screenshot-31-1604175325

Üst kattaki odasının penceresinden yüksek duvarlarla çevrili avluyu gören başhekim, akıl hastalarının saatlerce duvarın dikine sıralanmış olarak sırayla bir noktaya bakmalarına akıl erdiremeyince, meseleyi anlamak daha doğrusu çözümlemek için yerinde gözlem yapmaya karar verir. Bahçeye iner, hastaların yanına gider, ilgi odağına yönelirken sıradaki biri müdahale eder.

“Kaynak yapma, sıraya gir.”

Başhekim şaşkınlığı artmış halde sıraya girer. Sıra kendine gelince hastaların çivi deliğine benzeyen bir noktaya baktıklarını görür. Oradakileri kendi üzerinden düşündürüp, akli bir zemine çekme niyetiyle,

“Saatlerdir bu noktaya bakıyorsunuz. Ben bir şey göremedim, Allah aşkına siz ne görüyorsunuz?” diye sorar.

Oradakiler gülüşürler.

“Biz” derler, “yıllarca bakıyoruz bir şey göremedik, sen bir bakışta ne göreceksin?”

Bu trajikomik fıkra her birimizin yer yer yanlışın da ötesinde sakat düşünme ve kavrama biçiminden, küresel ölçekte sanatsal, felsefi, siyasi anlamsızlıklara kadar sürdürdüğümüz yanlışları izah edecek nitelikte bir fotoğraf sunmaktadır. Fotoğrafın bizimle ilgisiz, ilişkisiz olduğunu sanabiliriz. Bence yapılması gereken fotoğrafın neresinde olduğumuzu düşünmektir.

Kendisine bu fıkrayı anlattığım bir dostum ‘iyi’ dedi, ‘doktorla hastalar, yönetenle yönetilenler hiç olmazsa ‘bir şey göremedikleri’ noktasında anlaşmışlar’ Bir şey görememek, bir şeyin görünmediğini bilmek de bir şuur seviyesini ifade eder. Başhekimin empatik etkiler ve zihni koşullanmalardan olabildiğince bağımsız bir samimi bakışla bir şey görmediğini kabul etmek durumundayız. Hiçbir şey görülmeyen bir noktaya bakmanın üstelik ısrarla, günlerce, yıllarca bakmanın saçmalığını bir kez daha denemeyeceğini de söyleyebiliriz. Bir yanlış çok ve çoğunluk tarafından tekrar edildiği için doğruya dönüşmez.

Nereden, hangi açıdan bakalım? İster içerik, ister usul-yöntem açısından bakınız, yolumuzu açan, ufkumuzu aydınlatan bir sonuç çıkmıyor. Fransız düşünür Deleuze‘ün ‘Anlamın Mantığı’ adlı hacimli eserinden çıkarılacak en kayda değer tespit belki de konumuzu izah eder gibi olanıdır: “Anlamızlık hem anlamı olmayan şeydir, hem de bu haliyle anlam verilişini sağlayarak anlamın olmayışıyla karşıtlık içine girer.”(1) “Biz yıllarca bakıyoruz bir şey göremedik, sen bir bakışta ne göreceksin?” Olmayan bir şey ısrarlı bakışlarla var olmaz. Bakıp da bir şey göremediğin şeye yıllardır niçin bakıyorsun?

Görmek için yıllarca bakmak mı gerekir?

Nereye, neden, nasıl bakılacağını bilmedikten sonra, isterse bir ömür bakılsın bir şey görülmeyecektir. Gerçeği görmek çok bakmaya değil, doğruya, doğru açıdan, doğru bakmaya bağlıdır. Doğru bakamayan doğru da göremez, doğruyu da. İşte burada bakma usulü ve görme biçimleri üzerine düşünmek gerekir. Çarpık bakanlar, Zizek’in kavramsallaştırmasıyla ‘yamuk’ bakanlar, düzgün göremezler. Eğri bakanlar doğru, karanlık bakanlar aydınlık göremezler. Burada görme tarzımızı ve niteliğimizi etkileyen, optik hassasiyetlerimizi, daha da doğru ifadeyle ‘ruhî optik hassasiyetlerimizi’ oluşturan değer ve algı sistemlerimizdir.

Değer ve duyarlıklarımızla görür, anlar, bilgi sahibi oluruz. Fenomenler dünyası ile zihnimiz arasında birbirini sürekli etkileyen yoğun ilişki vardır. Bu ilişkinin işlek olması oranında içimizden dışımıza, dışımızdan içimize anlam ve anlama odaklı atılımlar olur. Sanat ve estetik değer olarak en net tanımını Bergson’da bulduğu şekliyle hayatı bu atılımlarla yaşamak, varlığımıza anlam ve coşku katar. O coşkuyla daha çok bakmak, görmek isteriz. Karanlıklar aydınlansın, perdeler aralansın, hiçbir şey gizli saklı kalmasın, her şey görünür olsun isteriz. En azından yansımalarla, imajlarla, uyarılarla, kıpırdanışlarla zihnimizde bir devinim olsun isteriz. Devinimin olması değil olmaması bize sıkıntı verir. Giderek yanlış bakmamak, doğru görmek için usuller, içerikler, ilkeler arar, buluruz. Bu noktada nereye, nasıl, niçin baktığımız, ne yitirdiğimiz, ne bulmak, ne görmek istediğimiz önem kazanır. Bütün bu arayışlar bizim varlık ve ‘kendilik’ bilincimizle dolaysız ilişkilidir.

Görmeyi, görmenin usulünü bilenler için bir anlık bakış yeterlidir. Bir anlık şimşek çakması, bazen bir ömrü aydınlatabilir. Varlık kendini bize o kadar zengin, çeşitli açı ve fragmanlarla görünür kılar ki, görmemek için kör olmak gerekir. Ancak bunca açıya, açıklığa rağmen yine de göremeyişimiz yani fark edemeyişimiz bir gerçekse bu, José Saramago’nun çok çarpıcı örnekleme ve yansıtmalarla anlattığı körlüğümüz, dünyaya kör bakışımız sebebiyledir. Sadece kendi açısına, kendi iklimine, dünyasına, kendi değer ve ölçüsüne sıkışıp kalanlar, özetle kendilerini aşamayanlar, başka ve yeni dünyaları, o dünyaların başka ve yeni gerçeklerini, o gerçeklerin yeni ve başka boyutlarını göremezler. Bize çok şey anlatan bu fıkradan çıkarılacak ince esprilerden ilki, ‘kör gözle’ veya ‘bu kafayla’ bakıldığı zaman, isterse bir ömür bakılsın hiçbir şey görülemeyeceğidir. Oraya değil de başka bir noktaya bakılsa da mı bir şey görülemeyecektir? Bazen insan yanlış yerde arayabiliyor; şurada aradığını burada bulabiliyor. İyi ama bu sürprizler bağlantıları kopmamış akıl ve bilinç için geçerlidir. Şimdilik buna ‘kendilik bilinci’ dedim. Neyi kaybettiğinin bilincinde olmayan neyi bulacağının da ayrımında olamıyor. Hele kendisini yitiren için bulunacak hiçbir şey kalmıyor. Haklı olarak bir yandan da ‘insanın kendini kaybetmesi’ gibi temel bir meseleyi düşünüyoruz. Biz bir yandan bunu düşünürken fıkramızdan çıkarılacak benzer ince espriden diğeri, ‘kör gözle’ veya ‘bu kafayla’ bakıldığı zaman, nereye bakılırsa bakılsın hiçbir zaman hiçbir şeyin görülemeyeceğidir.

 

İçi kapalı olana, gönlü, aklı, ruhu, dimağı, duygusu, zekâsı, benliği kapalı olana hiçbir şey açık olmaz. Delilik ve akıllılık arasında yoksa böyle bir kat ve kademe farkı mı var? “Zihnimizdeki imgeye göre dışarısını seyrediyoruz” Sibel Arkonaç’ın ‘Psikolojide Söz ve Anlam Analizi’ kitabı bu sözü temel dayanak yaparak açımlanır.(2) Nereye bakarsak bakalım kafamızdakileri görürüz. Kafanızdaki dünya darsa çevreniz geniş olamaz, olamıyor. Kafanız bulanıksa, aklınız karışıksa dünyanız berrak olamaz, olamıyor. Nasıl bakarsan öyle görürsün. Ne görürseniz, nasıl görürseniz görün önce ruhunuzdaki, benliğinizdeki aydınlığı veya karanlığı, iyiyi veya kötüyü, duruluğu veya bulanıklığı görürsünüz. O nedenle birine itici gelen diğerine çekici, birine güzel olan diğerine çirkin görünebilir.

Bir mantığa, ölçüye, değere, diyalektiğe, bir anlayışa sahip değilsek, bakmamız, görmemiz için yeterli olmaz. Görsek de anlamamız, anlamlandırmamız mümkün olmaz. Bu anlamda çoğumuz hayatı fark etmeyişin ilgisiz aralığında bakarkör yaşamıyor muyuz? Onların gözleri vardır görmezler! “Summun, bukmun, ummun, fehum lâ yerciun.” Ve yine bazılarımız bütün saklamalara, saptırmalara rağmen hakikati, görülmesi gerekenleri görmüyor mu? Önlerine duvar da çekseniz, onların ufkunu, görüş açısını kapatamazsınız. Çünkü onlar kalp gözünden bakar ruhları ile görürler. İçten bakar, gönülden görürler. Önemli olan kafamızda görmemizi sağlayacak değer, donanım, yetenek ve işleyişin olmasıdır. Düşünür, sanatçı olmak önce bunu başarmaktır. Bir duyarlıkla görme biçimine sahipsek bakmadan da görürüz. Bir dizesinde ne diyordu Rilke? “Gözlerim olmasa da görürüm seni”

Biz akıllılar, kendini akıllı sananlar, akıl zafiyeti yaşayan insanları bir gözle değerlendiririz de acaba onlar bizi nasıl değerlendirir? “Biz yıllarca bakıyoruz bir şey göremedik” diyen kişi bir yandan karşısındakinin anlık çabasını hafife alsın, kendisinin uzun süren emeklerini yücelte dursun, diğer yandan toplumun genel kabulünü veya alışkanlığını ele vermiyor da değildir. Bir şeyi başarmak onun fazlaca tekrarına bağlı olabilir. Çok yapılan alışkanlığa dönüşür. Düşünmek alışkanlığı bozar. Alışkanlık doğru sanılır. Burada doğru, yaşanan ve alışılmış olanla özdeşir, örtüşür. Hayatı alışkanlıklarla yaşayan kitleler doğru ve yanlış sorgulamasına da ihtiyaç duymazlar. Alışkanlık veya koşullanmalar, kültürel formlar içinde genelleşerek yaygınlaşır. Popüler olguların yeni ilgilisi Dağdeviren ‘Ait’ adlı eserinde “Kültür, insanların yaşadığı koşullara adapte olmakta kullandığı davranış ve inanışların bütünüdür.” der. “İyidir veya kötüdür şeklinde bir değer yargısı olmaksızın kültürün yaptığı iş budur. Kültür zaman içinde evrilen ve olgunlaşan kolektif, sosyal bir adaptasyondur../.Yeni doğan birey kültürü öğrenir, adapte olur ve koşullarına uyum sağlar.”(3) Farklı olarak kültürle insan arasındaki gerçekliği ‘adaptasyon’ yerine ‘kendiliğinden’ kavramıyla açıklamanın daha uygun olacağı kanaatindeyim.

Bir şeyin herkesçe yapılıyor olması onun kabul alan ve oranını da artırır. Yaygınlık, kitlelerin kolay kabulü yanında doğru veya yanlış kanaatlerini belirleyen en önemli ölçüdür. Félix Ravaisson, ‘Alışkanlık Üzerine’ adlı küçük ama muhteşem eserinde her alışkanlığın kendi dünyasıyla, kendi doğasında var olduğunu ifade eder. İlkin heyecanlı fark edişlerle hayatımıza girse bile, rutine dönüşen alışkanlıklar, aklımızın, zihnimizin genel anlamda bireysel algı düzeneklerimizin önünde bir perde oluşturur.(4) O alışkanlıkların güvenlik ve gözetiminde var olan zihni yapımız, başkayı, farklıyı ve öteyi merak etmeyen ilgisizlikle perdeyi aralamaya ne tevessül ne cesaret eder. Perdenin her aralanması durduk yere başımıza iş açabilir. ‘İyi günlerde olsunlar biz böyle iyiyiz!’ Başka iyileri, iyilikleri düşünmeyen bir iyilikle, başka zenginliklere talip olmayan bir zenginlik belki yoksullukla, kendi dar dünyasının sessizliğine, tenhalığına büzüşmüş ilgisizliğiyle iyiyiz, iyisiniz, iyiler!

İnsan alışır, kanıksar. Ama bir şeyin doğru olması, çokça yapılıyor olmasına veya yaygınlığına bağlı değildir. Değildir ama çokça tekrar edilen şey önce sıradanlaşır, sonra ezberlenir en sonra da hayatın vazgeçilmez unsuruna dönüşür. Akıl almaz çoğu kültürlerin oluşumlarında böyle bir mekanizma işlemiştir, işlemektedir. O nedenle bir yeniyi, bir başkayı görünce ‘ne cahilmişiz, ne yanılmışız’ dediğimiz zamanlar olur, olmaktadır. Bizi cahil bırakan, ‘başka’yı, ‘yeni’yi düşünme yetkinliğinde olmayan, anlamaya ve araştırmaya isteksiz zihni yapımızdı(r). Çoğu zaman da içine doğduğumuz kültür evreni buna şans ve fırsat vermez. Bizde henüz değerlere ilişkin bir yönelişin kıpırtısı bile başlamamışken, dilimizden, düşünme ve yaşama biçimimize kadar bizi bağlayan kültür, hayat formuna çoktan dönüşmüştür.

Genel kabullerin belirlediği akışın tersine bir eğilim veya arayış içinde olmak yadırganır. Yanlış veya doğru bir değer, genel kabuller katında yer edinmişse, artık o değer sorgulanmaz ölçüde yerleşmiştir. Derin psikolojisiyle ilgili bu yatkınlığı koşullandırmanın önemini bilen güç odaklarının, işlerini kolaylaştıracak kitlesel duyarsızlık veya körlük yaratıp yaygınlaştırmayı politik programa dönüştürmeleri sıklıkla görülür. Bir ömür o deliğe, o çivi izine bakıp durun! O kör nokta derin, kutsal anlamlar yüklenen bir unsura dönüşmüşse artık “Burada bir şey yok, bakıp ne görüyorsunuz?” diye sorma cesaretini göstermek de kolay olmaz. O nokta hayatın değeri, varlığın kodudur artık. Üzerine şarkılar, şiirler, kitaplar yazılır. O noktaya ilişkin değerler, kavramlar, tanımlar, ilkeler, doktrinler, yasalar icat edilir. O nokta üzerine sanat, felsefe, bilim imal edilir, siyaset o nokta içindir. Burada ne görüyorsunuz diye sormak sakıncalı, tehlikeli bir durum yaratabilir. Oraya bir şey görmek için bakılmaz. Oraya bakmak var olmanın, yaşamanın gerek koşuludur. Oraya bakmak hayatın anlamsız anlamı, rutinidir. Oraya bakmak belki de sıraya girmenin, sıraya geçmenin, sırada(n) olmanın, sıradan çıkmamanın bir gereği olarak düşünülmüştür. Kim, niçin, neden düşünmüştür? Bunun da önemi yoktur, üstelik sormak, sorgulamak hayat ve varlık için tehlikeli hatta ihanet bile olabilir. İyi de niçin böyle olsun? Sorma, sus ve katıl. Katılmıyorsan seyret. “Sorma, sus, seyret”  Hem sonra sorduklarınız karşısında alacağınız tepki, başhekimi ‘Biz yıllarca bakıyor, bir şey göremiyoruz’ diye cevaplayan zavallılarınki gibi mülayim olmayabilir.

Her şey bir tarafa bir anlamda ve bir yönüyle hemen bütün insanlık ömrünü o duvardaki deliğe bakma koşullanmasıyla geçirmeyi hayat ve kültür saymıyor mu? Burada öne çıkan farklı ve başka bir dünya, farklı ve başka bir açı aramaya ihtiyaç duymaksızın alışılmış bir hayatı yaşamaktır. Ve yine öne çıkan, sorgulamayı önemsemeden alışkanlıkların akışı içinde sürüp giden hayatlar, varlıklardır. Kitlelerin temel davranış biçimleri hemen hemen aynı dinamiklere kodlanmış değil midir? Sıra dışına çıkanlar uyarılmıyor mu, müdahale hatta ceza görmüyorlar mı? Her toplumun hayatında işte böyle kara delikler ve kör bakışlar vardır. Siz kör bir noktaya baktıktan sonra istediğiniz kadar aydınlık bir bilinçle bakın, siz de bir şey göremezsiniz sayın Başhekim! Siz de sormayın, susun ve seyredin. Veya Saramago’nun ifade ettiği gibi hayata kör gözle baktıktan sonra istediğiniz kadar uzak, geniş dünyalara bakın, görmeniz gerekeni göremeyeceksiniz.  Sıradakilerin çoğu, belki hepsi vaktiyle başhekimle aynı düşünceler tarşıyarak sıraya girdiler. Hiç olmazsa anlamak isteğiyle eleştirel yaklaştığımız birçok konunun var olan veya süren mantığına teslim olmuşuzdur. Hayat bu teslimiyetlerle süren alışkanlıklarla doludur. İlk kez bir yenilik içeren alışkanlıklar giderek düşünme, anlama, eleştirme gücümüzü yok ederek benliğimize kök salar. Daralan dünya ve varlığımızla birlikte bizi ayrıcalıklı kılan niteliklerimizin de azalıp yok olduğunu bile fark edemeyiz. Herkesle birlikte, herkes gibi yaşayıp gidiyoruz işte. İşin tuhafı, kendimiz olmaktan fedakârlık yapıp olmak, herkes gibi sıraya girmek için neler yapıyor, nelerimizden vazgeçiyor, nelerimizi veriyoruz. Yaşamak herkes gibi olmak akışa katılmak anlamına geliyor. Hayat böyle de akıyor ve işte dünya da yıkılmıyor. Belki dışarı çıkmak dünyamızın yıkılışı anlamına gelecek. Kimse  bunu göze alamıyor. Kapıların dışında olmak hayatın, varlığın, yaşamanın dışında olmak anlamına geliyor. Almanya’da Yıkıntı veya Çöküntü edebiyatının en etkili yazarlarından olan Wolfgang Borchert’in ‘Kapıların Dışında’ adlı oyununu ruhunuzu ürpertecek etkisiyle bir öykü veya roman gibi de okuyabilirsiniz. Ancak burada asıl Saramago’nun Körlük ve Görmek adlı romanlarına değinmeyi ihmal etmemeliyim. Ne ki, şimdilik bir alıntıyla söyleyeceklerimi de sonlandırayım: “Ne düşündüğümü söyleyeyim mi sana? Söyle, Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük. Gören körler mi?, Gördüğü halde görmeyen körler.”(5)

Arzumuz, temennimiz, hiç olmazsa aydınların, sanatçıların kör bakışla, körelmiş, büyülenmiş bakışla bakmamasıdır. Değilse aydınları, sanatçıları karanlıkta kalmış bir milleti, kim nasıl uyandıracak?

_________________________

  • Gılles Deleuze, Anlamın Mantığı, s. 91, çev. Hakan Yücefer, 2. bas, Norgunk yay, İst. 2020.
  • Sibel A. Arkonaç, Psikolojide Söz ve Anlam Analizi, s.14, hiper yay, İst.2017.
  • Ozan Dağdeviren, Ait, S. 9, abaküs yay, İst. 2017.
  • Félix Ravaisson, Alışkanlık Üzerine, s.9-17, çev, Yasin Kara, Zeplin Düşünce yay, İst.2015.
  • José saramago, Körlük, s. 330, çev. Işık Ergüden, 15. Bas, Kırmızıkedi yay, İst. 2019.                                                                                                    *Ay Vakti-Eylül-Ekim 2021 tarihli 194. sayı

Bir yanıt yazın