helal_kazanc_anaslayt

Sözlükte masdar olarak “mubah, câiz ve serbest olmak, ruhsat vermek, Harem’den veya ihramdan çıkmak” anlamlarına gelen helâl kelimesi isim olarak haramın karşıtıdır. Câiz ve mubah gibi terimler de aralarında bazı farklılıklar bulunmakla birlikte çok defa helâl ile eş anlamlı gibi kullanılır ve dinî literatürde mükellefin yapıp yapmamakta serbest bırakıldığı davranışları ifade eder. Helâl karşılığında hill kelimesi de kullanılmaktadır. Arap dilinde “ḥll” kökü, türevleriyle birlikte çeşitli anlamlar taşıyan zengin bir kullanıma sahip olup meselâ aynı kökten hulûl masdarı “borcun süresi bitmek veya borcun ödenmesi gerekmek, bir şeye veya bir yere inmek veya bir yerde oturmak”; hall masdarı “bir meseleyi veya düğümü çözmek; eritmek”; halîl de “oda arkadaşı, komşu, karı ve koca” gibi anlamlara gelir. İptidai kültürlerde tek tanrılı dinlerdekine benzer bir helâl kavramı olmasa bile, kâinatın kutsal ve dünyevî (profan) şeklinde ikiye ayrılmasının sonraki dönemlerde helâl kavramının oluşmasına zemin hazırladığı söylenebilir. İlkel topluluklarda helâl kavramının tarihî gelişimi tabu kavramıyla yakından ilgilidir. İnsanın sosyal bir varlık hüviyetine büründüğü andan itibaren hayatının devamını sağlayan ilk kuralların tabu çerçevesinde oluştuğu bilinmektedir. Kısmen genelleme olarak görülse bile kutsal kavramını olumlu tabu’nun uzantısı, dünyevî kavramını da olumsuz tabu’nun uzantısı olarak düşünmek mümkündür. (DİA).

İslâm dışında helâl konusuna en çok yer veren din Yahudilik’tir. Yahudi literatüründe helâl konusu daha çok yiyeceklerle ilgili kurallar dolayısıyla gündeme gelmiş, ancak İslâmî literatürde olduğu gibi kapsayıcı bir helâl anlayışı geliştirilmemiştir. Hıristiyanlık’ta haram ve helâl anlayışı üzerinde fazla durulmamıştır. Kur’an da helâl kelimesi çeşitli türevleriyle elli yerde geçmektedir. Bu âyetlerde hem sözlük hem de terim anlamıyla kullanılmıştır. “Dilimden düğümü çöz (vahlul).”(Tâhâ.20/27). Burada çözmek anlamında kullanılmıştır. “İhramdan çıkınca (ve iza haleltum) avlanabilirsiniz.”(Mâide 5/2). Burada çıkmak anlamında, “(Eşlerin) Allah’ın koyduğu kurallara uymamalarından korkmadığınız sürece onlara verdiğiniz mehirden hiçbir miktarı geri almanız sizin için helâl olmaz.” (Bakara 2/229). Burada mubah ve serbest olmak anlamında, “Hâlbuki Allah alım satımı helâl, faizi ise haram kılmıştır.”(Bakara 2/275). Burada ise helâl kılmak anlamında kullanılmıştır. Hadislerde de helâl kelimesi geçmektedir. “Benden kim vesile dilerse ona şefaatim helâl olur” (Buhârî, “Eẕân”, 8; Müslim, “Ṣalât”, 11) hadisinde gerekmek, vâcip olmak anlamında, “Eğer yanımda kurbanlık deve olmasaydı ihramdan çıkardım” (Buhârî, “Ḥac”, 32; “ʿUmre”, 6) hadisinde ihramdan çıkmak anlamında,  “Bana ganimet helâl kılındı, fakat benden önceki hiçbir peygambere helâl kılınmadı” (Buhârî, “Teyemmüm”, 1; “Ṣalât”, 56) hadisinde ise mubah ve serbest olmak anlamında kullanılmıştır.

Helâl dinen yapılması veya yenilip içilmesi yasaklanmayan, serbest bırakılan şey demektir. Allâh ve Rasûlü’nün bir şeyin helâl olduğunu belirtmesi veya işlenmesinde günah olmadığını bildirmesi, o fiilin helâl olduğunu gösterdiği gibi, o fiil veya şeyin yasaklandığına dair bir delil bulunmaması da helâl olduğunu gösterir. Zira eşyada aslolan helal oluşudur. Buna göre bir şey, dinin açık bir hükmüne, yasağına ve ilkesine aykırı olmadıkça helâldir, meşrudur. Helâl kavramının, meşru, caiz, mubah tabirleri ile yakın ilişkisi vardır. Çoğu zaman da eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Yüce Allâh, iyi, temiz ve insan sağlığına yararlı olan şeyleri helâl; kötü, pis ve zararı olan şeyleri de haram kılmıştır (Mâide, 5/4). Haram kılma yetkisi ise sadece Allâh’a aittir. “De ki: Allah’ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde mü’minlerindir. İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.” (Ar’âf, 7/36). Peygamber de, Allâh’tan aldığı bilgiye, vahye dayanarak bazı şeyleri haram kılmıştır. Ancak bunu da, Allâh’ın denetimi altında yaptığı için, Allâh’ın haram kılması içerisinde mütalaa edilmiştir. Bu nedenle, Allâh’ın helâl kıldığına haram; haram kıldığına helâl demek O’na ortak koşmaktır.

O, Allah ki yerde olanların hepsini sizin için yarattı” (Bakara, 2/29). “Allah’ın göklerde ve yerde olanları sizin emrinize verdiğini ve size açık ve gizli nimetlerini bolca ihsan ettiğini görmez misin “(Lokman, 31/20). Âyetlerden yerde ve gökte olanların insanların yararlanması için yaratıldığı açıkça anlaşılmaktadır. Yenilmesi, içilmesi veya kullanılması âyet veya hadislerle yasaklanmamış olan herşey câiz ve helâldir. Bunlar insan için yararlı şeylerdir. Haramlar ise zararlı olanlardır. Bir şeyin mübah ve helâl olduğu şu üç şeyden birisiyle sâbit olur: a) Günah olmadığı bildirilmekle: “Şüphesiz O, size murdar eti, kanı, domuz etini, Allah’tan başkası anılarak kesilen hayvanı haram kılmıştır; fakat darda kalana, aşırı gitmemek ve haddi aşmamak şartiyle günah yoktur” (Bakara, 2/173). b) Haram olduğuna dair bir nass bulunmamakla. c) Helal olduğuna dair nass bulunmakla. Temiz şeyleri yiyip içmek gibi. “Bugün, size temiz olan şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir” (Mâide, 5/5).

 Kişinin yemeğin vakit ve çeşidini seçmesi helâldir, mübahtır. İnsan istediği zaman, istediği kimseyle evlenebilir. Kişi güzel ve nezih bir şekilde eğlenebilir. Ancak bütün vaktini eğlence ile geçirmesi câiz değildir. Yaşamak için helâl bir şey bulunmaması hâlinde, haram olan şeyler ölmeyecek miktarda, yaşamın devamını sağlamak amacıyla yenilip içilebilir. Zarûretler, zorunluluklar yasakları mübah kılar. İslamî ölçülere uyan güzel şeyler helâldir. Cenab-ı Hak, nimetinin eserini kulunun üzerinde görmek ister. Meşru şekilde giyinmek ve süslenmek helâldir. “Ey Âdem oğulları, avret yerlerinizi örtmeniz ve süslenmeniz için size elbiseler gönderdik. Ey Âdem oğulları, her mescide girdiğinizde süsünüzü alın; yiyiniz, içiniz. israf etmeyiniz” (A’raf, 7/26,31). Helâl olan bir şeyi gereğinden fazla kullanmak, israf etmek haramdır. Helâl olan her şey sınırsız bir şekilde kullanılamaz. İslâmî sınırlar içinde, abartmadan ve örfe uygun, normal olarak süslenmek helâldir. “De ki, Allah’ın kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim yasakladı? De ki onlar dünyada mü’minler içindir, âhiret de tamamen mü’minlerindir” (A’raf, 7/32). Helal, yaratılışın gaye ve hikmetine uygun olan güzelliklerdir. Helal, Allah’ın rızasına uygun söz, tutum ve davranışlardır. Helali gözetmek, Allah’a imanın yani O’na verdiğimiz kulluk sözüne sadakatin göstergesidir. Harama bulaşmak ise bu sözü göz ardı etmektir. Helalin peşinde koşmak, insana yaraşır, nezih ve şerefli bir hayat yaşama gayretidir. İnsan, helale ne kadar yaklaşırsa huzura da o kadar yaklaşır. Kur’an-ı Kerim’in rahmet yüklü mesajlarına iman eden, Peygamber Efendimiz (sav)’in kutlu yolundan yürüyen her mümin, helal-haram duyarlılığına sahip olmak zorundadır. Mümin, imanının gereği olarak Rabbini seven, sınırlarını bilen, kendini tanıyan insandır. O, vicdan ve merhametini yitirerek hiçbir canı incitemez. Duyarsız, hürmetsiz ve iffetsiz davranarak kendisinin ve başkasının haysiyetini çiğneyemez.

Helâlin hükmü, teklifî hükmün kısımlarıyla ilgili ihtilâflara bağlı olarak farz, vâcip, mendup ve mubah kavramlarından hangisinin alanına girdiğine bağlıdır. Meselâ helâle konu olan şey vâcibin sahasına giriyorsa mutlaka yerine getirilmesi gerekli olup işleyen sevabı, özürsüz terkeden ağır cezayı hak eder; mubah kavramı içerisine giriyorsa yapılıp yapılmamasında sevap veya günah olmayıp her iki tercih birbirine eşittir. Ancak bu serbest alanda hareket edilirken Allah’ın izniyle hareket edildiği bilinirse bu niyet karşılığı sevap alınır; çünkü şâri‘ (kanun koyucu, Allah) isteseydi bu alan hakkında da leh veya aleyhte (vâcip veya haram şeklinde) açık bir hüküm getirebilirdi ve bu da kişiye bazı görev ve sorumluluklar yükleyebilirdi (İslâm Ansiklopedisi,  Helâl md.).

 Helâl ve haramı belirleyen yalnız Allah’tır. “De ki: “Allah’ın kulları için yarattığı süsü, temiz ve iyi rızıkları kim haram kıldı?”(Ar’âf 7/32), “Ehl-i kitap’tan Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve rasulünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” (Tevbe 9/29). Bir konuda helâl ve haram bir arada bulunursa haram yönü galip gelir (haram hükmüne uyulur)”. “Tahrîmine (haram olduguna) dair delil bulununcaya kadar eşyada aslolan ibâhadır (mubah, meşrû olmasıdır)”. “Zaruretler (gereklilik ve zorunluluklar) memnû (yasak) olan şeyleri mubah kılar”. “Allah size yalnızca murdar eti, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkasının adına kesilmiş olanı haram kıldı. Ama biri zorda kalırsa, haksızlığa sapmadıkça, sınırı aşmadıkça kendisine günah yoktur. Biliniz ki Allah bağışlayan ve esirgeyendir.”(Bakara 2/173, ayrıca bkz. Mâide 5/3; En‘âm 6/145; Nahl 16/115). “Zaruretler kendi miktarlarınca takdir olunur”. “Mâni (engel) ortadan kalkınca yasak tekrar başlar”. “Zorunluluklar başkasının hakkını iptal etmez (ortadan kaldırmaz)”. Öte yandan İslâm hukukunda araçların da amaçlar gibi meşrû olması esastır. Bu sebeple helâl ve temiz kazanç teşvik edilmiş, haram, gayri meşrû ve kirli (habis) yollardan elde edilen kazançlar yasaklanmıştır (Buhârî, “Zekât”, 29; “İcâre”, 20). “Şüphe ile yakīn (kesin, sağlam, doğru bilgi) zâil olmaz”.(Mecelle md.4). Ayrıca alınması yasak olan şeyin verilmesi de yasaktır. Aynı zamanda işlenmesi, yapılması yasak olan şeyin istenmesi de yasaktır.

Bu dünya hayatı imtihan ve tecrübe yeridir. Allah hayatı ve ölümü bir deneme, imtihan için yaratmıştır.(Mülk 67/2). Dünyada insanlar için sayısız nimetler vardır. Bu nimetleri elde etmek için Allah insana akıl, irade, kudret vermiş ve çalışmayı emretmiştir. Çalışmak için belirli kurallar koymuş, bu kurallara uymayı istemiş ve bu kurallara uymayı ibadet olarak değerlendirmiştir. Ancak imtihan gereği bazı şeyleri yasaklamış, haram kılmıştır. Bütün bunları peygamberler aracılığıyla gönderdiği kitaplarla insanlara açıklamıştır. Helâl dairesi çok geniş ve fazla olduğu için, bazı helaller aciklanmakka birlikte genel olarak haramlar sayılmıştır. Haramların dışında kalanlar helâl ve meşru olarak değerlendirilmiştir. İnsan sosyal bir varlıktır. Diğer insanlarla birlikte yaşamak zorundadır. Yalnız başına yaşaması ve tüm ihtiyaçlarını tek başına karşılaması mümkün değildir. Ancak herkesin yeteneği farklıdır, dolayısıyla her kişinin farklı bir iş yapması ve bu şekilde birbirinden faydalanması gerekir. “Sizin işleriniz/çalışmalarınız farklı farklıdır.”(Leyl, 92/4). Böylece insanlar, çalışmaları neticesinde ürettikleri mâlları birbirlerine satmak veya almak suretiyle birbirlerinin ihtiyaçlarını gidermektedirler. Helâlinden kazanmanın sayısız yolları vardır. Ancak bunların temel alanları; ticâret, ziraat, zanaat, hayvancılık ve memuriyettir.

Allah yarattığı her varlığın rızkını da yaratmıştır. Ancak bunu elde etmek için çalışmak, çabalamak ve gayret etmek gerekir. Helâl olan rızkını elde etmek için helâl yoldan çalışmak gerekmektedir. Gayri meşru yollarla elde edilen rızık helâl değildir. İslâm çalışmayı emrediyor. Nitekim âyette “İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (Necm, 53/39) buyrulmuştur. “Allah’ın fazlından isteyin/arayın ve Allah’ı çokça zikredin ki kurtuluşa eresiniz.” (Cum‘a, 62/10) .“Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helâl ve temiz olanından yiyin, şeytanın adımlarına tâbi olmayın, zira şeytan sizin için apaçık düşmandır. Kesinlikle o size kötülüğü ve hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (Bakara, 2/168-169). “Hiç kimse, elinin emeğinden daha hayırlı bir yiyecek yememiştir.”( Buhârî, “Musâkât”, 13). Peygamberimiz diğer bir hadisinde; “Nefsim kudret elinde olan Alah’a yemin olsun ki birinizin, ipini alıp dağa gitmesi ve odun toplayarak sırtında getirip onu satıp onunla rızkını yemesi, insanlardan istemesinden (dilencilk yapmasından) daha hayırlıdır. Toprak alıp ağzına koyması da Alah’ın haram etiği şeyi ağzına koymasından daha hayırlıdır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned,12: 459) buyurmuştur.

Görüldüğü üzere bütün insanlara hitaben helâlinden kazanılması ve helâlinden yenilmesi emredilmiştir. “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden / helâlinden yiyin ve eğer sadece Alah’a kuluk ediyorsanız, Alah’a şükredin.” (Bakara, 2/171). “Eğer sadece Alah’a kuluk ediyorsanız” ifadesi, çok dikkat çekicidir. Zira Allah’a kulluk ancak Allah’ın emirlerine ve yasaklarına riâyet etmekle olur. Onun için burada helâlinden yemek emredilmiştir. Helâli terk edip haramı işlemek Allah’a isyan etmektir. Haramdan kazanmak ise kulluğun gereğini yerine getirmemektir ve bu sebeple de Allah’ın ermine karşı gelmekle Allah’a isyan etmektir. Aslında insan bünyesi için uygun olan helâl olandan yemek, haramdan kaçınmaktır. Çünkü yaratıcı helâl olanı yemeyi emretmiş, dolayısıyla bünyeyi helâl olana göre dizayn etmiştir. Haram bu bünyeye mutlaka zarar verecektir. Nitekim Rabbimiz, Hz. Âdem ve eşi Hz. Havva’nın, Cennette yenmesi yasaklanan ağacın meyvesinden yemelerini anlatırken “Âdem, Rabine isyan eti ve yolunu şaşırdı ” (Tâhâ, 20/121) buyurmuştur. Bu ayet bize, haram yiyenin Allah’a isyan etmiş olacağını ve yolunu şaşıracağını, yoldan çıkacağını bildirmektedir. “Böylece ikisini de ayartmış oldu. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara, “Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytanın size apaçık bir düşman olduğunu söylemedim mi?” diye seslendi.”(A’râf 7/22). Haram, yasak olan ağaçtan yiyince ayıp yerleri görünmeye başlıyor. Hayatlarına devam ederlerken herhangi bir sorun çıkmıyor. Ancak yasak meyveden yiyince, haramı tadınca daha önce farketmedikleri, görmedikleri ayıp yerlerini görmeye başlıyorlar. Normal devam eden hayat kesintiye uğruyor. O halde haram insan bünyesine olumsuz bir şekilde etki ediyor demektir.

Ey peygamberler! Tertemiz nimetlerden yiyip için, güzel işler yapın. Kuşkusuz ben yaptıklarınızı eksiksiz bilmekteyim.”(Mu’minun 23/51). “Tertemiz nimetler” diye çevirdiğimiz tayyibât kelimesi, hem şer‘î bakımdan yenilip içilmesi, kullanılması helâl olan hem de saf, temiz ve sağlığa uygun olan nimetleri ifade eder. Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Alah, tayibdir, Alah sadece temiz ve helâl olanı kabul eder ve şüphesiz ki Alah, rasûllerine emretiği şeyleri, müminlere de emretti ve şöyle buyurdu: ‘Ey Rasûller! Helâl olanlardan yiyin ve sâlih amel işleyin / iyi şler yapın, zira yaptıklarınızı bilrim, buyurdu’ ve yine ‘Ey iman edenler’ Size verdiğimiz rızıkların helâlinden yiyin.’ âyetlerini okuduktan sonra uzun bir yolculuk yapmış, saçı başı dağınık, üstü başı toz toprak içinde, ellerini semâya kaldırıp ‘Yâ Rabbi! Yâ Rabbi!’ diyen bir kişiyi zikretti ve şöyle buyurdu: ‘yediği haram, içtiği haram, giydiği haram ve haramla gıdalnmış! Duâsı nasıl kabul edilecek! ”( Müslim.“Zekât”, 65; Ahmed b. Hanbel, 14: 90). Allah’ın, “tayyib şeyleri kabul etmesi”, helâl olan ve haramdan, riyâdan ve ucubdan, ifsat edici şeylerden uzak olan bir infâkı, bir bağışı kabul etmesi demektir. Hadîs, helâlinden infak etmeyi, helâl olanın dışında bir şeyi infâk etmemeyi, helâlinden yemenin, içmenin ve  giyinmenin gerekliliğini bildirmektedir. Berekete vesile olan infâk, helâlinden olan infâktır, mubah ve helâl olmayan yiyecekler, yiyene vebâldir ve duâların kabul olmamasına sebeptir.

Haram kazanmak ve haramdan yemek, insanı hem azdırır hem de üzerine belâların gelmesine sebep olur. Nitekim âyette şöyle buyrulur: “Size rızık olarak verdiğimiz iyi ve temiz şeylerden yiyin ama bunda ölçüyü aşmayın, yoksa gazabıma uğrarsınız; kim gazabıma uğrarsa artık uçuruma yuvarlanmış demektir. Şu da bilinmeli ki, ben tevbe edip yürekten inanan ve iyi işler yapan, sonra da doğru yolda sebat eden kimselere karşı çok bağışlayıcıyım.” (Tâhâ, 20/81-82). Herhangi bir günah işlendiğinde veya haram bir şey yenilip içildiğinde hemen o günahı terk edip Allah’a yönelerek tevbe ve istiğfarla, güzel ve helâl işler yaparak hayatını hidayet üzere devam ettirmenin, bağışlanmaya vesile olacağını bildirmektedir. Onun için tevbenin ve amellerin kabul olmasının yegâne şartı, yapılan hatalardan fiilî olarak Allah’a ve O’nun emirlerine dönmek, emri dairesinde hareket etmek ve bu güzel davranışlarda devamlı olmaktır. İşte böyle bir tevbe ve böyle ameller makbuldür. (bk. Nisâ, 4/12). 

 Abdullah b. Ömer (r.a.) “Kim, on dirheme bir elbise satın alsa ve o on dirhemden biri haram olsa o elbise onun üzerinde olduğu müdetçe Alah onun namazını kabul etmez.”  demiş ve parmakları ile kulaklarını tıkamış, sonra da “Keşke, Peygamber (s.a.v.) kendisinden duyduğumuz bu şeyi söylememiş olsaydı.”(Ahmed b. Hanbel, Müsned, 10: 24) demiştir. Rasûlüllah (s.a.v.), “Kim haram mâl kazanır da ondan köle alıp azat etse ve o mâl ile sıla-i rahim yapsa kendisine sadece günah olur”.( İbnu Hıbban, 8: 153).“Zekâtını edâ etiğinde üzerinde olan borcu kaza etmiş olursun. Kim haramdan mâl toplar sonra da onu tasaduk ederse onda hiç bir sevap olmaz, günahı da üzerine olur.”(İbnu Hıbban, Sahih, 8: 11:  1: 548) buyurmuştur. “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve güzel şeyleri haram saymayın, sınırı da aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez. Allah’ın size verdiği helâl ve temiz rızıklardan yiyin ve iman etmiş olduğunuz Allah’ın yasaklarından sakının.”(Mâide 5/87-88). Bu âyetler, bize helâlinden ve temiz olanlardan yemeyi içmeyi emretmektedir. Bu da ancak helâl yollardan kazanmakla ya da helâl yollardan kazanmış olanların ikramlarından faydalanmakla mümkün olabilir. Allah bize namaz kılmamızı, oruç tutmamızı emrettiği gibi helâlinden kazanıp helâlinden yememizi de emretmiştir. Bu emre uymak yani helâlinden kazanmak farzdır. Helâl olmayan yollardan kazanmak ise haramdır. Helâl yollardan kazanmak, helâl rızık ile beslenmek ve helâl kazançtan infâk etmek ibadet olduğu gibi haram kazanmaktan sakınmak da aynı şekilde ibadettir. Haram kazanmak ve yemek ise Allah’a isyandır, haktan sapmaktır.

Bir yanıt yazın