Postmodernizm, Küreselleşme ve Yeni Çağ

0
Rene-Magritte-Belgian-1898-1967-The-Secret-Double-Le-Double-secret-1927-Oil-on-canvas-114-x-162

Benim Apolojim

Bu kitap, varoluşun ve ruhsal yaşamın doğasına ilişkin iki görünüşte karşıt fikrin arasında benim için bir mücadeleyi temsil eder. Bu çekişen düşünceler, ruhumun iki tarafının—ya da belki de Goethe’nin dediği gibi “göğsümde ayrı duran iki ruhun”—birer temsilcisi olarak karşı karşıya gelir. Ben bu iki görüşün temelde karşıt olmadıklarını, çünkü Varlık’ın Bir olduğunu, ancak inanç yoluyla kabul ediyorum. Mallory’nin Morte d’Arthur’undaki Balin ile Balan arasındaki şövalye savaşında olduğu gibi, bu iki kardeş yalnızca birbirlerini tanımadıkları için dövüşmektedirler; yüzleri maskelidir. Ancak onların görünüşteki karşıtlığının çözüldüğü seviye, Tanrı’nın doğasında öyle derindir ki, ben onu yalnızca nadiren görebildim ve o doğrultuda yaşamayı daha yeni yeni öğrenmeye başladım.

Bir yandan, geleneğim ve ruhsal Üstadım bana dünyanın bir yanılsama olduğunu, dünyanın sadece Tanrı’nın kendisini örten bir perde, kendi varlığını saklayan bir örtü olduğunu öğretir. Öte yandan, kalbimin başka bir yanı ise bu dünyanın güzelliğine, aşkınlığına, düzenine, Tanrı’nın bu âlemde bile görünüşte olduğunu hisseden şairane bir bağlılık besler. Bu ikinci ruh, Tanrı’nın yaratılışına sevgiyle bakar; Tanrı’yı sadece aşkın bir varlık olarak değil, yaratılışın her köşesine sinmiş bir gerçeklik olarak görür. Bu bakış açısı, bizi inkâr değil, övgü; korku değil, hayranlık; reddediş değil, hizmet yoluna çağırır. Her iki taraf da Tanrı’ya aittir; ama biri Tanrı’ya yalnızca gizlenmiş olarak ulaşılabileceğini, diğeri ise Tanrı’nın zaten her yerde görünür olduğunu iddia eder.

Bu iki bakış açısı arasında gidip gelirken, zaman zaman neredeyse tamamen inkârcı bir tutuma da kapıldım. Ruhani anlamda, her şeyin boş, her şeyin çökmekte olduğunu hissettiğim anlar oldu. O anlarda dünya bana sadece aldatıcı, hastalıklı ve yozlaşmış görünüyordu. Fakat sonra, yine de, bir kuşun ötüşü, bir bulutun şekli, bir çocuğun gülümsemesi beni Tanrı’ya çekiyor, varoluşun değerli olduğuna dair kesin bir duygu uyandırıyordu içimde. Bu karşıtlık, sadece benim bireysel ruhumda değil, aynı zamanda bu çağın kendisinde de mevcuttur. Günümüz dünyası, hem inkârı hem de aşırı yüceltmeyi aynı anda yaşar. Ya her şeyi indirger ve anlamsızlaştırırız ya da her şeyi içselleştirip ilahlaştırırız. Ya hakikati tümden yok sayarız ya da onu yalnızca kendi iç dünyamıza sıkıştırırız.

Benim çabam, bu iki tutum arasında bir denge kurmak değil, çünkü bazı şeyler uzlaştırılamaz. Hakikat bir sentez değildir. Benim çabam, daha çok, bu iki yaklaşımın birbirinin ardındaki gerçeği işaret ettiğini fark etmek. Tanrı hem aşkın hem içkindir. Hakikat hem teslimiyet ister hem de sevinç uyandırır. Ruhani yaşam hem mücadele hem de şükrandır. Eğer biri bu iki yönü görmezden gelirse, ya katılaşmış bir doktriner olur ya da boşlukta dolanan bir mistik. Hakikat, yalnızca zihinle değil, kalple; yalnızca ibadetle değil, sanatla; yalnızca yasa ile değil, güzellikle kavranmalıdır. Ve Tanrı’ya giden yol, yalnızca doğru inançtan değil, aynı zamanda doğru niyetten, doğru duyuştan da geçer.

Bazen hakikatin yalnızca zıtlıklar arasında belirdiğini fark ettim—yalnızca savaşın ortasında, yalnızca çelişkilerin kıyısında. Bu yüzden bu kitabı yazarken hem bir savaşçı gibi hem bir dua eden gibi oldum. Bir yandan yanlışı ifşa etmeye, sahte öğretileri açığa çıkarmaya çalıştım; öte yandan kendi ruhumdaki hataları ve karanlıkları da görmek zorunda kaldım. Çünkü eğer başkalarının hatalarını göstermek istiyorsam, önce kendi hatalarımı tanımam gerekirdi. Bu yüzden bu kitap sadece bir eleştiri değil, aynı zamanda bir itiraf, bir kefaret, bir dua ve bir umut olarak yazıldı.

Bu çabam kusurludur; çünkü ben de kusurluyum. Ama yine de, bu çağda hakikati savunmak bir zorunluluk. Sessiz kalmak artık mümkün değil. Hakikat bugün ya unutulmuş ya da karikatür hâline getirilmiş durumda. Bu yüzden onu hatırlamak, ona tanıklık etmek bir görevdir. Her ne kadar bunu eksik bir biçimde yapsam da, belki bu sayede birileri hakikatin kokusunu yeniden alabilir, belki içlerinden bazıları doğru yöne dönebilir. Çünkü ben kendim döndüm. Karanlık bir tünelin içinden geçip ışığa çıkan bir yol buldum. Ve eğer bu kitap birilerine o ışığı gösterebilirse, tüm bu zahmet, tüm bu mücadele, tüm bu kırılganlık değer kazanacaktır.

Kimi zaman, bir eleştirmenin ya da muhalifin dilinde hakikatin yankılandığını hissettiğim oldu—ama o hakikati ben savunduğumda o yankı kaybolmuştu. Bunun nedeni, hakikatin yalnızca nesnel gerçeklerle değil, aynı zamanda ruhsal konumla, niyetle ve sezgiyle de ilişkili olmasıdır. Gerçek, sadece mantıksal olarak savunulamaz; aynı zamanda bir ruh hali, bir duruş, bir ibadet biçimiyle beraber var olur. Benim hatam şuydu: Zihinsel olarak doğruyu söyledim ama ruhsal olarak hâlâ kendimle meşguldüm. Gerçekliği savunurken, hâlâ kendimi savunuyordum. Bu yüzden, sözlerim zaman zaman boş, gösterişli veya kibirli olmuş olabilir.

Ama yine de, hakikatin sesiyle uyumlanmaya çalışmak için gösterdiğim çaba gerçekti. Ve bazen bu ses, ben susarken konuştu. Benim yazdıklarım bir perdeydi; içinden Tanrı’nın sesi geçebiliyorsa, o zaman işimi doğru yapmışım demektir. Ama eğer yalnızca kendi egomun, kendi korkularımın, kendi öfkemin sesi duyuluyorsa, o zaman ben yalnızca kendi gölgemi yazıya dökmüşüm demektir. Bu yüzden bu kitap bir açıklama olduğu kadar, bir dua ve bir kefaret girişimidir.

Eğer yazdıklarımda herhangi bir hayır varsa, o Tanrı’dan gelir. Eğer herhangi bir hata, kusur ya da kötülük varsa, o benim nefsimden gelir. Ben yalnızca hakikati aramaya çalışan bir insanım—ve bu çağda hakikati aramak, çoğu zaman onu bulmuş gibi yapmaktan daha doğrudur. Çünkü bu zaman, inkâr kadar sahte kesinliğin de zamanıdır. Oysa hakikat, ancak Tanrı tarafından verildiğinde, sessizliğe ve tevazua eşlik ettiğinde gerçek olur. Bu yüzden, eğer bu kitapta Tanrı’ya dair bir şeyler buluyorsanız, bilin ki o bana ait değildir. Ve eğer Tanrı’ya dair hiçbir şey bulamıyorsanız, bunun nedeni muhtemelen benim hâlâ yeterince temizlenmemiş olmamdır.

Kalbimin bekçilerine, Rabia el-Adeviyye’nin şu duasıyla sesleniyorum:

“Eğer ben Sana cehennem korkusuyla ibadet ediyorsam, beni cehennemde yak;
eğer Sana cennet ümidiyle ibadet ediyorsam, beni ondan mahrum bırak.
Ama eğer yalnızca Sen olduğun için Sana ibadet ediyorsam,
o zaman Cemalinden beni mahrum bırakma.”

Bu dua, hakiki tevhid yolunun özüdür. Gerçek ibadet, ne korkuya ne de ümide dayanır; sadece aşka dayanır. Bu aşk, Tanrı’nın Zat’ı içindir, nimetleri veya cezaları için değil. Ve işte bu yüzden, eğer yazdığım her şeyden geriye sadece bu dua kalacaksa, yeterlidir. Çünkü o dua, benden değil, hakikatten gelmiştir. Ben onu bulmadım—o beni buldu.

Eğer yazdıklarımda herhangi bir hayır varsa, o Tanrı’dandır. Eğer herhangi bir hata, kusur ya da kötülük varsa, o benim nefsimden gelir. Ben yalnızca hakikati aramaya çalışan bir insanım—ve bu çağda hakikati aramak, çoğu zaman onu bulmuş gibi yapmaktan daha doğrudur. Çünkü bu zaman, inkâr kadar sahte kesinliğin de zamanıdır. Oysa hakikat, ancak Tanrı tarafından verildiğinde, sessizliğe ve tevazua eşlik ettiğinde gerçek olur. Bu yüzden, eğer bu kitapta Tanrı’ya dair bir şeyler buluyorsanız, bilin ki o bana ait değildir. Ve eğer Tanrı’ya dair hiçbir şey bulamıyorsanız, bunun nedeni muhtemelen benim hâlâ yeterince temizlenmemiş olmamdır.

Tanrı’yı bir gülün taç yapraklarında ya da güzel bir kadının suretinde görmek kolaydır. Ama O’nu —yalnızca azametinde ve gazabında değil, aynı zamanda güzelliğinde ve merhametinde— bugünün dehşetlerinde görmek çok daha zordur.
Fakat eğer Tanrı orada da görülebilirse, o zaman Yaratılışı’na ya da Egemen Kararları’na karşı kalpte hiçbir sitemin izi kalamaz.
Ve işte bu, “huzur içindeki nefis”tir.

Bir gün Rabia hastaydı,
ve bu yüzden onun mukaddes dostları onu ziyarete geldiler, başucuna oturdular
ve dünyayı kötülemeye başladılar.
“Anlaşılan bu ‘dünya’ ile epey ilgileniyorsunuz,” dedi Rabi‘a,
“Yoksa bu kadar çok konuşmazdınız onun hakkında:
Kim malı çok aşağılarsa,
önce onu satın almış olmalı.”

Postmodernizm, Küreselleşme ve Yeni Çağ

20. yüzyılın sonlarına doğru, dünyanın birçok yerinde, geleneksel dine, otoriteye ve ahlaka karşı büyüyen bir güvensizlik baş gösterdi. Bu güvensizlik, “modernite sonrası” ya da “postmodernizm” olarak bilinen yeni bir bilinç biçimine dönüştü. Postmodernizm—başlı başına bir felsefi sistemden çok, çağın ruhunu yansıtan bir eğilim olarak—genellikle tek bir gerçeğin, tek bir yorumun ya da mutlak anlamın olabileceği düşüncesine duyulan inançsızlıkla tanımlanır. Postmodern birey, her şeyi yorum olarak görür: din yorumdur, bilim yorumdur, ahlak, tarih, kültür, cinsiyet ve benlik bile yorumdan ibarettir. Bu tavır, bir yönüyle son derece alçakgönüllüdür—herkesin bakış açısına yer verir, farklılıklara hoşgörü gösterir, hiçbir “tek hakikatin” başkaları üzerinde zorla uygulanmasını istemez. Ancak bu aynı tavır, eğer sonuna kadar götürülürse, sonuçta hiçbir şeyin gerçekten önemli olmadığı, hiçbir şeyin gerçekten doğru ya da yanlış olmadığı bir dünyaya götürür bizi—sadece bakış açıları vardır, sadece eğilimler, sadece kişisel “gerçekler”.Ancak postmodernizmin her şeyin göreceli olduğunu iddia edişi, kendi kendini çürüten bir nitelik taşır. Eğer her şey yorumsa, o zaman bu ifade de bir yorumdur; bu durumda diğer yorumlar kadar geçerli ya da geçersizdir. Eğer hiçbir şeyin anlamı yoksa, o zaman bu görüşün de anlamı yoktur. Dolayısıyla postmodernizmin mutlak yorum karşıtlığı, kendi kendini yok eder. Bu çelişki, postmodernizmi “gerçekliğe” karşı tamamen alaycı ve nihilist bir tutuma sürükleyebilir. Ama çoğu zaman bu radikal nihilizm, daha ince biçimlerde karşımıza çıkar. İnsanlar, mutlak gerçeği reddeder ama yine de çeşitli değer yargılarını savunmaya devam ederler; bu yargılar genellikle bireysel özgürlüğe, çeşitliliğe, hoşgörüye, eşitliğe ve çevresel sorumluluğa yöneliktir. Fakat bu değerler bile, daha yüksek bir hakikate dayandırılmadıkları sürece sadece tercih meselesi hâline gelir—ve bu noktada, onları başka değer sistemlerinden üstün kılacak bir zemin kalmaz.

Bu bağlamda postmodernizm, felsefi ya da kültürel bir eğilim olmaktan öte, aynı zamanda dinsel bir eğilim hâlini de alır. Çünkü mutlak gerçeklik fikrinin reddi, esasen Tanrı’nın reddidir. Hakikat—büyük harfle Hakikat—Tanrı’nın sıfatlarından biridir. Bu yüzden, eğer hakikatin olmadığını söylüyorsanız, aslında Tanrı’nın olmadığını söylemiş oluyorsunuzdur. Bu anlamda postmodernizm, modernizmin sekülerleşme sürecinin son evresidir. Modernizm Tanrı’yı inkâr etmişti; postmodernizm, Tanrı’nın yerine konabilecek herhangi bir şeyi—Hakikat, Anlam, Amaç, Merkez—inkâr eder. Bu yüzden postmodern insan, yalnızca Tanrı’dan değil, aynı zamanda insan olmaktan da vazgeçmiştir: çünkü insan, ancak Tanrı’nın sureti olduğu sürece gerçekten insandır. Bu nedenle bizler artık postmodern değil, “post-human” yani insan sonrası durumdayız; özde değilse bile etkide.Bu “insan-sonrası” duruma doğrudan katkıda bulunan şeylerden biri de küreselleşmedir. Küreselleşme, daha önceleri coğrafi olarak ayrılmış halkların, ekonomilerin ve kültürlerin giderek daha fazla birbirine bağlanması sürecidir. Bu süreç, bir yandan bilgi ve teknolojinin dünya çapında hızla yayılmasını sağlarken, diğer yandan yerel kültürlerin, geleneklerin ve dinsel biçimlerin aşınmasına ve çözülmesine neden olur. Küreselleşme sayesinde her şey her yerde hazır hâle gelir—ama aynı zamanda hiçbir şey hiçbir yere ait değildir. Her şey karşılaştırmalı ve taşınabilirdir; ama bu taşınabilirlik, şeylerin köklerini kaybetmesi, bağlamlarını yitirmesi pahasına olur. Bu nedenle, küreselleşme, postmodernizmin göreceli ve köksüz dünyasını hem besler hem de hızlandırır.

Bu bağlamda küreselleşme yalnızca ekonomik ya da politik bir süreç değil, aynı zamanda ruhsal bir sorundur. Çünkü bu süreç, yalnızca malların, hizmetlerin ve bilgilerin sınırlar ötesinde akışını sağlamaz; aynı zamanda insanın kimliğini oluşturan geleneksel kalıpları da çözerek onu köksüz, yerinden edilmiş ve kültürel olarak başıboş bırakır. Kültürel küreselleşme, insanları yalnızca tüketici değil, aynı zamanda kararsız ve parçalanmış bireyler hâline getirir—çünkü artık geleneksel yapılar onları tanımlamaz, rehberlik etmez, sınır çizmez. Yerel bir kültürün parçası olarak doğan birey, artık dünya çapında “evrensel” olarak kabul edilen ama yüzeysel olan imgelerle, fikirlerle ve trendlerle karşı karşıya kalır. Bu durum, bireyin hem içinde bulunduğu toplumla hem de kendi içsel merkeziyle olan bağını zayıflatır. Sonuçta, her yerde aynılaşan ama hiçbir yerde kök salmayan bir insan tipi ortaya çıkar. Bu insan, ne tam anlamıyla evrensel bir kimliğe sahiptir ne de yerel bir geleneğe tutunabilir; çünkü her şey geçici, değişken ve bağlamsızdır.

Bu durumun en açık ruhsal etkisi, insanın kendine yabancılaşmasıdır. Geleneksel dinî yapıların, kutsal sembollerin, törensel hayatın ve kutsalla bağlantılı dilin aşınmasıyla birlikte insan, dünyada bir yerinin olduğunu, bir anlamın parçası olduğunu ve daha yüce bir Gerçekliğe yöneldiğini hissetme yetisini kaybeder. Her şeyin sadece tercih meselesi, kültürel inşa ya da tarihsel rastlantı olduğu postmodern anlayışta, insanın Tanrı’yla olan ilişkisi de bir “söylem”e indirgenmiştir. Böyle bir ortamda “kutsal” olan, ya alaya alınır ya da pazarlanabilir bir simgeye, bir eğlenceye dönüştürülür. Artık hakikatin kendisiyle değil, hakikatin “deneyimiyle” ilgilenilmektedir. Böylece Yeni Çağ düşüncesinin ortaya çıkışı mümkün hâle gelir—çünkü Yeni Çağ, tam da bu boşluğa, bu anlam yitiminin doğurduğu ruhsal çaresizliğe cevap olarak doğar. Ancak verdiği cevap, hakikate bir dönüş değil, hakikatin taklididir.

Yeni Çağ (New Age), bu postmodern ve küreselleşmiş ortamın doğal bir ürünüdür. Geleneksel dinin otoritesinden, tarihsel bağlamından ve ahlaki zorunluluklarından sıyrılmış olan insan, hâlâ ruhsal bir açlık hisseder; ancak bu açlık, artık herhangi bir geleneksel yapı içinde doyurulamaz hâle gelmiştir. Bu yüzden Yeni Çağ, kişisel tatmine, bireysel deneyime ve ruhsal hazza odaklanır. Öyle ki, “hakikat” artık dışsal ve mutlak bir şey değil, içsel ve öznel bir “hissetme” biçimidir. Herkes kendi hakikatini yaratır. Bu anlayışa göre, çeşitli inanç sistemleri arasında tutarlılık ya da karşılıklı doğrulama aranmaz; tam tersine, birey farklı geleneklerden unsurlar seçip kendi “kişisel yolunu” inşa eder. Bu, kimi zaman Hindu mantraları ile Hristiyan dualarının, şamanik törenlerle Reiki enerjisinin, Budist boşluk düşüncesiyle kuantum fiziğinin bir arada sunulduğu bir ruhsal kolaj hâline gelir. Ancak bu tür sentezler, hakikatin birliğini değil, yalnızca parçaların rastgeleliğini ve ticarileştirilmiş bir ruhsallığı yansıtır.

Yeni Çağ, bu hâliyle hem postmodernizmin göreceliğine hem de küreselleşmenin yapay birleştiriciliğine dayanır. Postmodernizm, mutlak gerçeğe olan inancı kırar; Yeni Çağ, bu boşluğu “kişisel enerji”, “kuantum şifa”, “melek rehberliği” ve “yeni bir bilinç düzeyi” gibi uydurulmuş kavramlarla doldurur. Küreselleşme, Doğu’nun mistisizmini Batı’nın psikolojisiyle karıştırır; Yeni Çağ ise bu karışımdan bir tür “evrensel ruhsal tüketim” malı üretir. Ama bütün bu sözde maneviyat, insanın Tanrı’yla olan gerçek bağını değil, yalnızca kendi iç arzularını tatmin etme arzusunu besler. Öyle ki, Yeni Çağ bireyi Tanrı’yı değil, kendi kendisini yüceltir—çünkü Tanrı artık aşkın değil, içkindir; artık Yaradan değil, bireyin ruhsal enerjisinde çözülmüş bir güçtür. Böyle bir anlayışta tövbe yoktur, tevazu yoktur, ilahi yasa yoktur—yalnızca kendini iyi hissetmek, “olumlu düşünmek” ve “kendi gerçeğini yaşamak” vardır. Bu ise, sahte bir aydınlanmadır.

Yeni Çağ, insanın hakikat arayışını istismar eder. Ruhsal susuzlukla yanan bireye, su yerine parlak ve tatlı bir serap sunar. Bireysel deneyim, duygusal coşku ve mistik anlar—bunların hepsi Tanrı’ya götüren işaretler gibi sunulur ama gerçekte Tanrı’nın yerine geçer. Yeni Çağ’ın sunduğu bu türden “aydınlanmalar”, insanı İlahi Olan’a teslimiyetle değil, kendi ruhsal potansiyeline güvenle besler. Böylece Yeni Çağ öğretileri, hakikatin yalnızca sapması değil, onun tersyüz edilmesidir. Gerçek tövbe yerine, “enerji temizliği” önerilir; ilahi takdir yerine “evrene niyet göndermek”; ibadet yerine “pozitif titreşimler”; imtihan yerine “çekim yasası”. Bunlar, hakikati değil, hakikatin psikolojik karikatürünü sunar. Yeni Çağ, Tanrı’yı değil, insanın kendi içsel benliğini merkeze koyar—ama bu benlik, dönüştürülmüş ya da arınmış bir öz değil, egonun kozmetik bir biçimidir.

Bu nedenle yazar, Yeni Çağ’ın yalnızca yüzeysel ve kitsch bir maneviyat biçimi olmadığını, aynı zamanda tehlikeli bir sahte din olduğunu vurgular. Çünkü Tanrı’ya benzeyen ama Tanrı olmayan bir şeye yönelmek, yalnızca hatalı bir inanç değil, ruhsal bir bozulmadır. Yeni Çağ, “aydınlanma” maskesi altında insanı Tanrı’ya karşı duyarsızlaştırır; ilahi hakikatin yerine bir tür parıltılı sahte ışık koyar. Bu ışık, kimi zaman huzur verir gibi görünse de, aslında insanın en derin yönünü—sonsuzlukla olan bağını—aşındırır. Ve bu yüzden, Upton’a göre, Yeni Çağ’ın nihai hedefi ya da işlevi, bireyi gerçek hakikate karşı bağışıklık kazandırmak, onu Antikrist’in düzenine hazırlamak olabilir. Çünkü Antikrist’in sistemi, yalnızca kötülükten değil, aynı zamanda iyilik taklitlerinden de oluşur—ve işte Yeni Çağ, o taklitlerden biridir.

Peki bu bizi nereye bırakıyor? Eğer Yeni Çağ bir çözüm değilse, eğer postmodernizm gerçek anlamda bir anlam sunamıyorsa, geriye ne kalır? Geleneksel metafizik. Geleneksel dini biçimler. Perennial (ezeli) felsefe. Teslimiyet, ibadet, tevazu ve disiplin aracılığıyla alınan, aşkın bir kaynağa dayanan, kişisel deneyimle tanımlanmayan hakikat. Tanrı’nın varlığına ve bu varlığın insanın hayatı üzerinde zorunlu etkilerine olan inanç. İnsan benliğinin, yalnızca özgürlük değil, İlahi İrade’ye itaat etme yeteneği tarafından da tanımlandığına dair bir anlayış. Hakikatin sadece “kişisel bir yol” değil, aynı zamanda tüm yolların yargılandığı bir mihenk taşı olduğu fikri.

Ancak böyle bir anlayışa bağlılık, bu çağda kolay değildir. Bu, sizi zamanınızın dışına, kültürünüzün dışına, hatta kendi kimliğinizin dışına bile yerleştirebilir. Bu sizi yalnız, yanlış anlaşılmış ve dışlanmış bırakabilir. Ama aynı zamanda sizi koruyabilir. Size bir yön duygusu, bir merkez, bir kuvvet noktası verebilir. Size Tanrı’nın hâlâ burada olduğunu, hâlâ görüp duyduğunu, hâlâ hükmettiğini hatırlatabilir. Ve size, tüm yanılsama ve sahte umutların ortasında, gerçeğin gerçekten var olduğunu, görülmeyi ve sevilmeyi beklediğini gösterebilir.

Charles Upton

Bir yanıt yazın