Zamanın Kıyısında Bir Zafer: Durmak
Durmak, kimilerine göre tembellik. Kimilerine göre kayıp. Ama bana göre bir zafer.
Bu cümleyi kurduğumda, dudaklarımda bir tebessüm, içimde usulca salınan bir suyun serinliği var. Çünkü durmak; benden bir şey eksiltmiyor, tam tersine beni tamamlıyor.
Eksiltmek dışarıdan başlar ama tamamlanmak içeriden olur. Ve ben bunu, durdukça öğreniyorum.
Yarıştan çıkmanın, yarışmaktan vazgeçmenin, başkasının hızını kıstas almamanın zaferi…
Ne büyük bir hafiflik bu. Koşanların çıkardığı tozdan uzak, alkışların cazibesine kapılmadan, sadece kendi nefesini duyarak yürümek.
Hayatın kıyısında değil; tam da ortasında, ama kendi ritminde, kendi saatinde. Herkesin hızla yol aldığı bir çağda, durmayı seçmenin bir yenilgi değil; derin bir irade olduğunu fark etmek.
Kimseye yetişmeyen bir karar bu. Kimseyi geçmek istemeyen bir gönül hâli.
Bir durgunluk anında bile içimde akan suyu izliyorum.
Sakinliğin içinde kıpırdayan bir akış. Dışarıdan bakıldığında sessizlik… Ama içeride bir hareket var. Bir anlam dolaşıyor damarlarımda, bir sezgi salınıyor düşüncelerime.
Bu su, zamanın içinde değil; zamanın kıyısında akıyor. Ve ben sadece izliyorum.
Müdahale etmeden. Yargılamadan. Yetişme telaşı olmadan.
Zamanla barışık, kimseye yetişmeyen, kimseyi beklemeyen bir hal bu. Bu hâl, ne bir başlangıç ne de bir son. Daha çok bir “aralık.” İki anın arasında kalmak gibi.
Sessizce beklemek değil; farkında olarak beklememek. Kalabalıkların dışına çekilmiş, ama kendinden hiç ayrılmamış bir ruh hâli. Günün hızına, dünyanın gürültüsüne rağmen içeride korunmuş bir duruluk.
Evet, durmak benim için bir zafer. Gözümü dış dünyadan çekip içimin penceresini açtığımda, neyi kaçırdığıma değil, neyle karşılaştığıma bakıyorum. Ve orada hep aynı şey var: Sessiz ama canlı bir su. Akmaya devam eden ama kimseye varmak istemeyen bir nehir. O nehirde yıkanıyorum her durduğumda.
