-i Nuriye

Bediüzzaman Said Nursi. İşarat’ül İcaz

Carl Gustav Jung. Arketipler ve Kolektif Bilinçdışı. Çev. Canberk Şeref, Pinhan Yayıncılık, 2025

Carl Gustav Jung. Bilinç ve Bilinçdışı. Çev. Canberk Şeref, Pinhan Yayıncılık, 2022

Carl Gustav Jung. Psikoloji ve Din Batı ve Doğu Dinlerinin Psikolojisi Üzerine. Çev. Canberk Şeref, Pinhan Yayıncılık, 2024

Carl Gustav Jung. Analitik Psikoloji Üzerine İki Deneme. Çev. İsmail Hakkı Yılmaz, Pinhan Yayıncılık, 2021

Charles Darwin. İnsanın Türeyişi. Çev. Ç. Tarhan/C. D. Tansel, Ayrıntı, 2025

Charles Darwin. Türlerin Kökeni. Çev. Ergi Deniz Özsoy, İş Bankası, 2022

Elizabeth Roudinesco. Kendi Çağından Bizim Çağımıza Sigmund Freud. Çev. Nesrin Demiryontan, Metis Yayınları, 2016

Erich Fromm. Marx’ın İnsan Anlayışı. Çev. Kaan Öktem, Say Yayınları, 2022

Erich Fromm. Freud Düşüncesinin Büyüklüğü ve Sınırları. Çev. Aydın Arıtan, Say Yayınları, 2019

Ernest Jones. Freud Yaşamı ve Eserleri. Çev. E. Kapkın/A. Kapkın, Kabalcı, 2004

Farabi. İhsa’ül-Ulûm İlimlerin Sayımı. Çev. Yaşar Aydınlı, Litera, 2024

Farabi. Seçilmiş Fasıllar. Çev. Yaşar Aydınlı, Litera, 2022

Farabi. El-Medinetü’l-Fazıla Tanrı Alem İnsan. Çev. Yaşar Aydınlı, Litera, 2018

Frederick Crews. Freud: The Making of an Illusion. Picador USA, 2018

Friedrich Nietzsche. Ahlakın Soykütüğü Üstüne. Çev. Ahmet İnam, Say, 2024

Friedrich Nietzsche. Deccal Sahte İsa. Çev. Yusuf Kaplan, Külliyat, 2024

Friedrich Nietzsche. Mesih Karşıtı: Hıristiyanlığa Lanet. Çev. A. Onur Aktaş, Akademim, 2023

Friedrich Nietzsche. İyinin ve Kötünün Ötesinde. Çev. Ahmet İnam, Say, 2023

Friedrich Nietzsche. Putların Alacakaranlığı. Çev. Mustafa Tüzel, İş Bankası, 2019

Friedrich Nietzsche. Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Sakıncası Zamana Aykırı Bakışlar 2. Çev. Mustafa Tüzel, İş Bankası, 2022

Friedrich Nietzsche. Böyle Söyledi Zerdüşt. Çev. Mustafa Tüzel, İş Bankası, 2020

Friedrich Nietzsche. Otobiyografik Yazılar ve Notlar. Çev. M. Sami Türk, Pinhan, 2019

Gilles Deleuze, Felix Guattari. Bin Yayla. Çev. Emre Sünter, Norgunk, 2024

Gilles Deleuze, Felix Guattari. Anti Ödipus Kapitalizm ve Şizofreni 1. Çev. Kolektif, Bilim ve Sosyalizm, 2017

Herbert Marcuse. Tek Boyutlu İnsan/ İleri İşleyim Toplumunun İdeolojisi Üzerine İncelemeler. Çev. Aziz Yardımlı, İdea, 2016

Herbert Marcuse. Eros Ve Uygarlık/ Freud Üzerine Felsefi Bir İnceleme. Çev. Aziz Yardımlı, İdea, 2016

İbn-i Haldun. Mukaddime Evrensel Tarihe ve Toplum Bilimlerine Giriş. Çev. Cemal Aydın, Timaş, 2023

İbn Miskeveyh. Mutluluk Mertebelerinin Düzenlenmesi ve Bilimlerin Konumları. Çev. Hümeyra Özturan, Küre, 2022

İbn Miskeveyh. Nefs Ve Akıl Risalesi. Çev. Muhammet Ali Koca, Albaraka, 2022

İbn Miskeveyh. Ahlak Eğitimi / Tehzibu’l-Ahlak. Çev. A. Şener/İ. Kayaoğlu, Büyüyenay, 2017

İbn Sina. Kitabü’l-İnsaf Tefsîru Kitabi Üsûlûcya. Çev. Adnan İhtiyar, İz, 2025

İbn Sina. Kitabu’ş-Şifa Metafizik. Çev. E. Demirli/Ö. Türker, Litera, 2022

İbn Sina. en-Necat Felsefenin Temel Konuları. Çev. Kübra Şenel, Dergah, 2018

İbn Sina. Oluş ve Bozuluş. Çev. Muammer İskenderoğlu, Litera, 2008

İbn Sina. Kitabü’l-İnsaf Tefsîru Kitabi Üsûlûcya. Çev. Adnan İhtiyar, İz, 2025

İhvan-ı Safa Risaleleri 1-5. Çev. Komisyon, Ayrıntı

İmam Gazali. İhya. Çev. Mustafa Çağrıcı, DİB, 2020

Jacques Derrida. Marx’ın Hayaletleri/Borç Durumu, Yas Çalışması ve Yeni Enternasyonal. Çev. Alp Temürtekin, Ayrıntı, 2019

Jacques Derrida. Mahmuzlar Nietzsche’nin Üslupları. Çev. A. Utku/M. Erkan, DoğuBatı, 2022

Jacques Derrida. Marx ve Mahdumları. Çev. Alp Temürtekin, Ayrıntı, 2014

Jean Granier. Nietzsche. Çev. Işık Ergüden, Dost, 2006

Julian Young. Nietzsche. Çev. Bülent O. Doğan, İş Bankası, 2023

Karl Marx. Hayalet/Seçme Yazılar. Çev. Kolektif, Ayrıntı, 2023

Karl Marx. Toplumbilimsel Yazılar/Seçme Metinler. Çev. Özer Ozankaya, Cem Yayınevi, 2005

Karl Marx. Kapital I-IV. Çev. Kolektif, Yordam Kitap, 2021

Karl Marx. Alman İdeolojisi. Çev. O. Geridönmez/Tonguç Ok., Kor, 2018

Karl Marx. 1844 El Yazmaları. Çev. Murat Belge, Birikim, 2016

Karl Marx. Komünist Manifesto. Çev. Kemal Atakay, Kırmızı Kedi, 2016

Karl Marx. Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi. Çev. Kenan Somer, Sol, 1997

Karl R. Popper. Bilimsel Araştırmanın Mantığı. Çev. İ. Aka/İ. Turan, YKY, 2022

Karl R. Popper. Açık Toplum ve Düşmanları. Çev. M. Tunçay/H. Rızatepe, Liberte, 2018

Louis Breger. Freud / Görüntünün Ortasındaki Karanlık. Çev. Aslı Biçen, YKY, 2016

Martin Heidegger. Varlık ve Zaman. Çev. Kaan H. Ökten, Alfa, 2024

Martin Heidegger. Nietzsche I. Çev. G. Şar/M. Toprak, Çizik, 2024

Martin Heidegger. Teknik ve Dönüş Özdeşlik ve Ayrım. Çev. Necati Aça, Pharmakon, 2019

Martin Heidegger. Tekniğe İlişkin Soruşturma. Çev. Doğan Özlem, Paradigma, 1998

Matt Ffytche. Sigmund Freud. Çev. Zeynep Ünalan, Runik, 2022

Michel Foucault. Öznellik ve Hakikat. Çev. Sibel Yardımcı, İstanbul Bilgi Üni. Yay., 2024

Michel Foucault. Öznenin Yorumbilgisi. Çev. Ferda Keskin, İstanbul Bilgi Üni. Yay., 2019

Michel Foucault. Hakikat Cesareti. Çev. Adem Beyaz, İstanbul Bilgi Üni. Yay., 2024

Michel Foucault. Biyopolitikanın Doğuşu. Çev. Alican Tayla, İstanbul Bilgi Üni. Yay., 2024

Michel Foucault. İktidarın Gözü. Çev. Işık Ergüden, Ayrıntı., 2023

Michel Foucault. Hapishanenin Doğuşu. Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi., 2019

Michel Foucault. Cinselliğin Tarihi. Çev. Hülya Uğur Tanrıöver, Ayrıntı., 2023

Michel Foucault. Kelimeler ve Şeyler. Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi., 2017

Michel Onfray. Bir Putun Alacakaranlığı. Çev. Menekşe Tokyay, Sel, 2011

Müfit Selim Saruhan. Evrim ve Ahlak Filozofu İbn Miskeveyh Düşüncesinde Tanrı, Evren ve İnsan. EskiYeni, 2018

Paul Ricoeur. Eleştiri ve İnanç F. Azouvi ve M. De Launay ile Söyleşi. Çev. Mehmet Rifat, YKY, 2017

Paul Ricoeur. Yoruma Dair Freud ve Felsefe. Çev. Necmiye Alpay, Metis, 2007

Peter Sloterdijk. Critique of Cynical Reason. University of Minnesota Press

Richard C. Lewontin. Üçlü Sarmal Gen, Organizma, Çevre. Çev. Ergi Deniz Özsoy, Say, 2013

Sigmund Freud. Bir Yanılsamanın Geleceği. Çev. M. Tahir Öncü/M. Demir, Can, 2024

Sigmund Freud. Psikanaliz Üzerine: Yeni Araştırmalar Bulgular. Çev. Kamuran Şipal, Cem, 2023

Sigmund Freud. Kitle Psikolojisi. Çev. Kamuran Şipal, Cem, 2023

Sigmund Freud. Uygarlığın Huzursuzluğu. Çev. Leyla Uslu, Cem, 2022

Sigmund Freud. Bilinçaltı. Çev. Tamer Çetin, Cem, 2022

Sigmund Freud. Yaşamım ve Psikanaliz. Çev. Kamuran Şipal, Cem, 2022

Sigmund Freud. Musa ve Tektanrıcılık. Çev. Kamuran Şipal, Cem, 2022

Sigmund Freud. Kültürdeki Huzursuzluk. Çev. Veysel Atayman, Say, 2021

Stefan Zweig. Kendileriyle Savaşanlar Hölderlin – Kleist – Nietzsche. Çev. Nefer Ermiş, İş Bankası, 2019

Steven Rose, Leon J. Kamin, Richard C. Lewontin. Genlerimizden İbaret Değiliz Biyoloji, İdeoloji ve İnsan Doğası. Çev. Kolektif, Yordam, 2019

Ş. Teoman Duralı. Hayatın Anatomisi Canlılar Bilimi Felsefesi – Evrim ve Ötesi. Dergah, 2018

Ş. Teoman Duralı. Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti. Dergah, 2019

Ş. Teoman Duralı. Felsefe-Bilim Nedir?. Dergah, 2017

Ş. Teoman Duralı. Felsefe-Bilimin Doğuşu Aristoteles’te Canlılar ve Bilim Sorunu. Dergah, 2019

Ş. Teoman Duralı. Sorun Çağının Anatomisi Çağımızın Felsefece Teşrihi. Şule, 2009

Ş. Teoman Duralı. Tekâmül ile evrim -I-. https://www.fikriyat.com/yazarlar/teoman-durali/2021/05/15/tekmul-ile-evrim

Ş. Teoman Duralı. Tekâmül ile evrim -II-. https://www.fikriyat.com/yazarlar/teoman-durali/2021/05/22/tekamul-ile-evrim-ii

Theodor W. Adorno, Max Horkheimer. Aydınlanmanın Diyalektiği. Çev. N. Ülner/E. Ö. Karadoğan, Kabalcı, 2010

Walter Kaufmann. İnsanı Anlamak 2 / Nietzsche, Heidegeer. Çev. Aziz Yardımlı, Say, 2009

Martin E. Marty. Freud and Other “God-Killers” Are Here to Stay, https://divinity.uchicago.edu/sightings/articles/freud-and-other-god-killers-are-here-stay#:~:text=We%20also%20listed%20in%20the,themselves%20becoming%20%E2%80%9Cprophets%E2%80%9D%20of%20such

 

Bir yanıt yazın