İLAHİYATLARA VE KUTSAL KİTAP ETRAFINDAKİ TARTIŞMALARA DAİR

0
prepper-books-1-800x510
Prof. Dr. Mustafa Öztürk’ün Kur’an hakkında son açıklamaları nedeniyle din eğitimi yapan kurumlarla dinle ilintili diğer kurumlarda bildiri yayınlama konusunda hareketlenmeler oldu.
Öztürk’ün bu görüşü geçmişte çokça dillendirdiği şeylerdir. Bu görüşüne katılmak bir yana karşı olduğum ve geçmişte cevap yazdığım bir görüştür.
Bu vesileyle emekli ilahiyatçı bir akademisyen olarak bazı hususlara değinmek istedim. Şöyle ki:
İlahiyatlar bir mezhep, bir tarikat, bir cemaat değil ki bir araya gelip bildiri yayınlasınlar. Bugüne kadar yayınladıkları az sayıdaki bildirilerin hiçbirine katılmadığımı ve tasvip etmediğimi de belirtmek isterim.
Üniversiteler, tabiatları gereği farklı fikirlerin üretildiği yerlerdir. Eğer üretemiyorlarsa bundan dolayı aslında kınanmaları gerekir. İlahiyatlara kötülük yapanlar, ilahiyatçıları tek fikir etrafında birlik ve beraberliğe çağıranlardır.
Üniversitelerin fikir üretmede zayıf oluşları mevcut sistemin baskıcı yönetimler sebebiyledir.
Öztürk’ün açıklamalarıyla bazı ilahiyatçı dostlarımız fikir özgürlüğünün de bir sınırı vardır diyerek siyasilerden ve halktan destek peşindeler. Bir akademisyen için bundan daha büyük bir zillet olamaz. Varsa bir görüşün yazarsın, anlatırsın.
Kur’an’ın neresinde kişilerin görüşlerini açıklamalarını yasaklayan bir ayet vardır. Hangi ayette fikrini açıklamanın suç olduğu ve cezalandırılması gerektiği anlatılmaktadır. Peygamberin mescidinde Necran’lı misafirler ağırlanmıştır. Bu misafirler İslam’ın batıl bir din olduğunu iddia ediyorlardı ve bunu tartışmak için gelmişlerdi.
Ancak aciz olanlar ve kendi fikirlerine güveni olmayanlar fikre karşı polisiye tedbirleri savunabilir.
Bazıları bir mesele veya konuyu irdeleyip varsa kendi görüşü doğrultusunda o meseleyi açıklama yerine din hamiliğine soyunarak şuna-buna reddiyeler hazırlamakla meşgul olurlar. Bu tür kimseler sermayesi olmayan ve iyi-kötü sermayesi olanları kıskanan kimselerdir.
Mustafa Öztürk’ün olup bitenler karşısında emekliliğini istemesini yadırgadım. Arkasında duramayacağını söylememeliydi.
**
Bu yaklaşımlarımızdan  dolayı teşekkür edenler olduğu gibi itiraz edenler, birtakım ithamlarda bulunanlar, hatta işi hakarete kadar götürenler bile oldu.
“Size yakıştıramadım Mustafa Öztürk gibi birini savunuyorsunuz.” “Öztürk’ün işlediği suçu hafifletmek için sözü eğip büküyor, geveliyorsun.” “Mustafa Öztürk mürtettir.” “Kitabımıza hakaret edene hakaret ederiz.” “Reddiye yazanları sevmediğini söylüyorsun ama Öztürk’ü eleştirenlere reddiye yazıyorsun. Siz Öztürk’ün yaptığını nasıl fikir özgürlüğüne sokabiliyorsunuz?” vs.
Öztürk’e sövmemi, hakaret etmemi bekliyorsanız ben böyle biri değilim. Kaldı ki Öztürk’ün bazı görüşlerine katılmasam da çalışkan, ilmi ve entelektüel birikime sahip, şaz görüşlerinin yanında bazı meselelerle ilgili değerli tahlilleri olan ilahiyatçı bir akademisyendir. Önceki bazı açıklamalarında olduğu gibi son açıklamalarında kimi lakaydilikler, pervasızlık ve haddi aşmalar olmakla birlikte Kur’an’a hakaret etmek ve kendisini irtidat etmekle itham edecek bir durum yoktur.
“Türkiye Tefsir Akademisyenleri Platformu Whatsapp linkinde de yukarıda naklettiğim sözlere benzer sözler sarf eden bazı akademisyenleri görünce doğrusu üzüldüm. Sadrettin Gümüş hocamız gibi üzüntülerini bildirebilirlerdi. Cahit Karaalp gibi İlmi izahlar yapabilirlerdi.
Lafız-mana ile ilgili tartışmaları atlayarak Öztürk’ü direkt Kur’an’a hakaret eden bir Kur’an münkiri olarak değerlendiriyorlar. İrtidat ettiğini ve cezalandırılması gerektiğini söylüyorlar.
Bu tür tavır, hakaret ve ithamların İŞİD’den farkı ne ki!
Önceki yazımda hedefim, Öztürk hakkındaki linç kampanyası, hakaret ve saldırıların doğru olmadığını, bunun yerine ilmi cevaplar verilmesinin tercih edilmesini önermek idi.
Necran’lı Hristiyan heyetle ilgili misalim bazılarını kızdırmış; onlar farklı din mensubu Öztürk ise Müslüman diyorlar.
Kâfire tanınan hürriyeti Müslümana niçin tanımıyorsunuz? Kaldı ki mürtet olduğundan söz edenler ve cezalandırılması gerektiğini savunanlar o kadar çok ki! Demek ki bunlara göre o da farklı din mensubudur.
Kitabımıza hakaret edene biz de hakaret ederiz diyen var.
Öztürk’ün yaptığı bana göre bir hatadır. Hata ayrı hakaret ayrıdır. Bir Müslüman bu gibi konularda konuşuyorsa delili olmalıdır.
İnsanlar hata edebilirler, hata büyük de olabilir. Sonuçta Allah insanları hesaba çekecek ve karşılığı adil bir şekilde verecektir. Bize tavsiyesi ise emr-i bil-ma’ruf nehyi an’il-münker yapmamız ama affedici ve yumuşak sözlü olmamızdır.
Öztürk’ün açıklamalarını fikir özgürlüğü kapsamında görmem yadırganıyor.
Fikir özgürlüğü, ifade edilen fikrin doğru veya yanlış olmasıyla ilgili değildir. Lehinize olan fikirlerden önce aleyhinize olan fikirlere izin vermeniz asıl fikir özgürlüğüdür. Fikir özgürlüğünün önemini anlatacak değilim.
Kendisine baskı yapıldığında fikir özürlüğünden söz edip eline imkân geçtiğinde başka fikirlere baskı yapan benim tarafımda bile olsa onu sevmem.
Farklı tarihselci anlayışlar olsa da Mustafa hoca tarihselcidir. İlahiyatçıların tarihselciliği tartıştıkları ilk sempozyumda tarihselciliğin aleyhinde tebliğ sunan birkaç kişiden biriyim. Bursa’da yapılan bu sempozyumun tebliğleri bir kitap halinde basıldı. Ayrıca “Günümüz Tefsir Problemleri” isimli kitabımda işlenen konulardan biri tarihselciliktir. Fakat farklı düşünüyoruz diye Mustafa’ya hakaret etmem ve susturulmasını istemem mi gerekir?
Tekrar belirteyim ki Mustafa hocayı eleştirenleri değil, hakaret edenleri ve susturulmasını isteyenleri eleştirdim.
KUTSAL METİNLERDE LAFIZ VE MANA
İslam düşüncesi çok erken dönemde lafız-mana meselesiyle karşılaştı.
Mutezile daha çok dışa karşı İslam’ı savunuyordu. Zaten mutezilenin çıktığı bölge de bunu gerekli kılıyordu. Mutezili Nazzam’ın Kur’an’ın icazına dair risalesinin ardından Kur’an’ın i’cazının lafzında mı manasında mı olduğu meselesi ortaya çıktı. Bir kısmı lafzında yani nazmında olduğunu söylerken bir kısmı da manasında olduğunu söyledi. Tarafların tartışmaları sonunda uzaklaşma değil yakınlaşma oldu. Nazmında olduğunu söyleyenler manaya da yer vermeye başladı. Manasındadır diyenler de nazmı ihmal edilmemeli demeye başladı.
Bir bütün olarak acemler mana yönündeydi, Araplar da nazım yönündeydi diyemiyoruz ama genelde durum böyleydi. Çünkü Araplar nazmından daha çok etkileniyorlardı.
Mesela Ebu Hanife İ’cazın anlamda olduğunu söyleyen tarafta idi ve bu nedenle başka dilde namaz kılmayı kabul etti. Öğrencilerinden Ebu Yusuf ve İmam Muhammed kişi, Kur’an’ın Arapçasını öğreninceye kadar başka dilde kılabilir demişlerdir. Daha sonra Ebu Hanife’nin görüşünden vazgeçtiğini söylese de sonraki asırlarda yazılan bazı Hanefi fıkıh kitaplarında başka dilde namazı caiz görenler olmuş, bazıları da kerahaten caiz demişlerdir.
Kur’an’ın icazının manasında olduğunu ve başka dilde namazın caiz olduğunu söyleyenler, lafzın ilahi olmadığı görüşünde olduklarını hatırlatıyorsa da bu görüşte olduklarını söyleyen bir kaynak görmedim.
Yine kelamcılar uzun müddet Kur’an’ın mahluk/yaratılmış olup olmadığını tartıştıktan sonra en azından önemli bir kısmının Kur’an’ı Kelam-i nefsi ve kelam-i nutki diye ayırıp nefsi olanının gayr-i mahluk, nutki olanın mahluk olduğunu söylerken bunun ilahi olmadığını mı söylemek istiyorlardı böyle bir kayda da rastlamadım. Doktoramın konusu sebebiyle bu konularda epey okumalarım var. Yalnız o dönemlerde internet ve arama motorları yoktu. Bugün için bu hususlar rahat araştırılabilir ama bende o şevk kalmadı. Neden diye sorarsanız insanları gerçeklerden çok başka şeyler yönlendiriyor. Yine de birkaç samimi kaldıysa onlar için uğraşıp duruyorum.
Çağımızda bütün milletler için yönlendirici en etkin etken milliyetçiliktir.
Sosyal meselelerde yönelimi etkileyen tek bir sebep olmayabilir ama tarihselcilik, başka dilde namaz ve hadisleri tümden reddetmenin temel sebepleri arasında milliyetçi duygular yatmaktadır.
Tarihselciler, “tarihin belli bir döneminde kaba-saba bedevi Araplar için inmiş hükümler bizi niye bağlasın ki”; başka dilde namazı savunanlar, Araplık ibadetimizde bile bizi bırakmıyor”; hadisi bütünüyle inkâr edenlerin inkârlarında ravilerin ilk rivayet halkalarının Araplardan oluşmasıdır.
Mustafa Öztürk ve hem daha önce hem de günümüzde onun gibi düşünenlerin iddia ettikleri gibi Kur’an’ın manası Allah’tan, lafızları Peygamberden midir?
İleri sürdükleri deliller:
1. Kur’an Peygamberin kalbine indirildiğine göre mana indirilmiştir.
2. Hakka suresinin 40. Ayeti olan: “Kur’an değeli bir elçinin sözüdür” ayetiyle aynı lafızlarla olan Tekvir suresinin 19. Ayeti.
3. Öztürk’ün iddia ettiği: Bazı ayetlerde geçen lafızların Allah’ın söylediği sözler olmadığıdır.
Kalbe lafız değil sadece mananın indirildiğini nerden biliyorsunuz. Vahiy sadece peygamberlere indirilir. Neye kıyaslayarak sadece mana indirilmiştir diyorsunuz. Pekâlâ, lafız mana birlikte indirilmiş olabilir.
“Kur’an değeli bir elçinin sözüdür” anlamındaki iki ayete gelince Hakka suresindeki ayetle Peygamber, tekvir suresindeki ayetle Cebrail kastedilmektedir. Ayetlerin devamını okuduğunuzda bu husus anlaşılmaktadır. Eğer burada geçen “söz” kelimesiyle lafız kastediliyorsa lafızlar Peygamber tarafından mı? İkisinden biri tarafından olmalı.”
Dikkat ederseniz iki ayet te de “elçi” ifadesi geçmektedir. Elçi, onu elçi tayin edenin sözlerini aktarır. Sözleri ne kadar aslına benzer aktarırsa o kadar iyi bir elçi, benzerlik bütün yönleriyle tam ise mükemmel bir elçidir.
İşte bu iki ayette: “Ey insanlar! Kur’an iki elçi kanalıyla size ulaşmıştır. Bu iki elçi de değerli elçilerdir. Eksiksiz fazlasız vahyimi size tam olarak ulaştırmışlardır. Ben onlara güvendim ve onları seçtim. Siz de onlara güvenin” denilmektedir. Zaten Müddesir suresinin 25. ve 26. Ayetinde Kur’an’ın bir beşer sözü olduğunu söyleyenin cehennemi boylayacağı söylenerek beşer sözü olması kesin bir dille reddedilmektedir.
Tevbe suresi 6. Ayetinde: “Müşriklerden biri senden eman dilerse Allah’ın kelamını/sözünü işitip dinleyinceye kadar ona eman ver denilmektedir. Kelam Allah’a nispet edilmiş ve işitilip dinlenilmesinden söz edilmektedir. İşitilmeye konu olan sözdür, mana değil. Söz işitilir ve ondan sonra manası bilinir.
Yine Arapça bir kitap olarak indirildiğinden söz edilmektedir ki indiriliyorken Arapça olduğundan bahsedilmektedir.
Kur’an’ın lafız ve mana birlikteliği ve hem lafız hem de mananın Allah tarafından olduğuna dair daha başka ayet ve akli deliller vardır. İnanmak istemeyen deliller arasında kendisince zayıf bulduğuna sarılır ve onu tekrar eder durur.
Öztürk’ün ileri sürdüğü bazı lafızların Allah tarafından söylenemeyeceği meselesine gelince, aslında tevillerin birçoğunda bu mantık yatar.
Allah bu kitabı insanlara indirmiştir. Arapça diliyle indirildiğine göre de Arapçanın üslubunu kullanmaktadır. Şunu sormak lazım: Allah’a yakıştıramadığın bu sözleri haydi ilk söylediğinde Peygamber duygulanmış ve tehevvüre kapılıp söyledi diyelim. Bahsettiğin sözler Mekki döneme aittir. Peygamber binlerce kez onları tekrar etti. Onun yakalamadığını sen nasıl yakaladın be mübarek!?

Bir yanıt yazın