İÇİ BOŞ DÜŞÜNCELERE DAİR YA DA OSHO’NUN SÖYLEDİKLERİ

0
_101809638_bsrgardenshoot1976-2
Osho (doğrusu kim olduğu hakkında şüphelerim var)şöyle demiş:
“Hiç kimsenin ilgisine ihtiyaç duymadığın gün olgunlaşırsın,
hiç kimseden beklentiye girmediğin gün yara almazsın.
Hiç kimseye bağlı kalmazsan kazanırsın.”
Bu öğretilerin ne insanla ne evrenin ontik yapısıyla bağı vardır.
Çünkü insan ilgiye ihtiyaç duyduğu için olgunlaşır, beklentileri ile gelişir ve bağlılıkları ile adam olur.
Klasik Hint mistisizmini bilgelik diye pazarlayanların bu sözlerin nereye vardığını bildiklerini düşünmüyorum. İnsan ile insan ve insan ile insan ontolojisi arasına duvar ören bu anlayışın varacağı nokta yalnızlık ve kendini inkardır. Mistik bir anarşizm olarak ötekine düşman bir anlayışın uzantısıdır.
Şöyle denmeliydi
“İnsanlarla ortak zemine uyarsan olgunlaşırsın, beklentilerin ile gerçekler arasındaki ilişkiyi kavrarsan yara almazsın. İnsanlara ortak zemin ekseninde bağlı kalırsan mutlu olursun.”
Kaldı ki insanların kaliteleri senin beklentilerin sana yönelik teveccühlerinin niteliği ve senin onlara bağlılığın ve onların tepkileri ile anlaşılır. Değilse insanları inkar etme anlamına gelen Osho’nun yaklaşımları daha baştan elde edilmiş bir mutsuzluğa hitap etmektedir. Beklentin olmadan, insanların ilgisini çekme yönelimi olmadan insanlarla ilişki kurmadan yaşamak nasıl mümkün olacaktır?
Hint Mistisizminin uzantısı olan bu yaklaşımın sonuçları ömürboyu yıkanmayan insanlar, bir köşede can çekişerek ölmeyi bekleyen insanlar, farelerle, maymunlarla yemek yiyen insanlar, açlık sefalet ve bakımsızlık….Bilgelik bunun neresinde?
Bu fikirlerin insanların ruhsal rahatsızlıklarını provake ettikleri de ayrıca tartışılmalıdır.
İnsanı İnsan Yapan bir yönelim Olarak Beklenti yani Ümid

İnsanlardan beklentilerimiz olmasaydı hayal kırıklıklarımız da olmayacaktı. Peki beklentilerimizin kaynağı ne? Aslında beklentilerimiz mükemmeli isteyişimizden geliyor. Mükemmeli aradığımız için karşımızdakinin şahsında mükemmeli görerek seviyoruz onu. Ancak yıkım bu mükemmelliğin olmadığını gördüğümüzde başlıyor. Sufilerin aşk’ı “ilahi” olarak nitelemesinin anlamı da bu galiba. Beşer aşkı kaldıracak mükemmellikten yoksun. Beşere olan sevgi de aslında ilahi olan mükemmellikten besleniyor. Bunu fark etmek sanırım içimizin mükemmelle çok içli dışlı olmasına ve mükemmelin ne olduğunu anlama noktasında hicaplardan kurtulmasına bağlı. “Arif” bu yüzden “arif” oluyor herhalde. Arif olanlar bu yüzden belki de daha çok acı çekiyor. Ama acılarını asla belli etmiyor.

Mevlana dünyanın gaflet üzerine durduğunu vurguluyor.[1] Aristoteles “sevdiğimiz kadar sevileceğimiz anlayışının bir yanılsama olduğunu belirtiyor.

Âşık Veysel “Benim sadık yârim kara topraktır” diyerek insan ilişkilerindeki bütün beklentilerden sıyrılmak isteyerek insani ilişkilerin sağlamlığı konusunda bir imkânsızdan söz ediyor.

Yani anlaşıldığı gibi sorun iyiyi isteme ve mükemmele ulaşma yönelimimizde. Hepimiz bir iyiyi istiyoruz; bir mükemmeli istiyoruz. Mükemmeli ise bu dünyada bulamıyoruz. Bulamayınca ya kusursuz dost aramaktan vazgeçmeyi telkin ediyoruz kendimize, ya da tamamen insanlardan uzaklaşıp uzlete çekilmeyi deniyoruz.  Birinci tutum çoğu kere ilkelerimizden uzaklaşma gibi bir olumsuzluğu, ikinci durum da toptan dünyayı yadsımayı getiriyor.

O halde beklentilerimizden vazgeçmek de beklentilerimizi sadece maddi ve geçici olana bağlamak da bizi mutsuz ediyor..Bir yanıyla yalnızlık ve uzlet öbür yanıyla bencillik.Sonuç ; insanlık yitimi…

Oysa hayat korku ve ümid ekseninde gidip geliyor.. Beklentilerinizden vazgeçin demek de, geçici olana bel bağlayın demek de insanı insan olmaktan çıkarıyor.

İlgi

İyilik varlıkların birbiriyle ilgisi ve bağlantısı ile ortaya çıkar. Bu ilgi ve bağlantı anlaşılamayınca o zaman Kaos olur. Bu bütünlüğün ve bağlantının dikkate alınmaması iyinin ortaya çıkmasını engeller. Oshonun hayatına baktığımızda ilgi duyulmayı ve kendisinden sözettirmeyi ne kadar sevdiğini görmemek mümkün değil.

Bağlılık

İnsanın bağlı oluş hissinin anne karnında başladığı da ka­bul edilmektedir. Çünkü bağlanma ontolojik bir durumdur.[1]

“Spermin döllenme yöneliminin” bir tür bağlanma ve bağ­­­lanmanın da aslında bir tür varolma yönelimi olduğu söy­­­lenebilir. Bağlanma varolmaktır.[2]     Hatta Augistinus hayatın sürekli bir akış olduğunu, doğum ile hayatın sade­ce bir bölümünün başladığını söyleyerek insan yaşamının bitimsiz bir süreç­le devam ettiğini vurgular. Ona göre anne karnındaki yaşamımızı nasıl ha­tırlamıyorsak belki ondan önce olan yaşamımızı da hatırlamıyoruzdur. (bkz. İtiraflarım) John Harrise göre yaşamın döllenme ile başladığı da söyle­ne­mez. Döllenme öncesinde de yaşam vardır. Sperm canlıdır ve bir gelişim içe­risindedir.. Yaşam kuşaktan kuşağa kesintisiz devam eden bir süreçtir.” (Bkz. Hayatın Değeri, Tıp Etiğine Giriş, çev Süha Sertabiboğlu, İst.1998, s.32.33.34)

Doğum, hem yaşama yönelik tüm tehlikelerin başlangıcı, hem de daha sonra bunalmamıza sebep olan her şeyin pro­totipidir ve doğma tecrübesinden kalan şey belki bizde bu­naltı olarak adlandırdığımız duygunun ifadesidir” (Hol­land, 1999: 96-7)…“Doğumla birlikte bebek kendini güvende hissettiği bir ortamdan kaotik bir ortama çıktığında kendisini büyük bir çaresizlik içerisinde bulur. Freud’ a göre: Doğumdan sonra bebeğin hissettiği ilk tehlike bu çaresizlik hissidir. Zamanla annesini kendisinden ayrı bir varlık olarak algıladıkça sonraki tehlike durumu kendisini hissettirmeye başlar. Anneyi kaybetmek. Annenin sevgisine ve ilgisine çok büyük bir ihtiyaç duyan bebek için bu dönemde anneyi kaybetmek ile onun sevgisini kaybetmek arasında pek fark yoktur. (Freud, 1999: 273)”[1]

Buradan yola çıkarak Psikolojideki bağlanma kuramını dik­kate aldığımızda da “Bağlanma Teorisi/Attachment Theory:[2] Genel anlamda, bireyleri duygusal olarak birbirine bağlayan çeşitli etkenleri açıklamaya yönelik geliştirilen bir teoridir. Özel anlamda ise bireyin, bebeklik döneminde bebek ile annesi veya bakıcısı arasında kurduğu ilk bağlanmanın, erişkinlik döneminde başkalarıyla olan ilişkilerdeki beklentilerinin temelini oluşturduğu teorisidir. .”[3]

Ayrıca “bağlanma, bebek ve yavruların özellikle annesi gibi kişilere karşı yakın olma ve onların yanında kendilerini daha güvende hissetme eğilimleri olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla bebeklik dönemindeki bağlanma kavramı, bebeğin belirlenen özel bir kişiye olumlu tepki vermesi, zamanını o kişiyle geçirmek istemesi, herhangi korku verici bir nesne karşısında hemen o kişiyi araması, bağlanılan kişi yakınında ol­duğunda kendini iyi hissetmesi gibi duygu ve davranış örüntülerini ifade eder… Bağlanmanın, çocuğun kendini gü­vende hissetmesinin yanında, bebek için çevre hakkında bilgi sağlayıcı işlevi de vardır.“[4]

“Bebeklikteki bağlanma birkaç aşamada ortaya çıkar. Yeni doğmuş bir bebek, ayırım yapmadan her kişiye aynı tepkide bulunurken birkaç ay sonra, yabancılarla tanıdıklarını ayırt edip ona göre tepkide bulunmaya başlar: Tanıdıklarına daha fazla gülümser, ses çıkarır ve davranışta bulunur. Bu gelişim sureci içerisinde bebekte, altıncı ayda bağlanma olgusu ortaya çıkmaya başlar. Tanıdıklarını yabancılardan ayırma ve bağlanma, bir algısal secicilik ve tercih sorunudur; dolayısıyla artık bebek, “kim olursa olsun” biçiminde bir bağlanma davranışı göstermez. Bağlanma, bir ya da birden çok kişiye olabileceği gibi, anne-baba yerine geçebilecek başka kişilere karşı da olabilir. Konuyla ilgili yapılan araştırmalarda, bebeklerin çoğunun 25. ve 40. haftalarda bağlılık davranışı gösterdiği ve bu bağlılığın yaklaşık olarak 44. haftada en üst düzeye ulaştığı saptanmıştır. Bebeklerin önemli bir kısmında bağlılık, yabancılardan korkma duygusundan önce gelişir. Bu nedenle günlük yaşamda anneye bağlılık, yabancılardan korkma davranışı olarak görülmemelidir…

Yeryüzünde doğumdan sonra anne-babalarına en uzun sure bağımlı olan canlı varlık/ organizma insan yavrusudur. Diğer yandan zaten, ana-baba ve bebeğin birbirine bağlanmasının genetik bir yönü de söz konusudur. Bebek acıkınca ağlar, annenin memeleri süt salgılamaya hazır hale gelir. ”  Bu bağlanmanın genetik boyutudur.

“Teoriyle ilgili diğer bir açıklama modeli de öğrenmeye dayalıdır. Bu modele göre ise bağlanma sürecinde hem anne-baba, hem bebek karşılıklı olarak ödüller alırlar ve davranışları da pekişir. Bebeği anne-babası korur ve besler, bebek de anne-babasına gülümseyerek sevgi gösterir; bu karşılıklı ödül alış-verişi bağlanma davranışını ortaya çıkarır. Dolayısıyla bebeklikteki bağlanma süreci hem biyolojik anlamda içsel, hem de öğrenmeye dayalı dışsal faktörlerle açıklanmaktadır.”[5]

Bütün bunlardan elde ettiğimiz sonuç insanın doğumdan itibaren kendisini güvende hissettiği bir bağlılığa sahip olduğudur.

bağlanmanın ters yönü bağlanma nesnesinin seçimine karşı güvensizlik ve çekince ile ortaya çıkar. Bağlanma yönelimi farklı arayışlarla kendini ortaya koyabilir. Dinsel yönelimlerdeki sapmalar ya da aşkın olandan yüz çevirerek maddi olana bağlanmalar bağlanma yöneliminin sapması ile açıklanabilir. Bu durum, içgüdüsel olanın kimi kaygı ve beklentilerle başka bir mecraya girmesi anlamına gelmektedir. 

“Yapılan araştırmalarda, güvenli bağlanmaya ilişkin iki tip sakıncalı bağlanma tarzında bebek, temel güvenlik ihtiya­cına ilişkin farklı arayışlarda olduğu için anneyi güvenli bir sığınak olarak kabul etmez. İkincisi ise kaygılı-ikircikli bağ­lanma tarzıdır. Bu tip bağlanmada da bebek, sarılma, yakın­lık ve hoşnutluk duyma gösterilerinin ardından kızgınlık, direnme veya inatçılık gibi birbirini takip eden olumsuz dav­ra­nış eğilimlerinde bulunur. Kaygılı-ikircikli bağlanma tarzı davranış sergileyen bebeklerde, genellikle kaygılı durumlar daha fazla görülür ve annenin, bebeğe yönelik olumlu tavrına karşı bebek, çevresini tanıma girişimlerine ilişkin duygula­rını annesine açıkça ifade edemez (Ainsworth, Ble­har, Wa­ters & Wall, 1978). Dolayısıyla bebeğin anneye karşı gösterdi­ği bağlanma davranışlarına ilişkin yapılan sınıflandırmalarda, çocuğun anneye yönelik geliştirdiği tutum ve davranışlar, bireysel farklılıklar içeren bir olgu olarak göz önünde bu­lundurulmalıdır (konuyla ilgili görüşler için bkz. Bret­her­ton, 1987)”

Öncel toplumlarda aşkın ve kutsal olanla bir tür akrabalık ba­ğı varsayılmasının ve Tanrı ya da Tanrıların baba ya da an­ne olarak nitelendirilmesinin temelinde bu ontik bağın var­lığı tespit edilebilir.

Toparlayacak olursak; insanın bebeklikten itibaren hep bir güvende olma yönelimi içinde olması bir eksiklik ve acizlik durumudur. Bunu hayvan davranışları için de söyleyebili­riz. İnsan bu acizliği fark ederek ötekine yönelir. Ama gelişim sürecinde ötekinin de kendisi gibi aciz olduğunu fark eder. Bu yüzden insanın eşya ve insana bağlanmaları temelli ve sürekli bir bağlanma değildir. İnsan kendini tanıdığı oran­da bağlılığının kendinden üst bir makama olması gerekti­ğini kavrar. Değişenin ve kaybolanın arkasında değişmeyen ve kaybolmayanın olduğunu fark etmesini sağlayan bu bağ­lanma yönelimidir.

Aslında Din de bu bağlı olmanın ifadesidir. Religion bağlanmak demektir.

Latince Din anlamına gelen Religio kelimesi birbirine bağlamak, tutunmak demektir. Kelimeyi incelersek “Re” önceki anlamına gelir. ligare[1] bağlanmak demektir(re connect). (Bununla ilgili olarak Liege kavramı da bağlılık demektir.  Derebeylere bağlılık bu kelime ile ifade edilmiştir. Yani bir üst mercie bağlılık anlamına gelir.) O halde re-ligion varlığın en başına, en önce olana bağlılık anlamına gelmektedir.

Ayrıca bu kavram üst-alt gibi bir değer hiyerarşisini de ifade ettiğinden, insanın kendinden üstte bir mercii olduğu anlayışını da ortaya koymaktadır.

“Ruhun arındırılması ve üst bir aşamaya çıkması” ile ilgili kullanılan Hintçede Yoga terimi de benzer bir anlam taşır. Sanskritçede “yuj” fiilinin anlamı “bağlanmak, ilişkilendirmek veya birleştirmektir”. “Yoke” (yoga) İngilizcede boyunduruk, bağ, hizmet, kulluk, demektir. [2]

Din kavramı da takip etmek, bağlanmak, boyun eğmek, bazı davranışları takip etmek anlamlarına[3] gelir. Bununla ilgili olarak inanç da (İng. belief, Fr. croyance, Alm. glaube), sözlükte bir fikre bağlılık anlamına gelmektedir. Ayrıca kanun yasa, ilke gibi anlamlar da içermektedir. Bütün bu kavramların ana zemini yine bir bağlanma ve ilişkiyi göstermektedir. Kanun ve yasa da bir tür bağlanmaya işaret eder.

Din bağlanmak olarak anlaşıldığında bağlanmakla bağ arasındaki ilişkiye de eğilmek gerekmektedir.

Din insanın bağlılığının bağıdır. Mutlak anlamda insan bağlı bir varlıktır. Ama bağlılık yönelimi noktasında (bağlanma yönelimi açısından) özgürdür.

Varolmak bağlı olmaktır. İnsanın bütün ilişkileri varolmakla; yani ortaya çıkmakla başlar. Yaşamsal bütün etkinlikler bir merkeze bağlı olarak sürer.

Okuma parçası

“— Kendi kendisine yetmek, hiçbir şeye ihtiyacı olmamak demektir.
— Öyle ya.
— Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, hiçbir şeyi aramaz.
— Aramaz.
— Aramayınca sevmez?
— Öyle ya.
— Sevmeyince de dostluk olmaz?
— Olmaz her halde.”  (Platon, Lysis, 215-b)

Birine ihtiyaç duymamak sevmemek ve dostluğu aramamakla ilgilidir. O halde insan sevgisiz ve dostsuz nasıl varolabilir ki?

__________________________

[1]-“Bind, connect”, probably from a prefixed re-ligare, i.e. re (again) + ligare or “to reconnect”, which was made prominent by St. Augustine, following the interpretation of Lactantius. The medieval usage alternates with orderin designating bonded communities like those of monastic orders: “we hear of the ‘religion’ of the Golden Fleece, of a knight ‘of the religion of Avys’
[2]- Doğu Mitolojisi, Tanrının Maskeleri Kudret Emiroğlu İstanbul 2015
[3]- Ragıp el-İsfahani, Müfredât, Kahraman Yay. İstanbul 1986, s.253; İbni Manzur, Lisanu’l Arab, Daru’l Fikr, Beyrut trs, s.166-171
–  Din psikolojisinde Bağlanma Teorisi Lee A. Kırkpatrıck çev. Mustafa Koç bilimname x, 2006/1, 133-172
Budak, Selçuk, Psikoloji Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara-2000, sh. 106; Güney, Salih, Davranış Bilimleri ve Yönetim Psikolojisi Terimler Sözlüğü, Ocak Yayınları, Ankara-1998, sh. 28; Erkuş, Adnan, Psikoloji Terimleri Sözlüğü, Doruk Yayınları, Ankara-1994, sh. 21-22) Din Psikolojisinde Bağlanma Teorisi Lee a. Kırkpatrıck Çev. Mustafa Koç (bilimname X, 2006/1, 133-172)
-Seda ARIKAN, Sırça Fanus’ta Esther’in İntiharının Anne Rahmine Geri Dönme Çabası Bağlamında İncelenmesi, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 2012 16 (2): 99-112
-“Bağlanma teorisiyle ilgili ileri sürülen temel varsayımlar, esasında ilk kez John Bowlby (1969, 1973, 1980) tarafından, Psikanalitik karakterli nesne ilişkileri teorisine bir alternatif olarak ortaya atılmıştır.” (Bilimname X, 2006/1, 133-172)
–  Din Psikolojisinde Bağlanma Teorisi Lee a. Kırkpatrıck Çev. Mustafa Koç(bilimname X, 2006/1, 133-172)
-Din Psikolojisinde Bağlanma Teorisi Lee a. Kırkpatrıck Çev. Mustafa Koç(bilimname X, 2006/1, 133-172)

Bir yanıt yazın