İYİLİĞİ EMRETMEK KÖTÜLÜKTEN SAKINDIRMAK
EMİR Bİ’L-MA‘RÛF NEHİY ANI’L-MÜNKER
Toplu yaşamak zorunda olan insanlık, bu yaşayışın uyumlu olarak sürdürülebilmesi ve iyiliğin hâkim kılınabilmesi için İslâm ahlâkına göre birtakım kurallara uymakla yükümlüdür. İslâm ahlâkında başlıca toplumsal kurallar dinî buyruk ve yasaklarla zaman ve mekâna göre değişmezlik kazanmış, her birey, iyiliğin yaygınlaşması ve kötülüğün önlenmesine kendi ölçüsünde katkıda bulunmakla yükümlü kılınmıştır. İslâm toplumunun en önemli ilkelerinden olan emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker görevinin yerine getirilmesi, her müslümanın, toplum içindeki konumuna, maddî ve mânevî gücüne göre katıldığı bir sorumluluktur. Kur’an-ı Kerîm’deki ifadesiyle “yeryüzüne sâlih kulların hâkim olması” (Enbiyâ 21/105) idealine hizmet etme sorumluluğudur. Hz. Peygamber bu görevin önemini ve kapsamını şu şekilde belirtir: “Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülüğe engel olursunuz ve zalimin iki elini tutup onu hakka çevirir, doğruluğa zorlarsınız veya (bunu yapamazsanız) Allah, sizin iyilerinizin kalplerini de kötülerinkine benzetir ve daha önce İsrâiloğulları’na olduğu gibi size de lânet eder” (Ebû Dâvûd, Melâhim, 17). Kur’an-ı Kerîm, savaş zamanlarında bile belli bir topluluğun savaşa katılmayıp, dini öğrenmelerini ve savaşa gidenler döndüklerinde onları uyarmalarını, iyiliği emretme kötülüğe karşı gelme faaliyetini sürdürmelerini istemiştir. (Tevbe 9/122).
Emri bi’l-ma‘rûf nehyi ani’l-münker, dinî ve ahlâkî bütün buyruk ve yasakları kapsayan geniş kapsamlı bir deyimdir. Urf (örf) kökünden gelen ma‘rûf “iyi, iyi olarak bilinen, örf haline gelmiş olan tutum”; nükr kökünden türetilmiş olan münker ise “çirkin, kötü, aklın veya dinin kötü kabul ettiği davranış” demektir. İslâmî terminolojide genellikle mâruf “hayır”, münker de “şer” anlamında kullanılır. Buna göre emir bi’l-ma‘rûf “iyi olanı emretme, iyiliği ve güzelliği yaymaya çalışma”, nehiy ani’l-münker ise “kötülüğü yasaklama, kötülüğe karşı çıkma” anlamına gelir. Kur’an-ı Kerîm’de sekiz âyette iyiliği emretme ifadesi yer alır. Bir âyette iyiliği yasaklayanlar kınanır (Tevbe 9/67). Ayrıca otuz âyette mâruf kelimesi “iyilik, iyi güzel, örf haline gelmiş tutum ve uygulama” gibi anlamlarda geçer. Bu âyetlerin birinde “Güzel (mâruf) bir söz, arkasından eziyet gelen sadakadan daha iyidir” (Bakara 2/263) buyurulmuştur. Münker kelimesi ise on altı âyette geçer. Bunların sekizinde mâruf kelimesiyle birlikte “iyiliği emretme, kötülüğe karşı çıkma” anlamını ifade edecek şekilde, diğerlerinde ise genel olarak “kötü, çirkin, kamu vicdanını rahatsız eden, meşruiyet sınırını aşan tutumlar” anlamında kullanılmıştır.
Hz. Peygamber’in şu sözü bu konuyla ilgili olarak normal şartlarda her müslümana görev yüklemektedir: “Bir kötülük (münker) gören kişi onu eliyle önlesin. Buna gücü yetmeyen diliyle karşı çıksın. Bunu da yapamayan (kötülüğe) kalben buğzetsin ki, artık bu da imanın en zayıf derecesidir” (Müslim, “Îmân”, 78). (DİA). Peygamberimiz çirkin ve haksız bir işi gören müslümanın, buna sessiz kalmayarak tavır koymasını öğütlüyor ve bu tavrın üç şekilde olabileceğini söylüyor. Gücü yetiyorsa onu eliyle men eder. Bu görev öncelikle yöneticilere, daha sonra gücü yeten herkese aittir. Her müslüman dinini öncelikle yaşamak, daha sonra gücü, bilgisi ve imkânı ölçüsünde kötülüğe engel olmakla mükelleftir. Bunu yaparsa kötülük önlenmiş olur. Buna gücü yetmiyorsa nasihat eder, kötülüğün zararlarından söz eder, kişiyi bundan engellemeye çalışır. Bunda başarılı olursa yine kötülük önlenmiş olur. Buna da gücü yetmiyorsa o işi onaylamadığını tavrıyla belli eder, yapılan işe destek vermez, onaylamaz. Onun bu tavrı etkili olabilir, kötülüğün yayılmasına engel olabilir. Olmazsa bile kötülüğü onaylamadığı için üzerine düşen görevi asgari düzeyde olsa bile yapmış olur. Aksi halde kötülüğün karşısında sessiz kalmak hem kişiyi sorumlu kılar hem de kötülüğün yaygınlaşmasını sağlayabilir.
“Kötülüğü el ile önleme” sorumluluğu, müslümanları toplumda iyiliğin kökleşmesini ve kötülüğün giderilmesini sağlayacak bir siyasî güç meydana getirmek ve sağlam bir toplumsal yapı oluşturmakla yükümlü kılar. Bu sağlam yapı vicdanı ve ahlâkı bozulmuş olduğu için kötülük işlemekten çekinmeyenleri, hiç olmazsa açıktan açığa kötülük işlemekten uzak tutar. Bu görevi mutlaka birilerin yapması gerekir. Aksi takdirde kötülük gittikçe yaygınlık kazanır. Ancak “kötülüğü el ile önleme” görevinin, rastgele kişilerin kaba kuvvet kullanmaları, şiddete başvurmaları gibi düzensizliği ve başı bozukluğu ifade etmediğini belirtmek gerekir. Çünkü bundan, birçok âyet ve hadiste şiddetle yasaklanmış olan fitne doğar. “Kötülüğe dil ile karşı çıkma” sorumluluğu genel olarak iyilikten yana olma ve kötülüğe tepki gösterme bilincinin toplumda canlı tutulmasını, eğitim, öğretim, irşad, yazılı ve sözlü yayınlar gibi kurumsal çalışmaların önemini gösterir. Bu aynı zamanda iyinin ve kötünün toplum fertleri tarafından bilinmesi gerektiğini de ortaya koymaktadır. “Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten alıkoyan bir topluluk bulunsun” (Al-i İmran 3/104). “Kötülüğe kalben buğzetme” bütün müslümanlar için en düşük düzeyde bir sorumluluktur. Hz. Peygamber, bunu “imanın en zayıf derecesi” saymıştır. Çünkü “kalple” buğz, “el” ve “dil” ile kötülüğe karşı koyma yollarına başvurmadaki âcizliği ve güçsüzlüğü gösteren pasif bir tavırdır. Diğer yollar, el ve dil denenmeden buna başvurmak âcizliğin, korkaklığın ve nemelazımcılığın göstergesidir. Bu hal müslümana yakışan bir hal ve tavır değildir.
İyiliği emredip kötülüğe karşı koyma zor olduğu kadar değerli bir görevdir. İnsanları iyilik yapmaya ve kötülükten uzaklaştırmaya çağıran kişinin kendisinin de kötülükten uzak durmaya çalışması gereklidir. Kendisinin yapmadığı birşeyi başkalarına söylemek hem doğru değildir, hem de pek etkili olmamaktadır. “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a iman edersiniz. Ehl-i kitap da inanmış olsalardı elbette onlar için hayırlı olurdu; içlerinden inananlar da var, fakat çoğu yoldan çıkmıştır.”(Al-i İmrân 3/110). Ümmet kelimesi 104. âyette olduğu gibi burada da “topluma önderlik edecek grup” anlamında kullanılmıştır. Bu âyet, iyilik yolunda insanlığa önder ve örnek olmayı hak eden müslümanların başlıca özelliklerini göstermektedir. Onlar Allah’a iman ederler. İmanın gereği olarak peygambere, kitaba, âhiret gününde hesap vereceklerine ve diğer iman esaslarına inanırlar. Güzel ahlâka sahiptirler ki, bundan dolayı iyiliği emreder, kötülüğü engellerler ve imanlarının gereğini yerine getirirler. Onlar iyi amel sahibi olmaları, aşırılık ve sapkınlıktan uzak, dosdoğru, adaletli, ölçülü, mûtedil ve dengeli tutum ve davranışları sebebiyle insanlığa örnek ve rehber olmaya hak kazanmışlardır. “İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun diye sizi vasat (örnek) bir ümmet yaptık” (Bakara 2/143). Yüce Allah müminleri dengeli, uyumlu, mûtedil, hayırlı bir ümmet kılmıştır. Hz. Peygamber güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmiş bir peygamber olduğu gibi (Muvatta’, Hüsnü’l huluk, 8), ümmeti de bu ahlâkı yaşamak ve insanlığa öğretmek için görevlendirilmiş en hayırlı ümmettir.
Bir toplumun korunması için Kur’ân-ı Kerîm’de dinin en önemli ilkeleri olan iyiliğe, doğruluğa, güzelliğe, çağırmak emredilmiştir. Bu sorumluluğunun ağır bir yük olduğunu Hz. Peygamber (sav)’in şu buyruğu ortaya koymaktadır: “Bana hayat bahşeden Allah’a andolsun ki, siz ya iyiliği emreder kötülükten alıkoyarsınız ya da Allah kendi katından sizin üzerinize bir azap gönderir. O zaman dua edersiniz fakat duanız kabul edilmez” (Ebû Dâvûd, Melâhim 16). “İsrailoğulları birbirlerine hiçbir münkeri yasaklamadılar. Yemin ederiz ki yapmakta oldukları şey çok kötü idi…” (Mâide, 5/78-79). Yine başkâ âyetlerde müşriklerden başka, müminlerin karşısında münkeri emreden, marufu yasaklayan, böylelikle Allah’ın emir ve yasaklarına karşı çıkarak, emredilenin tam tersini yapan münâfıklar da zikredilir. (Tevbe, 81/67). Hz. Peygamber’in çeşitli buyruklarında müslümanların birer çoban olduğu, elleri altındakilerden sorumlu olduğu, mü’minler arasında canlı ve sürekli bir toplumsal birliktelik ve beraberliğin olması, dâima zayıfın hakkının güçlüden alınmasından yana tavır takınılması, cihadın en faziletlisinin zâlim bir devlet başkanına karşı hak söz söylemek olduğu belirtilmektedir. Burada anlatılan vasıfların en hayırlı ümmetin belirgin vasıfları olduğunda şüphe yoktur. Gerçek müminler de bu vasıfları taşımaktadırlar. Bu sebeple Allah, insanlığı hakka davet gibi önemli ve şerefli bir görevi onlara vermiştir. Bu görev daha önce İsrâiloğulları’na verilmişti. Ancak onlar zamanla bozulmuşlar, bu nedenle başarısızlığa uğramışlar ve emaneti koruma liyakatini kaybetmişlerdir. O halde müslümanlar, kendilerine verilmiş olan bu şerefli görevin sorumluluğunun bilincinde olmalı ve öncekilerin düştükleri hatalara düşmemelidirler. Âyette belirtilen vasıfları koruyamaz, verilen görevleri yerine getirmezlerse en hayırlı ümmet olma şerefini ve bu önemli görevin sorumluluğunu taşımayı kaybederler.
