HARAM
“Bir şey bir kimseye yasak olmak”, isim olarak da “yasaklanan, helâl olmayan şey” anlamına gelen harâm kelimesi, çeşitli türevleriyle birlikte Arapça’da zengin bir kullanım alanına sahiptir. Bunlardan hurmet “engel olmak, yasak olmak, mümkün olmamak; saygı duymak”; hırmân “kişiyi bir iş, davranış veya haktan mahrum bırakmak”; ihrâm “bir şeyi yasaklamak, haram saymak; haram beldeye veya haram aylara girmek; hac veya umreye niyet ederek dikişsiz elbise giymek”; tahrîm “haram kılmak, yasaklamak” anlamındadır. Fıkıh literatüründe tahrîm karşılığında hazr, haram karşılığında mahzûr terimleri de kullanılmaktadır. Ayrıca Mekke ve Medine’ye Harem denilmesinden “haram aylar” ve “harîm” tabirlerine kadar örfte ve dinî literatürde haram kökünden türeyen birçok kelime ve terimin bulunduğu ve bunların neredeyse tamamının kelimenin kökündeki “yasaklama, engelleme, mahrum bırakma” anlamı çerçevesinde bir muhteva kazandığı görülür.
Her toplum ve her dinde yapılmaması gereken kurallar, yasaklar sistemi bulunmaktadır. Yasaklanmış şeyi ifade eden tabu kavramı kutsal, kutsal dışı (profan), temiz ve kirli kavramlarıyla birlikte ortaya çıkmış olup onlarla sıkı bir ilişki içindedir. Bu konuda temel ayırımın “iyi” (faydalı) ve “kötü” (zararlı) kavramlarına dayandığını söylemek mümkündür. Tabu’nun en önemli fonksiyonu, basitçe, insan ve tabiat arasındaki ilişkiyi düzenlemeye katkıda bulunan sınırlamalar üretmesidir. Tonga dilinde “belirlenmiş” anlamına gelen tabu kelimesi, insanın karşılaştığı olaylar sonucunda tavır almasını ima eder. Buna göre tabu olan herhangi bir şey aşılamaz, çiğnenemez veya ihlâl edilemez. Eğer ihlâl edilecek olursa tabunun yöneldiği nesnedeki “mysterium” (sır) ihlâl edene belâ getirecektir. Böylece iptidai zihniyete göre tabu olumsuz bir enerjiyi engellemektedir. Bununla birlikte dinî düşüncenin bugünkü anlamda sistematik hale gelmesinden itibaren ihlâl sonucu tehdit edici gücünü kullanan nesnedeki cezalandırıcılık yetkisi nesneden alınmış ve ilâhî güçlere devredilmiştir. Bu noktadan sonra tabu duygusundan haram anlayışına geçecek bir zemin hazırlanmıştır.(DİA).
İslâmda korunması gereken ve her kişinin doğuştan sahip olduğu beş temel esas vardır. Bunlar can, mal, akıl, din ve nesil emniyetidir. İslâmî kurallar, emir ve yasaklar genel olarak bu beş temel esası korumak için düzenlenmiştir. Bu nedenle İslâm, ferdin itikadî ve amelî hayatını düzenler ve belli değer hükümleriyle yönlendirirken çok katı ve yasakçı veya her şeyi normal, serbest gösterecek derecede mubah kâbul eden bir anlayıştan çok orta bir yol tutmuştur. İslâm yasakları, haramları belirlerken; zamana, yere ve şahsa göre değişebilen gerekçelerle değil, muhatapları tarafından kavranabilen bazı amaç ve faydalar içermesi, hem de o anda kavranamayan başka hikmetler de taşımakta olduğunun bilinmesi, kulluk sınavı anlamı taşıdığının kabullenilmesi ve bu tür haramların bizzat bir dini diğerinden ayıran kurucu ilkelerinden sayılması gibi amaçlar taşımaktadır. Bu nedenle İslam’da bir şeyin haramlığını kabullenme bir iman meselesi olarak görülmektedir. Aynı zamanda helâli haram veya haramı helâl kabul etmek imanı ortadan kaldırıcı bir ölçü kabul edilmektedir.
Bir işin, amelin haram olduğu şu şekillerde anlaşılmaktadır: 1). Bizzat haram lafzı veya türevleri kullanıldığı zaman: “Allah size sadece murdar eti (meyte), kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilmiş olanı haram (harrame) kıldı.”(Nahl 16/115. Ayrıca bkz. Ar’âf 7/33. Ayrıca bkz. Bakara 2/85, 173, 275; Nisâ 4/23; Mâide 5/3). “Muhakkak ki Allah annelere saygısızlık yapmayı size haram kıldı” (Buhârî, “Edeb”, 6). 2). Helâl veya câiz olmadığı açıkça belirtildiği zaman: “…Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorlarsa, Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz…”(Bakara 2/228. Ayrıca bkz. Bakara 2/229. Ayrıca bkz. Bakara 2/230, Nisâ 4/19, Ahzab 33/52). 3). Haram kılma anlamını iptal edici bir delil bulunmaksızın mutlak olarak gelen nehiy sîgası ile; bunlar “yapmayınız, yaklaşmayınız, öldürmeyiniz” şeklindeki nehiy kalıpları kullanıldığı zaman: “De ki: Gelin, rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne babaya iyilik edin. Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin; biz, sizin de onların da rızkını veririz. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Haklı bir sebep olmadıkça Allah’ın yasakladığı cana kıymayın. İşte bunları Allah size emretti; umulur ki düşünüp anlarsınız.”(En’am 6/151).4). Bir fiilden sakınmanın kesin bir görev olduğunu ifade eden sakınma (içtinap, uzak durma) lafızları kullanıldığı zaman: “Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar, fal okları şeytan işi iğrenç şeylerden ibarettir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.”(Mâide 5/90. Ayrıca bkz. Mâide 5/92; Nahl 16/36; Hac 22/30; Hucurât 49/12). 5). Fiil hakkında ceza gerektiğini belirten ifadeler kullanıldığı zaman: “İffetli kadınlara iftira atan, sonra da dört şahit getiremeyen kimselere seksen sopa vurun ve artık onların şahitliklerini asla kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkanların ta kendileridir.”(Nûr 24/4. Ve bkz. Mâide 5/38).
Haram fiiller iki çeşittir. Bizzat (lizatihi) haram, dolaylı (liğayrihi) haram. Bizzat haram: Kanun koyucunun (şâri’in), bizzat kendisindeki kötülük sebebiyle, baştan itibaren ve temelden haramlığına hükmettiği fiildir. Zina, hırsızlık, adam öldürme, dinen murdar sayılan eti yeme, evlenme engeli olanlarla evlenme gibi. Bu tür bir haram fiili işleyen kişi günahkâr olur ve âhirette cezaya çarptırılmayı hakeder. Bu, haramın uhrevî sonucudur. Bir de haram olan bir fiile bağlanan dünyevî sonuçlar vardır. Dolaylı haram: Normalde meşrû ve serbest olduğu halde, haram kılınmasını gerekli kılan geçici durumla ilgili olan fiildir. Meselâ, bayram gününde oruç tutmak böyledir. Esas itibariyle orucun kendisi meşrû bir fiildir. Fakat Allah bu fiilin bayram gününde yapılmasını haram kılmıştır. “Bir kimse, din kardeşinin pazarlığı üzerine pazarlık etmesin, başkasının evlenme teklifinde bulunduğu kadına evlenme teklifinde bulunmasın” (Buhârî, “Büyû'”, 58; Müslim, “Nikâh”, 38). Bu hadiste zikredilen durumlarda alım satım ve nikâh sözleşmesini yasaklamıştır. Bu yasaklama, anılan sözleşmelerin mahiyetlerinden değil, bu sözleşmelerin dışındaki sebebe; din kardeşini incitme ve üzme sebebine dayanmaktadır. Cuma namazı ile yükümlü kişi bakımından cuma namazı esnasında alışverişle meşgul olmak, haksız olarak ele geçirilen arazide namaz kılmak, dinen yasak birer fiil olmakla beraber, yasaklık fiilin mahiyeti ile değil, onu çevreleyen zaman veya mekân faktörü ile ilgilidir. Yani ibadetin kendisi yasak değil ancak yeri ve zamanı uygun olmadığı veya başkasına zarar verildiği için yasaklanmıştır.
Haram dinî bir kavram olup bunu belirleme yetkisi Allah’a aittir. Peygamber ise ancak Allah’ın gözetimi altında hüküm koyabilir. Bu nedenle Peygamberlere mecazi anlamda şari’ (kanun koyucu) denilmiştir. Hz. Peygamber’in bu konudaki hadisleri, Allah’ın hükmünü ve iradesini beyandan ibarettir. “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Îsâ’yı Rab edindiler…” (Tevbe 9/31) âyeti nâzil olduğunda, daha önce hıristiyan iken müslüman olan Adî b. Hâtim Hz. Peygamber’e gelerek ve bu ayeti kastederek, “Ya Rasûlallah! Onlar din adamlarına ibadet etmediler ki! ” demiştir. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Evet, dediğin doğrudur. Ancak yahudi ve hıristiyan din adamları helâli haram, haramı da helâl saymışlar, onlar da buna tâbi olmuşlardır. İşte onların din adamlarına ibadet etmeleri bundan ibarettir” (Tirmizî, “Tefsîr”, 9-10) demiştir. Adî b. Hâtim bunu onaylanmıştır. Kur’an ve Sünnet haramı belirlerken ayrıntıdan ziyade kaideyi ve belirli durumların hükmünü vazetmekte olup, bu genel kuralın her devirde anlaşılıp uygulanabilir tarzda takdim edilmesini o devrin İslâm toplumuna, yetkili ve bilgili İslâm bilginlerine bırakmıştır. “Haram” tabiri ile Allah’ın açıkça haram kıldığı hususları kastedilir, hakkında kesin ve açık nas bulunmayan şeyler için “mekruh, hoş değil, doğru değil, sakıncalı, câiz değil” gibi tabirler kullanılmıştır.
Haramların sebebini, amaç ve hedefini kavrayıp, onlardan uzaklaşmak iyi bir insan ve müslüman olmanın gereğidir. Bu sınırlara uymayanlar, her ne kadar başkalarına zarar verseler de asıl zararı gören kendileridir. “De ki (Allah şöyle buyuruyor): “Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.” (Zümer 39/53). Her zaman hatadan dönüş yapılabilir. Yeter ki insan tevbe edip işlediği günahtan uzaklaşsın. “Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: ‘Ne işte idiniz!’ dediler. Bunlar: ‘Biz yeryüzünde çaresizdik’ diye cevap verdiler. Melekler de: ‘Allah’ın arzı, yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!’ dediler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir.”(Nisa 4/97). Zira bu yasaklar kişiye maddi ve manevi zarar verir, değerini düşürür. Eninde sonunda yaptıklarının karşılığını yapan kimse bulacaktır. Şunu da unutmamak gerekir ki harâm kılınan, gayri meşru olarak degerlendirilen her işte, öncelik Allah’a kulluk olmakla birlikte, insanlığın yararına bir çok sebep ve hikmet te vardır. Ayrıca, dinin haram kılıp kaçınılmasını istediği şeyler, insanları sıkıntıya sokup dünyasını zehir edecek, ona soluk aldırmayacak yoğunlukta ve ağırlıkta, onu mahrumiyetler içinde bırakacak tarzda değildir. Her yasağın mutlaka alternatifi, daha iyisi ve temizi de gösterilmiştir. Zaten İslâm, çirkin ve kötü olanı yasaklamış, iyi ve temiz olanı helâl kılmıştır. Eşyada aslolan helâl ve serbest oluştur. Bunun için de İslâm ancak çok gerekli ve önemli durumlarda yasaklar koymuş, öte yandan zaruretler, beklenmedik şartlar, zorlamalar ve hayatî tehlikeler karşısında bazı yasakları geçici olarak ve ihtiyaç miktarınca kaldırılmış, geçici olarak gevşetilmiştir.
Sahtekarlık, hile ve dolaylı yollar harâm, gayri meşru olanı helâl kılmaz. Bilgisizlik bu konuda mazeret degildir. Niyetin iyi olması da çoğu zaman yeterli değildir. Vasıtaların da amaçlar gibi meşrû olması gerekir. Haramın adını değiştirmek, çoğunluğun harâm işliyor olması ölçü alınarak meşrû görmek de kişiyi sorumluktan kurtarmaz. Haramdan ve harama yol açan vasıtalardan kaçınmak gerektiği gibi, haram şüphesi taşıyan yol, yöntem iş ve kazançlardan da uzak durmak gerekir. Peygamberimizn şu hadisi bu konuda ihtiyat ve takva sahipleri için güzel bir ölçü vermektedir: “Helâl apaçık belli, haram da apaçık bellidir. Bunların arasında, halktan birçoğunun helâl mi haram mı olduğunu bilmediği şüpheli şeyler vardır. Dinini ve namusunu korumak için bunları yapmayan kurtuluştadır. Bunlardan bazısını yapan kimse ise haram işlemeye çok yaklaşmış olur. Nitekim korunun etrafında hayvanlarını otlatan kimse de koruya dalma tehlikesi ile burun buruna gelmiş olur. Dikkat ederseniz her hükümdarın bir korusu vardır. Allah’ın korusu da haram kıldığı şeylerdir“.(Buharî, Büyû’, 2, Müslim, Müsâkat, 20).
İmandan sonra en büyük sorumluluk haramdan kaçınmak ve farzları edâ etmektir. Her ikiside aynı derecede yerine getirilmesi gerekli emirdir. Dolayısıyla ikiside zorunludur. Haramı terketmek daha önceliklidir. Çünkü helâlin, hakkın güçlenmesi için, onu yok eden, gücsüzleştiren unsurların öncelikle yok edilmesi gerekir. Aksi takdirde bir yandan yaparken, diğer yandan sürekli yıkmış oluruz ki, bu hiç ilerlememek, yol katetmemek, dolayısıyla boşa kürek çekmektir. Sağlığın korunması için iyi ve doğru beslenmeden daha öncelikli olan temizliğe dikkat etmek, hastalıklara sebep olacak şeylerden uzak durmaktır. Nitekim İslâm hukukunun esaslarindan biri, kötülüğü engellemek, faydalı, yararlı olanı elde etmekten daha önemli, daha önceliklidir. (Def-i mefasit, celb-i menafiden evladır). Kelime-i tevhidde de bunu görmekteyiz. Önce bütün ilahlar, tanrılık iddiasında bulunan her şeyi reddetmek, kalbi bunlardan temizlemek, daha sonra sâdece Allah’a iman etmek gerekiyor ki, gerçek tevhid, Allah’ı birleme gerçekleşebilsin.
Haramların, günahların oldukça çok ve yaygın olduğu, her zaman ve her yerde bulunduğu ve çok yaygın olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz. Haramlar sâdece dışarıda değil, evimizin içinde hatta basköşesinde bulunmaktadır. Günahların her çeşidinin böylesine meşrû görüldüğü, teşvik edildiği, arsızlaştığı, yüzsüzleştiği, umûmîleştiği ve kılıf değiştirdiği bir zaman dilimini tarih belki de yaşamamıştır. Maalesef, haramlarla iç içe bulunuyoruz. Haramlara karşı siperde durmayı, kendimizi haramlardan korumayı, gerektiği yer ve zamanlarda gerektiği gibi Allah’a sığınmayı muhakkak öğrenmeli ve bunu başarmalıyız. Böyle bir zamanda günahlardan ve haramlardan sakınmak takvâdır. Allah’ın emri dâiresinde ve rızâsı çerçevesinde hareket etmek salih ameldir. Günahların ve haramların yığınla hücum ettiği böyle dehşetli bir zamanda az bir salih amelle çok sevap kazanmak mümkündür. Allâh adildir. Her kişiyi bulunduğu şartlara ve sahip olduğu imkanlara göre yargılayacaktır. Yalnız kişi bu düşünce ile yapması gerekenleri terketmemelidir. Mümin her şart ve ortamda gücünün yettiğini yapmakla mükelleftir.
“Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere koyarız.”(Nisa 4/31). Dinin yasakladığı ve işleyenin ceza göreceğini bildirdiği davranışlara günah (Arapça’da “ism”) denilmektedir. Günahlar büyük (kebâir) ve küçük (sağâir) olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Hadislerde sıralanmış olan büyük günahlar listesinde şunlar vardır: Allah’a ortak koşmak, adam öldürmek, iffetli kadınlara iftira atmak, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, dinini yaşayabilmek için hicret ettikten sonra –şartlar değişmediği halde– tekrar eski yurduna dönmek, büyü (sihir) yapmak, Mescid-i Harâm’da günah işlemek, ana-baba hakkına riayet etmemek, yalancı şahitlik yapmak, faiz yemek… (Buhârî, “Edeb”, 6, “Eymân”, 16; Müslim, “Îmân”, 143-144). “Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlaka göreceklerdir.”(En’am 6/120). Her türlü kötülüğün açık veya gizli yapılması yasaklanmıştır.
“Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve rablerine dayanıp güvenenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz. Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine velî edinenler ve onun yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir.”(Nahl 16/99-100). Allah’a inanıp O’na sığınanlar, O’na dayanıp güvenenler üzerinde şeytan hâkimiyet kuramaz. Allah’a imanı, bağlılığı ve güveni tam olanlara şeytan bazı hatalar işletmeyi başarsa da, onları inkâr ve şirk gibi affedilmez bir günaha saptıramayacaktır. 100. âyete göre şeytanın insanlar üzerinde hâkimiyet kurmasının asıl sebebi onların kendi tavırlarıdır. Şeytanı kendilerine velî yapanların onun hâkimiyeti altına girecekleri açıktır. Şeytan cinlerin hemcinsi ve ulusudur. Allah’a inanıp güvenenlere etkisi olamayacağına göre cinlerden korkmak ve cincilere gitmek için de bir sebep yoktur. Allah’a inanmak ve güvenmek cinlere karşı korunmanın en güvenli yoludur.(Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 439). “… Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur. Eğer o bozulursa, bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalbdir.” (Buhârî, Îmân 39, Büyû’ 2; Müslim, Müsâkat 107). Kalbin temizliği ise haramlardan uzak durmak ve sıratı müstakim üzere olmayı gerektirir. Sırat-ı müstakim üzere daim olmak ve hayatın tümünü ibadete dönüştürmek için Allah’ın koyduğu kurallara uymak, helâl ve haram sınırını gözetmek gerekir. Haramın sâdece yukarıda sayilanlardan ibaret olmadığını, suistimalin, hile ve aldatmanın, bilinçli bir ihmalin de haram olduğunu unutmamalıdır. Her işini samimiyetle, içtenlikle ve en güzel şekilde yapmaya çalışmalıdır. Yaptığı ve yapması gerektiği halde yapmadığı işlerin mutlaka önüne çıkacağını ve hesap vereceğini asla unutmamalıdır.
