deizm-nedir_16_9_1522907259_16_9_1585804366-390x216

Giriş
Özellikle Batı düşüncesinde dogma çoğu kere inanç ile aynı sayılmıştır. Bu durum birçok meselenin felsefi zeminde tartışılmasına ve belli bir çıkış noktası bulunmasına engel olmuştur. Bu anlayış sağlıklı bir felsefe ve sağlıklı bir din algısının da önüne geçmiş; düşünen kafaları bir çok gereksiz mesele üzerinde kafa yormaya itmiştir.
Felsefe ve din, bilim ve din karşıtlığı ilerilik/gerilik, düşüncenin az gelişmiş ve çok gelişmiş olması gibi yaklaşımlar da hep bu iki kavramın birbirine karıştırılması sonucu ortaya çıkmıştır. Buna bağlı olarak İnsan mı/Tanrı mı, akıl mı/vahiy mi şeklindeki birçok tartışma da bu meselenin uzantısı olarak felsefi tartışmalarda yerini almıştır.
O halde bu sorunu belli bir zemine oturtmadan bir çok gereksiz tartışmadan kurtulmak mümkün olmayacaktır.
Bu bağlamda bu tartışmalar ve ortaya çıkan problemler inanç ile dogma arasındaki ilişki/bağlantı çerçevesinde çalışmamızın konusu olacaktır.
Bu konu ile ilgili müstakil herhangi bir kitap ve makaleye rastlamamakla birlikte kimi düşünürlerin satır aralarından kimi ipuçları bulmak mümkündür.
İnanç ve dogma farkını ortaya koymadığımız zaman ya hakikat noktasında dipsiz bir rölativizme ya da hayatın belli bir yönünü reddetmeye varmak kaçınılmaz olur. Bu durumda her dinsel yaklaşıma ya dokunulmaz ve tartışılmaz etiketi vurarak bir nevi meşrulaştırmak ya da büsbütün dışlama tavrını seçmek zorunda kalırız. Birinci yaklaşımda Kutsal maskeler takınmış birçok bozucu yaklaşım insanları hayat karşısında olumsuz durumlara düşürme gibi bir vahim sonuca kapı açmakta, öteki tutumda ise insanın hayatı tek yönlü ve içeriksiz bir biçimde kavrama yanlışlığını doğurmaktadır. Batı düşüncesinin en önemli çıkmazı da bu olmuştur tarih içinde.
Felsefe belli bir hakikati ortaya koyma çabası ise bu çaba hakikatin varlığına olan inançtan beslenmektedir. Bu inanç olmasa ne felsefe ne bilim ne ideoloji ne ahlak olamaz. Çünkü insan inanarak ve bağlanarak yaşar. Evrene egemen fiziksel yasalar bile temelli bir bağlılığın ürünüdür. Bu yasalar yaşamın sürmesi için gereklidir.
Her ne kadar inanç konusunda özgür olduğumuzu; şuna, ya da buna inanma noktasında özgür olduğumuzu söylesek de inanma yönelimi açısından hepimiz bu yönelime bağlıyızdır.
Burada kastettiğimiz inanç bir bilişsel farkındalık, bir itirazsız boyun eğiş, ya da bir duygusal tatmin olarak ele alınan inanç değildir. Kastettiğimiz inanç varoluşsal ve nihai bir kaygıya yaslanan inançtır.[1] Bütün yanlış inançlar bu asli inanç’ın varlığından vücud bulmakta; ondan beslenmektedirler.

Hayat inanmak; güvenmek sayesinde sürer. Çünkü insan-insan, insan-doğa ve insan-kendisi arasındaki ilişki daima emniyet istenci temelinde gelişmektedir. İnsana inanmasaydık, doğaya inanmasaydık ve kendimize inanmasaydık herhalde akıl sağlığımız bozulurdu. Ancak inanma yönelimi insana, çevreye ve kendisine zarar verecek sonuçları da üretebilir.
O halde inanç ve dogma arasındaki ayrımı daha temelli biçimde ortaya koymaya çalışalım.

1-İnanç Ve Dogma

İnanç(faith) bir göreve veya bir kişiye bağlılık sadakat. Birinin sözüne sadakat göstermesi (loyalty) anlamında da kullanılır. Bu da Arapçada Emin olma ve güven duymanın karşılığıdır. O halde bu güven duymanın dayandığı kimi temel ve tartışılmaz hakikatler olmalıdır.

Felsefi anlamda dogmatiklik belli bir hakikatin olduğunu varlık bilgi ve değer konusunda belli bir doğrunun olduğunu kabul eden yaklaşım biçimidir. Bu yaklaşım septisizmin zıddıdır. Bu çerçevede ele alındığında dogma özellikle belli bir hakikatin olduğuna inananlar açısından olumsuz olarak ele alınmamaktadır. Ancak dogmanın bu kullanımı çok verimli bir kullanım değildir. Biz septisizmin karşıtı olan şeye dogmatiklik değil, inançlılık demeyi daha uygun bulmaktayız.
Dogma genel kullanım olarak (amiyane olarak) ise “herhangi uygun bir neden göstermeksizin bağlanılan bakışaçısı” şeklinde tanımlanmaktadır. Sorgulamaksızın inanmak olarak anlaşılmaktadır. Burada sorgulamamak ile sorgulayamamak arasındaki derin farka dikkat etmeliyiz. Sorgulamamakla sorgulayamamak inançla dogma arasındaki farkı anlamamız açısından önemlidir. Kant “beni dogmatik uykumdan Hume uyandırdı” demekle burada (kanaatimce) “tartışılabilir bir konuyu tartışılamaz olarak görme” tavrını dogmatik uyku olarak nitelendirmiş olmaktadır.

Sorgulanamayan ile sorgulanmayan arasındaki fark nedir o zaman?

Sorgulanamayan ilke olandır; mutlak olandır. Sorgulanamayan noktasında herkes inançlı olmak durumundadır. Peki, sorgulanamayan hususlar nelerdir? Varlık konusunda bir ilk neden, bilgi konusunda hakikatin varlığı, değer konusunda ise iyinin ve güzelin varlığı sorgulanamaz.

Bütün insanlık bu konuda müttefiktir. Ancak bunlara yüklenen anlamlar tartışma konusu olabilir. Bu anlamlar ya inanca uygun, ya da inanca aykırıdır. Sorun bizim anlamlandırmalarımızın; anlayışlarımızın tartışılmaz kabul edilmesidir. Buna dogmatik tutum demekteyiz. İnanca uygun da olsa olmasa da bizim inanç eksenli ürettiğimiz her anlayış tartışılabilir. Bunu kabul etmek bizi felsefi tutuma götürür. Sanıldığının aksine felsefi tutum her şeyden şüphe duymak değil, şüphe duyulması mümkün olandan şüphe duymaktır. O halde iki tür tavır söz konusudur. Dogmatik tavır ve felsefi tavır.

Tartışılabilen şeyleri tartışılamaz görme tavrı dogmatik tavır[2], hayata egemen yasaları ve ilkeyi anlama ve bu yasaları kavrarken ortaya konan yaklaşımların hayatın yasaları ile uyuşup uyuşmadığını tespit etme tavrı ise felsefi tavırdır. Bu noktada felsefi tavır inancın üzerini örten dogmatik perdeyi yırtma tavrıdır.

Örneğin Aristoteles erdemi tartışmaz; nedeni tartışmaz; ilkeyi tartışmaz. Çünkü bunlar tartışılamazdır. Paganlar bile tanrıyı tartışmazlar. Bir peygamberin veya bir kurtarıcının var olup olmaması tartışılmaz. Ama tanrının yeryüzüne İnsan olarak inişi tartışılır. Çünkü Tanrı artık görünmektedir. Görünen şey hakkında doğru ya da yanlış denilebilir. Obje hakkında değerlendirme yapılabilir. “Objeyi değerlendiremezsin!” demek dogmatik bir anlayıştır. Tanrıyı obje olmadığı için tartışamazsın ama “tanrı insan suretindedir” dersen -onu görünür kıldığın; obje haline getirdiğin için tartışabilirsin- Ancak böyle yaptığın halde “benim bu yaklaşımım tartışılmaz” dersen bu dogmatik bir tavır olur.

Bu konuda Hobbes’in din hakkındaki yaklaşımları dikkat çekicidir. O din, hurafe ve gerçek din arasında ayrım yapar ve “zihnin uydurduğu veya herkesçe kabul edilen hikâyelerden hayal edilen görünmez bir güçten korkulması din, eğer bu hikâyeler herkesçe kabul edilmiyorsa hurafe, hayal edilen güç gerçekten hayal ettiğimiz gibi ise gerçek din” diye belirtir.[3] Gerçek dini, hayal edilenin hayal ettiğimiz gibi olması şeklinde yorumlarken aslında kısmen bu konuya temas etmiş olmakta; evrensel ortak bir anlama zeminine vurgu yapmaktadır.

a-Aşkınlık İçkinlik Açısından inanç ve dogma

İnanç, bağlanma ve sadakat ifadelerini de içermektedir. Bu durumda bağlılık ve sadakat insan varoluşunun özünde gizlidir.

“varlık-ben”in sırrını hiç bir bilgi çözemez. Sadece aracısız bir tecrübe bizi ona yaklaştırır. Bu tecrübe deontolojik düzeyde bir bağlanma (engagement) ve sadâkat (fidelite)’tır. (…) Bağlanma olmaksızın hiç bir kimse yaşayamaz….. kesin bir bağlanma aktı, belli, ontolojik bir daimînin; psikolojik hayatın değişen olayları ile veya sözle değil, fiilen gerçekten ve yaşayarak tanınmasıdır. Marcel’e göre bağlanma ancak aşkın bir varlık için olur.[4]

İnancın boyutlarının hepsinde daha iyi daha üst bir dünya istenci bulanmaktadır. Yani olması gerekenin gerçekleştirilme yönelimidir inanç. Bu noktada aşkın bir yön taşımakta bu dünyanın ötesinde bir genişgörüşlülüğe işaret etmektedir.

Dünyevi olmayan; dünyevi olanla sınırlı olmayan bir beklenti durumudur inanç. Bu durumda inancın en önemli özelliği aşkın bir yan taşımasıdır. Her inancın özünde aşkın bir yan bulunur. Bu aşkın yan hayatın dayandığı ilkeleri de ele veren ortaya koyan bir boyut taşır. İnançlarımız hayatın dayandığı ilkelerin ne olduğunu söyler bize.

İşte dogmanın varlığı bu ilkelerin varlığına bağlıdır. Dogma ilkeden yola çıkıp ilkeyi yıpratan yaklaşımlardır. Dogmanın beslendiği yer inanç olduğundan dogmaya inancın yozlaşmış hali diyebiliriz. Dogma kendini aşkın olanla ifade ettiği halde içkin amaçlar için dünyevi beklentiler için kurgulanır. Bu beklentiler çoğu kere sadece fayda ve zarar hedefi ile öne çıkar. Dünyevi beklentiler dünyevi olmayan üzerinde gerçekleştirilemeyeceğinden dogmanın ilk özelliği aşkın olanın içkinleştirilmesidir. Aşkın olan içkinleştirildiği zaman inanç evrenselliğini, insaniliğini, anlamlılığını yitirmeye başlar. Burada evrensel bir hakikat değil, öznel bir kurgulama boy verir. Bu ise insanın anlamdan kopuşu demektir. Anlamdan kopmak evren ve insandan kopmak anlamına gelmektedir.

Bu durum peşinden birçok yanlış anlayışı sürükler. Örneğin insanın doğuştan kötü görülmesi, tanrıları memnun etmek için insanların kurban edilmesi, tanrılara yiyecek ve içecekler verilmeye çalışılması, belli bir ırkın ortaya koyduğu dünyevi kazanımların o ırkın üstünlüğü şeklinde yorumlanması gibi. Bu eylemlerin tümünde belli bir fayda ve zarar hedeflendiği gözlenmektedir.

Dogmalar asli hakikatler üzerinde vücut bulur. Örneğin Dünyanın geçici olduğu her şeyin değişip dönüştüğünü gören insan bu geçicilik içinde asli bir şeyin olacağına inanır ancak bu inanç onu dünyadan uzaklaşmak dünyadan el etek çekmek gibi bir dogma üretmesine zemin hazırlayabilir. Bu tam tersi anlayışları da üretebilir.Yani manevi olanı hepten yok sayarak hayatın özünü sadece belli hazlara bağlamak gibi bir dogmatik anlayışa varabilir..

Evren ve insan hakkında elde ettiğimiz kimi bilgilerin kimi yargıların değişmesi gerçeği, bilginin kötü görülmesi ve bu dünyada hakikatin elde edilemeyeceği dogmasına evirilebilir.

O halde Dogma öznel ve anlık fayda temelinde insanı kendisine yabancılaştırır; insanı insandan ve evrenden koparır. Bütün putperest eğilimler bu sonucu ortaya koymuş ve insanoğlunu bir diğerine düşmanlığını, bir kesimin diğer kesim üzerinde hâkimiyet kurmasını doğurmuştur. Bütün haksızlıklar çoğu kere bir dogma ile maskelenmiş ve meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Bu gerçek bile bize insanın özünde inancın bulunduğunu göstermektedir. Dogma inançtan beslenir ancak inanca aykırı eylemlerin kaynağı olabilir.

b-Leibniz’in İmanın Akla Uygunluğu Adlı Çalışması Bağlamında İnanç Ve Dogma

İnanç ve dogma arasındaki farkı en özlü bir biçimde Leibniz’in yaklaşımlarını değerlendirerek verebiliriz. Leibnz imanın akla uygunluğunu ispat etmeye giriştiği eserinde İbni Rüşd takipçilerinin imanın akla uygun olmadığını savunduklarını iddia etmektedir.[5] Onun iman dediği tamamen kilise teolojisinin ürettiği dogmalardır.

Leibniz (1646-1716) “İmanla Aklın Uygunluğu Üzerine Konuşma” adlı eserinde “insan zihninin iman nurundan yardım görmeksizin elde ettiği hakikatler olduğunu kabul ediyor. Ancak burada aklı “doğru ve gerçek akıl” diye kategorize etmekten de kaçınmıyor. Doğru ve gerçek aklı saf ve önyargısız akıl olarak anlıyor. Leibnz”e göre aklın hakikatleri iki çeşittir. Bunlar;

a-Ebedî hakikatler ve,

b-Pozitif hakikatlerdir.

Pozitif hakikatler ya deney yardımıyla (aposteriori), ya da akıl sayesinde (a priori) edinilir.

Hakikatler konusunda en büyük yanılgının açıklamak, anlamak, ispat etmek ve müdafâaa etmek arasındaki farkı anlamamaktan kaynaklandığını söylüyor. Leibniz’e göre dinî hakikatleri biz belki büsbütün anlayamayız; ama açıklayabiliriz. Bazen açıklayamayız; ama anlarız. Bazen anlarız; ama ispat edemeyiz; ona imân ederiz, onu müdafâaa ederiz diyor. Ancak şunu unutmamak gerekir ki Leibnz’in burada dinî hakikatler ya da dini sır olarak ifade ettiği konular daha çok kilise teolojisinin ortaya koyduğu iman esaslarıdır. Yani o, teslis’i, vücud bulma öğretisini, kutsal yemek ritüelininin anlamını hep dini sır olarak anlamakta; bunların iman esasları olduğunu vurgulayarak bu konuda sorgulamadan kaçınmak gerektiğini belirtmektedir. Oysa kilisenin ortaya koyduğu her yaklaşımı iman esası ve “sır” olarak görürsek asla sağlıklı bir inanca varamayız. Leibnz kilisenin ortaya koyduğu esasları (teolojiyi) iman esasları kabul etmek ve bunları sorgulamamakla beraber şunu da belirtmeden geçemiyor “Sırları müdafaa edeceğim diye, zorunlu ve ebedi hakikatlere yüz çevirmek asla doğru değildir; hatta tehlikelidir de. Aksi takdirde dinin düşmanları hem dini, hem sırları çiğneyip geçmeğe hak kazanırlar.[6]

İşte İbn-i Rüşd ve takipçilerinin söylemek istedikleri de sanırım budur. İbn-i Rüşd Leibniz’in iman olarak kabul ettiği yukarıda sıralanan unsurları iman olarak görmemektedir. İbn-i Rüşd akıl ile vahiy arasında bir çatışma olmaz demektedir yoksa iman diye nitelediğim; çerçevesini çizdiğim şey ile akıl arasında bir çatışma olmaz dememektedir. Biz bunu biraz ileri götürerek şunu söyleyebiliriz ki İbn-i Rüşd iman olarak sunulan her şeyin sorgulamaksızın akla uydurulmasının yanlışlığına vurgu yapmaktadır. İslam’da belli bir Kilise ve tanrı ile ilişkide aracı sınıf olmadığından imanı biçimlendirecek herhangi bir mutlak otorite de bulunmamaktadır.

Bu bağlamda elbette İbn-i Rüşd ve takipçileri belli bir aracı sınıfın akla tahakküm etmesine karşı çıkacaklar ve bu aracı sınıfın sunduklarını akıl ile yeniden sorgulayacaklardır. Bu sorgulama işinde hem aklın hem de vahyin imkânlarını kullanacaklardır.

Leibnizin imanın akla uygunluğu çabasını biz dogmanın akla uygunluğu çabası olarak anlamayı daha doğru bulmaktayız. İbni Rüşd ve takipçilerinin yaptıklarını da bir iman eleştirisi değil, bir dogmatik tavrın eleştirisi olarak yorumlamaktayız.

Leibniz’in düştüğü en önemli hata, iman ile aklın verilerini iki ayrı alanmış gibi değerlendirmeye çalışmasıdır.

c-Arzu Ve Eğilim Bağlamında İnanç Ve Dogma

İnanç insanın eğilimi/yatkınlığı ile, dogma arzu ile ilgilidir.

Arzu ile eğilimi de ayırmamız gerekmektedir. Arzu ayrıdır, eğilim ayrıdır. Her dogmanın arkasında mutlaka bir inanç bulunmaktadır. Dogma arzulananı inanç ise eğilimi ortaya koyar. Asli olan ile kurgulanan ayrıdır. Kurgu ancak bir eğilim varsa olabilir; eğilim olmadan kurgu olmaz. Kurgunun zemini insani eğilimdir. Ancak eğilim üzerine kurgulanmış her şey dogma değildir. Dogma kurgulamanın asıl kabul edilmesidir. İnanca dayalı kurgulamaların bir kısmı dogma bir kısmı hakikattir. Eğer bu surgulamalar hayata insana uygunsa insani, çağdan çağa yenilense bile asli ve iyidir. İnanca dayalı kurgulamaları tartışabilirsiniz ancak dogmalar tartışılmaya izin verilmeyen kurgulamalardır. O halde kurgulanan şeyin dogma olup olmadığı kurgulamanın asli sayıldığı bir dogmatik tutum ile gerçekleşir. Kurguyu asli saymak kurgulananı dogmaya dönüştürecek bir sonuca kapı açabilir. Zaten Dogmayı üreten de bu dogmatik tutumdur.

Kant’ın altını çizdiği gibi sağlam bir inanca varmak ve doğru yaklaşımı bulmak ancak koşulsuz buyruğa uymakla mümkün olacaktır.[7]   Çünkü dogmalar koşulsuz buyruğa dayalı olarak düzeltilebilir. İnanca uygun hale getirilebilir. O halde insana ve insanın tarihsel tecrübelerine aykırı her şey dogmadır. Bunlar insanın temel eğilimleri ile test edilerek altındaki hakikat ortaya çıkarılabilir ve dogma asli bir zemine oturtulabilir. Bu asli zemin değere uygunluktur. Dogmalar değerden beslenmekle birlikte değeri yıpratan ve çürüten bir yapı arz ederler.

Dogmalar elbette inançlardan beslenirler ancak inanca taban tabana zıt bir anlayışa hizmet eder hale gelebilirler İnançsal kabuller insansal kabullerdir. İnanç dogmaya dönüşebilir. Dogmanın varlığı inancın varlığına bağlıdır. Yani dogma inanç üzerinden kendine bir varlık alanı açar. İnançla karıştırılmasının sebebi de çoğu kere budur.

Leibnz akla aykırı olan ile aklı aşan şey[8] ayrımı yapar. Peki, nedir akla aykırı şey ve nedir aklı aşan şey?

Akla aykırı şey insanlığın ortak kabullerine ters olan şeydir. İnsanların Tanrılara kurban edilmesi, cinsel organların kesilmesi, insanın suçlu olarak dünyaya gelmesi bir beşerin ilah olması vesaire…

Aklı aşan şey insanlığın yönelimlerinde olan ancak akılla da temellendirilemeyen şeydir.

Akılla temellendiremediğim her şeyi dogmatik olarak nitelendirmek mümkün müdür? Burada hangi akıl sorusu da önemlidir? Akıl sadece matematiksel çıkarımlar yapan deney ve gözleme tabi bir araç mıdır?

Aydınlanma döneminde gelişen eğilimler akıl ile kalbi birbirinden ayıran bir sonucu doğurmuştur. Bu anlamda akıl biçimsel bir yapıya hasredilmiştir. Aydınlanmayla birlikte egemen olan akıl, Horkhaimer’in öznel akıl dediği akıldır. Biçimsel (öznel) akılda amelî, ahlâkî ya da estetik bir doğrudan sözetmek anlamsızlaşır. Çünkü akıl sadece intellect’e mahkûm edilmiştir.

Bu çerçevede Aydınlanma aklını eleştiren Frankfurt Okulunun önemli düşünürlerinden Max Horkheımer aklın tanımlanmasının güçlüğüne dikkat çekmiş; aklın fonksiyonlarından yola çıkarak akl’a şu şekilde bir yorum getirmiştir.. “Akla uygun şeyler yararlı şeylerdir. Akla uygun insan da kendisine neyin yararlı olduğunu bilen insandır.”[9]  Bu yarar anlık ve geçici bir yarar değil, iyinin gerçekleşmesi bağlamında evrensel bir yarardır.

İnancı dogma ile aynı sayan anlayış insanlığın anlama kanallarının en önemlisini tıkamıştır. Akıl denilen kavram bu kanalın tıkanması için kullanılır hale gelmiştir. Bunu ilk fark edenlerden birisi İ.Kant tır. Ona göre Hakikat salt süje obje ilişkisi dolayımında idrak ettiğimiz şey değildir.

Şimdi belli bir çerçeve içine hapsettiğimiz akıl kavramına ters düşen her şeyi akıldışı olmakla suçlamak inanç ile dogma arasındaki farkı anlamamız önündeki en önemli engeldir. Aklın anlamının daraltılması özellikle Avrupa aydınlanması ile gerçekleşmiştir. Aydınlanma derken “17. y.yılın II. yarısında başlayıp 19. y.yılın ilk yarısına dek uzanan ve her alanda aklı temel alan” dönemi kastetmekteyiz.100 Aydınlanma akıl çağı olarak da adlandırılmaktadır. Aydınlanmanın ortaya koyduğu “gerek ampirizm gerek rasyonalizm karakteristik bir biçimde insan bilgisini sağlam temeller üzerine oturtmaya ve dini bilginin düzmece (!) iddialarına karşı koymaya çalışır.”[10] Bu anlayışa göre dinin iddiaları rasyonel bir temele oturmadığı için anlamsızdır. Ancak Aydınlanma ile başlayan süreç Aydınlanmanın getirdiği yaklaşımların da sorgulandığı bir süreç olmuştur. Özellikle İ. Kant (1724-1804) Aydınlanma felsefesinin ahlak ve din için önemli bir problem yarattığının farkındaydı [11] Bu noktada Kant bilimsel diye nitelenen bu akla, dine ve inanca kapı açmak için sınır koymayı gerekli gördü. Bu noktada Kant cevaplayamayacağımız soruların olduğunu vurguladı. Özellikle Tanrının varlığı, insanın özgür iradesi ve insanın ölümsüz bir ruhu olup olmadığı meselesinde sorularımızın cevapsız kalacağını söyledi. Çünkü ona göre bilgimiz sınırlıdır. Aklımız belli kategoriler çerçevesinde çalışmaktadır. Bu kategoriler aklımızın sınırlarını belirlemektedir. Kanta göre dünyayı algılamada hem “duyu”lar hem de “akıl” rol oynamaktadır. Ona göre insanın dünyayı kavrayışını çerçeveleyen iki şart sözkonusudur. Bunlar dış şartlar ve insanın içinde bulunan şartlar. Dış şartlar duyularımızla algılamadan önce hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmadığımız şartlardır. İnsanın içinde olan şartlara gelince bunlar aklımızı sınırlayan kategorize eden ölçülerdir. Bu anlamda aklımız bu kategoriler çerçevesinde çalışmaktadır.

Bu çerçevede Kant Aydınlanmanın getirdiği bilimsel akıl’ın verilerinin her konuya cevap veremeyeceğini vurgulayarak, dış dünyada müşahede edemediğimiz şeylerin varlığını inkâr edemeyeceğimizi, çünkü aklımızın ancak müşahede ettiğimiz âlem çerçevesinde çalıştığını belirtmektedir. Bu yüzden ona göre Tanrının varlığı da akıl tarafından idrak edilemez. Ancak Tanrının olduğunu varsaymak insan ahlâkı için gereklidir. Bu bağlamda Kant “Tanrı, özgürlük ve ölümsüzlük kavramlarını, aklın ahlak alanındaki kullanımında arayalım ve temellerini aklın bu kullanılışı üstünde kuralım” demektedir.[12]

Kant dogma ve ritüellerden değil kalbin yaratılışı içinde tüm insani ödevleri yerine getirmeye yönelik bir temelden sözetmektedir. Kant bunu ahlaki yönelim olarak nitelendirmektedir. İşte biz de inancın böyle bir yönelim olduğunu ve insanın yaratılışı içine yerleştirilen üstünlük, mükemmellik ve daha iyi bir dünya istencinin temeli olduğunu söylemekteyiz. Çünkü asli inanç(dogma olmayan inanç) koşulsuz bir buyruğa yaslanan inançtır. Bu inancın sürekli diri olması ahlakın içinde var olabilmesine bağlıdır. Kant’ın belirttiği gibi ahlak inancın teminatıdır. Biz buna ahlaki inanç diyebiliriz.

Bütün inançlar dogmaya dönüşebilir; inançlara uyum göstermeyebilirler. Bunun sağlamasını yapmak için ahlaki inanç devreye girer.

İslam’dan, Hıristiyanlıktan Yahudilikten anladıklarımız dogma olabilir, Yani inançlarımız dogma halini alabilir. İnançlarımızın dogmaya dönüşmemesi için neler yapılabilir. Bunun için sabit bir ölçü bulmak durumundayız. Dini inancın sağlam zemini ahlaksal inançtır.

İnsanlar tarih boyunca inanç alanında çok çeşitli olsalar da hepsi daima bir yüce varlık fikrini taşımışlar bunu yansıtmışlardır.  “Halk masallarında olduğu gibi pratikte de, insanın yalnızca cansız nesneler ve bitkilerle olduğu kadar aynı fiziksel bağın insan ve hayvan arasında var olduğu varsayılırdı. Öyle ki birinin sağlığı öbürüne bağlı olur, hayvan öldüğünde insan da ölür. Sibiryalı Yakutlar her şamanın ya da sihirbazın ruhunu ya da ruhlarından birini, titizlikle herkesten gizlenen bir hayvanın içinde canlı tuttuklarına inanır. Halk masallarında bir kimsenin yaşamının bazen bir bitkinin yaşamına bağlı olduğunu bitkinin kurumasıyla o kimsenin hemen öldüğünü, ya da o insanın ölümünün bitkinin kurumasına neden olduğu”[13]  şeklinde inançlar insanın evrenle bağ kurma çabaları olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda bu anlayış yaşamın tek bir öze sahip olduğu bilincine dayanmaktadır.[14]

Bütün inançlar hurafeler kutsala ilişkin teoriler hep kutsaldan doğar.[15] Burada kastettiğimiz inanç bir bilişsel farkındalık, bir itirazsız boyun eğiş, ya da bir duygusal tatmin olarak ele alınan inanç değildir. Kastettiğimiz inanç varoluşsal ve nihai bir kaygıya yaslanan inançtır.[16] Bütün yanlış inançlar bu asli inanç’ın varlığından vücud bulmakta; ondan beslenmektedirler.

Örneğin Hıristiyanların Akıl ve Asli günah bağlamında insana ilişkin olumsuz yaklaşımlarından yola çıkarak inanç ve dogma farkını ortaya koyabiliriz.

“İnsan günah işleyebilir” demek inanç, “İnsanlar dünyaya günahkâr gelir” demek dogmadır.

Alain’in isli cama bakarak dünya ile güneş arasındaki büyüklü ölçme çabası Kilise tarafından hoş karşılanmayabilir. Bu noktada “dünya ve güneş arasındaki büyüklüğü isli cama değil kutsal kitaba bakarak değerlendirelim” demek dogmadır.

 “Akıl insana yanlış şeyler yaptırabilir” demek inanç “insanın cennetten kovulmasının sebebi akıl bilgidir” demek dogmadır. Örnekler çoğaltılabilir.

Kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi dogma Vefa duygusunun gereği olarak verdiği nimetlerden dolayı Tanrıya minnet duyulması inançtır. İnsanın Tanrı anlayışları farklı olsa da bu böyledir. Kimisi Tanrıya inanmasa bile belli bir partiye,  Polit büroya, Lenin’e, Mao’ya sadakatini göstermek için insanlık dışı eylemlerin üstlenicisi olabilir.

d-Savunu Bağlamında İnanç ve Dogma

Dogma kurulu bir egemen prensibi savunmak anlamına da gelmektedir. O halde Dogma savunuculuğu öne çıkarır. Savunmak, bir kurgulama ve haklı çıkarma aracıdır.. Savunu ise asıl ile bakışaçısını birbirine karıştırmaktır. Bakışaçısını asıl kabul etmek ve bunu sorgulama tavrından uzak olmaktır. İnançtan dogmaya varanlar bu açıdan hep savunucu ve saldırıcı olmaktan kurtulamamışlardır.

O halde dogma öğretilen, inanç ise insansal bir yönelime karşılık gelen şeydir diyebiliriz. Öğretilen şey inanca uygun olabilir ya da olmayabilir. Uygunsa sahihlik kazanır. Her dönemde benim anlayışım değişebilir ancak inançlarım değişmez.

Dogma hem tarihseldir hem statiktir. İnanç ise sabittir ancak tarihsel değildir. Tarih içinde üretilmiş sosyal ya da siyasi şartlar tarafından yönlendirilmiş değildir. Savunmacı ruh yapısı egemen düşünme biçimini mutlak kabul etme tavrını taşır. Savunulan anlayışı egemen anlayışa uydurma çabası dogma üretir. savunu çabası her din için önemli bir sapmadır aslında.Tahrif de bu sapmanın bir uzantısı olmaktan başka bir şey değildir. Dinin tahrifi sürecine baktığımızda hep bir savunu tavrını görmekten kurtulamayız. Kutsal kitabın tahrifi kimi kere egemen anlayış tarafından benimsenme güdüsüyle gerçekleştirilmiştir.

Dogma kurgulanan, inanç ise arzulanan bir eğilimdir. Arzulanandır demiyorum arzulanan içsel bir eğilimdir. Her insanın arzuladığına duyduğu yönelimdir. Haz ve fayda da arzulanandır ancak burada nihai bir arzulanmadan sözediyoruz. Haz ve faydayı varoluşunun temeli haline getiren insan bile bu iki unsuru hayatına rehber edinmemektedir.

Vicdani açıdan da böyledir,(insan daima iyi olanı tercih eder, işkence yapılanı değil işkenceciyi kınar kendisi işkenceci olsa bile vicdanını rahatlatmak için bu eylemine meşru bir açıklama bulmak zorundadır, değilse akıl sağlığı tehlikeye girer) bilimsel açıdan da böyledir, sosyal açıdan da böyledir.

Rasyonel olarak izah edemediğimiz her şeye dogma dersek o zaman yanılırız. Kantın numen alan fenomen alan ayrımı tartışmadığımız değil tartışamadığımız bir alandan sözetmek için anlattığı ayrımdır.

Teorik olarak ifade edemediğimiz şey dogma olarak adlandırmak pozitivist bir bakışaçısının ürünüdür.

Her insanda dinsel yönelim vardır. Bilim bile dogma üretebilir.

Örneğin, İlerleme fikri, Üstünlük teknolojidedir anlayışı bilimsel alandaki dogmalardır.

Hakikat bütün anlayışların bakışaçılarının üstündedir. Hakikat telkin etmeyi değil keşfedilmeyi ortaya çıkarılmayı bekler. Dini metinlerde peygamberler bile birer savunucu değil birer uyarıcıdırlar.

e-Mythsel Anlatı dogmatik bir anlatı mıdır?

Dogma ve inanç arasındaki ayrıma dikkat etmeyenler Mytsel anlatıları da dogmatik ve tarihsel bir döneme ait görerek dışlamaktadırlar.

Mythsel anlatı sembolik bir anlatımdır ve sembolik olarak çözümlenmesi yapılmadığı müddetçe bu anlatıları dogma olarak nitelemek önemli bir yanılgıdır. Şiirsel anlatılar için de aynı şey geçerlidir. Şiirsel ve myth’ik anlatıların sembolik karşılıklarını bularak meseleye yaklaşılmadığı zaman bu anlatıları, insanın gelişmemiş aklının ürünü olduğu şeklindeki bir yanlış yargıya kurban etmekten kurtulamayız.

f-Deney Yapmak ve yapamamak Açısından İnanç ve dogma

Bilimsel olmayan (deneye ve gözleme dayanmayan) bir şey hayat hakkında doğru şeyler ortaya koyamaz mı?

İnançlarımız bilimsel gelişmelere güç katamazlar mı? Bu sorular özellikle yüzyılımızda sorulmuş ve cevaplar verilmeye çalışılmıştır.

Örneğin dünyayı “mutlak kudret sahibi (kadir-i mutlak) bir Tanrının yarattığı ve kâinatın düzenli işleyişini sağladığı şeklindeki mistik inanç, nedensellik yasaları ile ifade edilebilecek olayların muntazaman ardı ardına yaşandığı varsayımını desteklemektedir. Tanrının sınırsız iyiliği inancı, O’nun insanoğlunu aldatmayacağı inancını desteklemektedir ki bu da insanın duyusal deneyimlerinin yaratılan dünyaya ilişkin güvenilir bilgiyi vereceği varsayımıdır.”[17]

İnançların bilimsel gelişmeler noktasında insanları motive ettiği şeklinde bugün temel bir anlayış oluşmuştur. Yaratıcı bir kudretin varlığına olan inancın evrene olan inancı beslediğine vurgu yapılmıştır. Ayrıca İnançlı olmak rasyonel olmaya aykırı değildir.  İnancı rasyonalitenin karşısına koyanlar 19. yüzyıl pozitivizmi ile meseleye bakmaktadırlar. Pozitivizmin inandığı iki tane hakikat vardır Gerçeklik ve fayda. deney ve gözlem metodu.

Bu yüzden Vico kendi eserine Yeni Bilim diyor. Çünkü maddeyi deney ve gözlem ile laboratuar deneyi ile inceleyebilirsiniz ancak insansal kültür olaylarını laboratuar deneyi ile inceleyemezsiniz: Laboratuar deneyi ile inceleyemediğiniz her şeyi akıldışı olarak görmek de ayrı bir bağnaz tutumdur. Bu yüzden Vico insanlığın tarih içinde ürettiği bütün her şeyin göz önüne alınarak insan hakkında karar verilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bu noktada bilimsel açıdan pozitivist olmak da mümkün değildir.

Çünkü pozitivizm hakikati sadece laboratuar deneyine hapsetmekte ve bununla yanlış sonuçlara varmaktadır.

Anlık deneyler ve gelişen bilimsel yaklaşımlarla kesin hükümlere varmak bilimsel bir şey değildir. Bu sağlıklı bir metod da değildir. Yani madde hakkındaki yargılarda bile bu metod olarak ele alınamaz. Sadece yardımcı bir unsur olarak ele alınabilir. Bu yüzden Popper bu tarz bilimin ürettiklerine karşı çıkmaktadır. Yanlışlama fikri bu yüzden önemlidir.

İnsanlığın inançları ortaktır. İnsanları dogmalar ayırmaktadır. Dogmalar evrensellik içermez ve öğretilebilir hususlardır ve her zaman tartışılmaya açık olmak durumundadır. İnanç deney alanına giren konuları tartışmamayı öngörmez.

Bu açıdan bakıldığında inanç olarak asli ve değişmez tartışılmaz hakikatlerin boyutlarını ve hayattaki görünümlerini şu şekilde belirleyebiliriz.

Dini inanç: “Hayatın görünenin ötesinde anlamları vardır” şeklinde belirleyeceğimiz bu inanç en ilkel toplumlardan günümüze kadar insanların hayata bakışını belirleyegelmiştir.

Ahlaki inanç: Ahlaki inanç derken ahlaki yargıdan değil koşulsuz buyruk olan evrensel bir ahlaksal yasadan sözediyorum. Hayat ötekinin iyiliğini düşünmek üzerine kuruludur. Adalet, eşitlik, özgürlük, biz bunların deneyini yapamayız ama bunlar inançtır.

İdeolojik inanç: Her insan inançlarından yola çıkarak yaşadığı çağı anlama ve bu çağın problemlerine çözümler sunma durumundadır. Bu yaklaşımlar ideolojiler olarak öne çıkmaktadır. İleride daha iyi bir dünya istenci, Yaşanılan dünyanın olumsuzluklarını giderme istenci asli bir istenç asli bir inançtır. İdeolojiler en temelde bu istençten beslenir. Bu istenç tartışılamaz.

Bilimsel İnanç: Bilgi elde edilebilir ve dünya bilgi ile daha güzel bir yaşama alanına dönüşebilir. Hayatta çözemeyeceğimiz meseleler olduğunu bilsek bile çözme çabasından bir an bile geri kalamayız. Bu tutum deneysel bir tutum değil; tamamen içsel tamamen metafiziksel bir durumdur. Yani bilimsel yönelim deney ve gözlemden türemez. Deney ve gözlem bilimsel yönelimden türer.

Sonuç

Felsefenin görevi hayata egemen yasaları anlamaya çalışmak yoluyla inancın sağlam zeminin göstermektir. Bu noktada felsefenin temel problemi dogmatik düşüncenin önünü kesmektir.

Dogmatik düşünüşün önünü kesmenin anlamı dogmalar tarafından üstü örtülmüş saptırılmış asli inancı bulup ortaya çıkarma çabasıdır.

Felsefenin varolma sebebi hakikate ilişkin önyargılarımızı pekiştirmek ve bize hakikatin dayandığı sağlam inancı göstermektedir.

Felsefe ontolojik önyargılarımızın ortaya çıkarılması ve bu önyargının sağlam zemininin bulma çabasıdır.

Bütün bu inanç türleri asli bir inancın hayattaki karşılıklarıdır. Hepsi asli bir inançtan beslenmektedir. Ancak yukarıda belirttiğimiz gibi inanç hayatın dayandığı ilkelerden yalıtıldığında tam anlamıyla insanlığı çürüten, yaşamın gelişimini engelleyen, insani olanı yıpratan bir işlev görecektir.

 _____________________

[1] İman ve İnanç kavramını farklı görenler olsa da biz yazımızda iman ve inanç kavramlarını aynı anlamda kullandığımızı belirtmek isteriz. Ayrıca Bkz. Tillich Paul, İmanın dinamikleri, , çev. Fahrullah Terkan- Salih Özer, Ankara–2000
[2]– Bu anlamda dogmatik tavıra septiklerin tavrını da örnek verebiliriz. Her şeyden şüphe duyma gibi bir yanılsama insanı dipsiz bir karanlığa mahkûm etmek demektedir. Hayatın anlamını kaybetmek demektir. O halde en büyük dogmatikler septiklerdir.
[3] -Hobbes T., Levıathan,çev. Semih Lim, s.51, İst.2001
[4]-Korlaelçi Murtaza, Gabriel Marcel’e Göre Bağlılık Ve Sadâkat, Felsefe Dünyası, 1992, Sayı 6
[5] Bkz. Leibnz, Theodicee ya da Tanrının Haklı Kılınması Çeviren: Levent Özşar,İst.2009
[6] Bkz. Leibnz, İmanın akla Uygunluğu üzerine konuşması, çev. Hüseyin BATU, s.43,İst.1986 Ayrıca bkz. Sönmez Bülent, Peygamber ve filozof, Ankara,2002
[7]– Kant İ., Religion Within The limits of  reason Alone Kšnigsberg, 26 January/1794
[8]-Leibnz,Teodicee, Çeviren: Levent Özşar, 2009
[9]– Horkaimer Max, Akıl Tutulması, Çev. Orhan Koçak, İst. 1994
[10] West David, Kıta avrupası Felsefesine giriş, Çev. Ahmet Cevizci, s.33, İst.1998,Ayrıca geniş bilgi için bkz. Sönmez Bülent, Peygamber ve Filozof,S.40-41,Ankara,2002
[11] -West D. a.g.e,s.41
[12]-Kant, Seçilmiş Yazılar, çev. Nejat Bozkurt, s.94-95 ist.1984
[13] Frazer’George Sır James, Altın Dal,  Çeviren: Mehmet H. DOĞAN, s..306-307, İst.–2004
[14] Frazer J,a.g.e, s.306-307
[15]-Boutroux E. Çağdaş felsefede ilim ve Din, s.217,
[16]-İman ve İnanç kavramını farklı görenler olsa da biz yazımızda iman ve inanç kavramlarını aynı anlamda kullandığımızı belirtmek isteriz.
[17]-Trusted Jenniffer, Fizik ve Metafizik, Türkçesi: Seval Yılmaz, s.11, İst.-1995

KAYNAKÇA
Boutroux E. Çağdaş Felsefede İlim Ve Din, Çev. Hasan Katipoğlu, İst. 1997
Frazer George Sır James, Altın Dal, Çev.: Mehmet H. Doğan, İst. 2004
Horkaimer Max, Akıl Tutulması, Çev. Orhan Koçak, İst. 1994
Kant İ., Religion Within The Limits Of Reason Alone, Kšnigsberg, 26 January/1794
Leibnz G. W.,Teodicee, çev.Levent Özşar, İst.2009
Leibnz, İmanın Akla Uygunluğu Üzerine Konuşması, Çev. Hüseyin Batu, İst.1986
Trusted Jenniffer, Fizik ve Metafizik, Türkçe’si: Seval Yılmaz, İst. 1995
West David, Kıta Avrupa’sı Felsefesine giriş, Çev. Ahmet Cevizci, İst.1998,Sönmez Bülent, Peygamber ve Filozof, Ankara,2002
Tillich Paul İmanın Dinamikleri, Çev. Fahrullah Terkan, Salih Özer, Ankara, 2000.

Bir yanıt yazın