camera-obscura-e1583679167399-693x470

Giriş

Mahremiyet, tarihçiler için asla büyük bir konu olmamıştır. 1972’de sömürge tarihinde mahremiyet kavramı üzerine bir çalışmanın ilk kez yayımlanmasından sonra, mahremiyetin tarihi üzerine ilk monografiyi David Vincent’ın yayımlaması 44 yıl daha almıştır. Bununla birlikte, son yirmi yıl içinde mahremiyet, özellikle modern gözetim tekniklerine dair artan kaygıları tarihselleştirme çabası içinde tarihçilerin daha fazla dikkatini çekmiştir. Bu gerçekten de hem çağdaş zorluklara hem de mahremiyetin tarihine yeni içgörüler sağlamıştır; örneğin, mahremiyetin farklı anlamlara sahip olduğu ve bir ideal olarak belirli tarihsel koşullar altında ortaya çıktığı gibi. Dahası, son otuz yıl içinde mahremiyet kaygıları ve mahremiyet düzenlemeleri tarihçilerin mesleğini etkilemiştir.

Burada, tarihçilerin kendi araştırma yöntemlerine sahip olduklarını vurgulamak önemlidir. Onlar süreklilik ve zaman içindeki değişime odaklanırlar ve belirli fikirlerin ve uygulamaların geliştiği bağlama geniş ölçüde dikkat ederler. Bu nedenle, tarih disiplininin temel kaygısı, geçmişi kendi terimleriyle anlamaktır. Tarihçilerin kullandıkları metodoloji, geçmişin yalnızca kaynak eleştirisi, kaynakların ve literatürün yorumu ve tarihsel bir anlatının inşası yoluyla erişilebilir olabileceğini varsayar. Yeni kaynaklar keşfedildiğinde, eski kaynaklar yeni (dijital) yöntemlerin yardımıyla yeniden incelendiğinde veya yeni bir tarihçi kuşağı çağdaş sorunlardan haberdar olarak geçmişe dair yeni sorular sorduğunda tarihsel anlatılar değişebilir. Bu, tarihçilerin geçmişin kendisi ile geçmiş hakkındaki tarihsel anlatılar arasında neden ayrım yaptıklarını açıklar. İkincisi, yani tarih yazımının tarihi, “historiografi” olarak adlandırılır. Genel olarak tarih yazımı eğilimlerini ve özellikle de incelenen konunun tarih yazımını çalışmak tarihçiler için temeldir. Bu, tarihçilerin geçmişle nasıl başa çıktıklarına, hangi yöntemleri kullandıklarına ve aynı geçmişin farklı (ve bazen çatışan) yorumlarının nasıl var olabildiğine ve bu çeşitliliğin tarihçiler arasında hangi tartışmalara yol açtığına dair içgörü sağlar.

Bu yönleri anlamak ve kabul etmek, John Tosh’un vurguladığı gibi, “tarihsel farkındalık” olarak adlandırılabilir. Bu ayrıca nostaljiye (geçmiş daha iyiydi) ve ilerlemeye (bugün ve gelecek geçmişten daha iyidir) karşı kuşkucu olmayı, ayrıca anakronizme (Tosh’un deyimiyle, “geçmişteki insanların bizim gibi davrandıkları ve düşündükleri düşüncesiz varsayımı”) karşı durmayı da içerir.

Biz bu tarih yazımı anlayışına yöneliyoruz ve bu bölümde mahremiyetin tarihsel bir yorumunu sunuyoruz. Mahremiyet tarihine dair söz konusu olduğunda Batı (Avrupa) tarihindeki ve tarih yazımındaki en önemli başlıklardan bazılarına değiniyoruz. Farklı bir coğrafi kapsam veya başka kaynaklar ve yöntemler kullanan tarihçiler farklı gelişmeleri öne çıkarmak isteyebilirler.

Bu bölümde önce uzun dönemli bir bakış açısı kullanarak ve daha geniş bağlama odaklanarak mahremiyetin tarihine bakıyoruz. Ardından, mahremiyet tarihindeki dönüm noktalarını anlamak için iyi bir giriş sağlayan birkaç klasik metni tartışıyoruz. Bu klasik metinler, mahremiyetin geçmişteki çeşitli anlamlarını anlamak için temel kaynaklar olarak görülebilir. Üçüncü bölümde mahremiyetin tarih yazımını tanıtıyoruz. Burada tarihçilerin mahremiyet üzerine yazdığı başlıca metinleri, farklı tarihsel yöntemleri ve tarihsel okulları ve bunların mahremiyetin tarih içindeki farklı (ve bazen çelişkili) anlayışlarına nasıl katkıda bulunduğunu tartışıyoruz. Mahremiyet yalnızca bir araştırma nesnesi olmadığından, beşinci bölümde tarihçilerin (gelecekteki) meslekleri için mahremiyetin barındırdığı zorlukları tartışacağız. Bazı sonuç niteliğindeki değerlendirmelerle bitireceğiz.

Mahremiyetin anlamı ve işlevi

Mahremiyet, kesin çizgilerle belirlenmiş bir kavram değildir. Ne bugün, ne de tarihte. Günümüz sözlükleri, örneğin Merriam-Webster ya da Oxford Dictionary’nin zaten gösterdiği üzere, mahremiyet yetkisiz müdahaleden özgürlük veya bir kimsenin mahremiyet hakkı olarak tanımlanabilir, ama aynı zamanda (bir) inziva yeri, gizlilik, özel bir mesele ve kamusal ilgiden uzak olma durumu olarak da tanımlanabilir. Fakat tarih bize gösterir ki, bu yorumların hepsi her zaman var olmamış ve belirli tarihsel koşullar altında geliştirilmiştir. Bu bölümde, mahremiyetin tarih boyunca nasıl anlaşıldığına dair tarihsel bir genel bakış sunuyoruz. Uzun dönemli bir bakış açısı kullanarak ve daha geniş bağlama odaklanarak, mahremiyet kavramının asla sabit olmadığını ve mahremiyet üzerine tartışmaların ve söylemlerin daha büyük toplumsal değişimleri yansıttığını gösteriyoruz.

Batı-Avrupa tarih yazımındaki en yaygın dönemlemeyi kullanıyoruz. Gösterdiğimiz üzere, mahremiyetin tarihi Antik Çağlara kadar izlenebilir, ancak mahremiyetin daha modern ve çağdaş yorumlarının yükselişi, Rönesans, Reformasyon ve Aydınlanma’yı kapsayan erken modern dönemle (yaklaşık 1500-1789) ilişkilendirilmiştir. Üçüncü dönem, Fransız Devrimi’nden Birinci Dünya Savaşı’na kadar (1789-1914) süren Uzun 19. Yüzyıl’dır. Dördüncü dönem, iki Dünya Savaşı’nı ve Soğuk Savaş’ı ve onun sonuçlarını içeren Kısa 20. Yüzyıl’ı (1914-1991) kapsar. Bununla birlikte, biz dönemlemeye bir müdahalede de bulunduk. Çünkü mahremiyetin en son değişimleri, büyük ölçüde yeni bilgi teknolojisinin tarihsel etkisinden etkilenmiştir; bu yüzden 20. yüzyılı bilgisayar öncesi ve sonrası çağ olarak böldük, ikincisi 1970’lerde başlar. Böylece, mahremiyet için dönemlemelerin sınırlarının, örneğin siyasi dönemlemelerdeki kadar katı olmadığını göstermek amacıyla yuvarlak sayılar kullandık.

Her tarihsel dönemde alt konular olarak o dönemlerin en belirgin değişimlerine değiniyoruz. Bu değişiklikler çoğunlukla sosyo-politik ve teknolojik değişimlere dair tartışmalar ve kaygılar biçiminde gelir. Bu değişikliklerin benzerlikleri olsa da her dönem için farklıdır; bu da mahremiyet kavramının hem yinelenen özellikler ve tartışmalarla hem de zaman içindeki akışkanlıkla karakterize edilmesinin açıklamalarından biridir. Biz mahremiyetin yargısal ve hukuki yönlerine odaklanmıyoruz; bunlar bu elkitabının hukuk bölümünde ele alınmaktadır.

 1500’e kadar: Orta Çağ’dan önce mahremiyet

Bilginler, mahremiyetin tarihini antik uygarlıklara kadar izlemişlerdir. Totaliter rejimlerin sosyoloğu Barrington Moore, antik dünyada mahremiyetin sosyal ve kültürel bir tarihini yazmıştır. O, tarihteki “totaliter” rejimlerin, tebaalarının hayatlarını ya onlara mahremiyeti inkâr ederek ya da gözetim yoluyla kontrol etmeye çalıştıklarını vurgulamıştır. Moore, örneğin Çin’in Qin hanedanına (MÖ 221-206) ve Hindistan’ın Maurya İmparatorluğu’na (MÖ 322-187) bakmış ve onların, telefon dinleme ya da CCTV gibi modern gözetim donanımlarına sahip olmadıkları için mahremiyeti kontrol etmede başarısız olduklarını öne sürmüştür.

Aristoteles (MÖ 384-322), mahremiyetin tarihsel bir incelemesi için başka yaygın bir başlangıç noktasıdır. Mahremiyet üzerine çalışan birçok bilim insanı, Aristoteles’in aileye ait özel, içsel alan (oikos) ile siyaset ve siyasi etkinliğe ait kamusal alan (polis) arasında yaptığı ayrımı, ayrı bir özel alanın varlığına dair ilk klasik referans olarak kabul eder. Hem Aristoteles’in Politika’sı hem de Etik’i bu konuları ele alır. Siyaset filozofu Hannah Arendt (1906-1975), bu ayrımı ünlü hâle getirmiştir; o, bu bölünmenin kadınlar ve çocukların dünyasını (oikos) erkeklerin dünyasından (polis) ayırdığını ve bu ayrımın modern döneme kadar varlığını sürdürdüğünü ileri sürmüştür. Bu göndermeleri kullanarak, mahremiyetin tarihine dair çalışmalar, 2200 yıldan fazla bir süre boyunca mahremiyetin esasen aynı şekilde anlaşıldığını öne sürerler.

Bununla birlikte, birkaç tarihçi bu görüşün –mahremiyetin değişmez bir kavram olduğu görüşünün– problemli olduğunu vurgulamıştır; bu da, Yunan oikos ve polis örneğiyle gösterilebilir. Tarihsel araştırmalardan biliyoruz ki, oikos bizim tüketim odaklı modern çekirdek aile evimizden oldukça farklıydı. Antik hane öncelikle üretim yeri, bir çiftlik, daha büyük bir ailenin (ve onların kölelerinin) bakımı için bir yerdi; bu sayede oikos bir grup olarak –ve oikos’u oluşturan bireyler değil– polis’e erişim sağlıyordu. Oikos, polis’in geleneklerinin öğretildiği yerdi; bu da oikos’u politik bir olgu hâline getiriyordu. Kadınların rolü de daha karmaşıktı. Din, polis’te merkeziydi ve kadınlar dini törenlerde ve festivallerde merkezi, hatta bazen belirleyici bir rol oynuyorlardı. Bu, kadınların polis’teki (siyasi) etkisini dikkate değer kılıyordu. Toplumun örgütlenmesi gruplardan ve kendilerini öncelikle bir grubun üyesi olarak tanımlayan insanlardan oluştuğu için, modern Batı perspektifini kullanırsak, bireyselliğe dair ancak sınırlı bir kavrayış vardı. Bu, mahremiyetin idealize edilmiş modern anlayışından –eşit ve bireysel bir hak olarak mahremiyet anlayışından– yola çıkan bir araştırmayı tarihsel açıdan problemli kılar.

Rönesans’tan Fransız Devrimi’ne kadar mahremiyet (yaklaşık 1500–1800)

 Orta tabakanın önemi

Tarihçiler arasında bugün yaygın olarak benimsenen görüş, Harvard tarihçisi Jill Lepore’un sözleriyle, “mahremiyetin tarihi sınırlıdır; mahremiyet, bir özlem olarak bireyciliğin yükselişinden önce gerçekten var olmadı ve ancak orta sınıfın ortaya çıkışıyla birlikte ivme kazandı” şeklindedir. Mahremiyet kavramı esasen bireyciliğin ortaya çıkışıyla ve toplumda hem entelektüel uğraşlara zaman ayırabilecek hem de — yöneticilerden ve toplumun alt tabakalarından farklı olarak — kendi yaşam mekânını seçme özgürlüğüne sahip bir orta tabakanın oluşumuyla bağlantılıdır.

Böyle bir orta tabakanın ortaya çıkışını Rönesans ve Reformasyon döneminde (yaklaşık 1450–1650) görebiliriz. Tüccarlar, bilginler ve din adamları, içsel duyguları üzerine düşünme ve bunları benzer ruhlarla paylaşma lüksüne ve zamanına sahipti. Matbaanın icadından (yaklaşık 1440) sonra kitaplar ve mektuplar hızla Avrupa’ya yayıldı. Özel mektuplar kamuya açık metinlerle karşılaştırıldığında, bireylerin özel kişilikleri ile kamusal kişilikleri arasında bir ayrım yarattıkları görülür. Bu, Rönesans’a özgüdür. Örneğin, Thomas More’un (1478–1538) eserlerini analiz eden Rönesans bilgini Stephen Greenblatt, More’un kasıtlı olarak “kamusal kişiliği ile içsel benliği arasında hesaplanmış bir mesafe” oluşturduğunu göstermiştir. (…) Onun bütün kimliği, özel bir geri çekilme alanının varlığına bağlıydı. More ayrıca evini bu tür bir geri çekilme mekânı olarak literal anlamda inşa etmişti. Onun içsel duyguları ve ihtiyaçları, ironik eseri Ütopya’yla keskin bir şekilde zıtlık içindeydi. Bu eserde özel olan (privatus), tüm toplumsal adaletsizliğin kaynağı ve kamusal yararın önündeki en büyük engel olarak tanımlanır. Geri çekilme arzusu, hem manastır hayatında hem de sivil yaşamda görülebileceği üzere, Rönesans döneminin karakteristik özelliklerinden biriydi. Rahipler gönüllü inziva dönemleri arayışındaydılar. “Kamusal, sivil dünya erkeklerin yaşamları üzerinde giderek artan taleplerde bulunurken, erkekler kendilerine yöneliyor, mahremiyet arıyor, kentsel baskılardan ayrıcalıklı anlar için geri çekiliyorlardı.” Bu, bireyselliği üreten ve Rönesans’ın temel özelliklerinden biri olan itici güçlerden biriydi.

Günlük, benliğin tanımlandığı ve yönetildiği bir yer, dolayısıyla mahremiyetin bir mekânı hâline geldi. Tarihçi Philippe Ariès’e göre, on beşinci yüzyılın sonlarında İngiltere “mahremiyetin beşiğiydi”, çünkü günlükler orada yaygın biçimde tutuluyordu. Özel mektuplar, günlükler ve otobiyografiler kadar dolaplar ve çalışma odaları da popülerleşmişti. Ancak, mahremiyet çağdaşlar için her zaman olumlu bir şey olarak görülmüyordu. Dilbilimci ve kültür tarihçisi Cecile Jagodzinski, Shakespeare’in (1564–1616) yaşadığı dönemde ve eserlerinde mahremiyetin çoğunlukla olumsuz biçimde tartışıldığını gösterir. Love’s Labour’s Lost ya da The Tempest gibi oyunlarda mahremiyet olumsuz olarak tasvir edilmiştir. Yalnızlık ve tefekküre dayalı özel alan, kuşku uyandırıcı olarak görülürdü. Onlar, “kaos yaratmaya çalışan ve doğal düzenin istikrarını bozan — kralların ilahi hakla hükmettiği düzeni — ahlaksızlığın ve siyasi komplonun kışkırtıcıları” olarak betimlenirdi.

 Birey Olma bilincinin  ortaya çıkışı

Ortaya çıkan  bireysellik (birey olma bilinci), toplum üzerinde derin bir etki yarattı. Reformasyon (1517–1648), Katolik Kilisesi’nin geleneksel otoritesi ve hiyerarşisi aracılığıyla kolektif bir okuma ile bireysel inananın otoritesi ve kutsal metinlerin özel okumasının getirdiği yorumlar arasındaki bir mücadele olarak görülebilir. Jagodzinski, mahremiyet kavramının, okumanın artan popülaritesinin bağlamında on yedinci yüzyılda nasıl değiştiğini gösterir. Basılan kitapların sayısı artmış, dolaşımları çoğalmıştı. Okuyucular “yeni bir kişisel özerklik duygusu, benliğin yeni bir bilinci” edinmeye başlamışlardı. Bu, mahremiyet kavramının kişisel bir hak ve bireyselliğin özü hâline gelmesine yardımcı oldu. Jagodzinski’ye göre, Reformasyon sonrası İngiltere’de devam eden dinsel mücadeleler “nihayetinde tüm şeylerde (dinde dahil) bireysel özerklik hakkını onayladı; ve bu değişimlerin katalizörü özel ruhsal okuma pratiğiydi.” Bu devrimci bir süreç değil, yavaş yavaş gelişen bir süreçti.

John Locke’un (1632–1704) İki Hükümet Üzerine İncelemesi (1690), mahremiyetin kişisel özerklik ve bireysellik olarak bu yeni anlayışının sembolüdür. Onun toplumsal sözleşme teorisinde, bir siyasi toplumun işbirliği ve istikrarı, rasyonel bireylerin özel yaşamlarını, özgürlüklerini ve mülkiyetlerini koruma yönündeki meşru amaçlarının sonucudur.

Mahremiyet anlayışındaki değişimler aile hayatını ve konutu da değiştirdi. Philippe Ariès, çocukluk tarihi üzerine kitabında modern çekirdek ailenin oluşumunun “mahremiyet arzusunun ve ayrıca kimlik özleminin” bir sonucu olduğunu ileri sürer: aile üyeleri duygu, alışkanlık ve yaşam tarzı ile birbirine bağlanmışlardı. Bu, büyük ölçüde orta sınıfa özgü bir durumdu; toplumun hem üst hem de alt sınıfları hâlâ daha büyük gruplar hâlinde yaşıyordu. On sekizinci yüzyılda “aile toplumu bir mesafede tutmaya, onu giderek genişleyen özel yaşam alanının ötesine itmeye başladı.” Evlerin düzeni mahremiyet arzusunu karşılamak için değişmeye başladı; en dikkat çekici değişiklik, odaların açıldığı bir koridorun ortaya çıkışıydı. Odalar ayrı işlevler kazandı ve eskiden evin her yanında bulunan yataklar yalnızca yatak odasında toplanmaya başladı. Hizmetçiler zil sistemleri kurulup daha uzağa yerleştirilirken, ilk posta hizmetlerinin kurulmasıyla ziyaretler için randevu alınmaya başlandı — eskisi gibi “habersiz uğrama” alışkanlığı azaldı. Ariès’in ifadesiyle: “Evin yeniden düzenlenmesi ve görgü kurallarının reformu özel yaşama daha fazla yer açtı; ve bu da, hizmetçilerin, müşterilerin ve arkadaşların dışlandığı, yalnızca ebeveynler ve çocuklardan oluşan küçülmüş bir aile tarafından benimsendi.”

Kültür tarihçisi Michael McKeon, The Secret History of Domesticity adlı kitabında modern kamu–özel ilişkisinin on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda İngiltere’de nasıl ortaya çıktığını gösterir. Bu gelişmeyi kamu–özel spektrumunun bütünü üzerinden betimler. Spektrumun özel ucunda, aile ve evliliğin özelleştirilmesi gibi gelişmeler görülebilir. McKeon aynı zamanda bu gelişmenin siyasi etkisini de vurgular; bu, sözleşmeci düşüncenin yükselişinde, mutlakiyetçiliğin çözülüşünde ve devletten ayrılmış bir sivil toplumun şekillenmesinde belirginleşir.

On sekizinci yüzyılda bir kamusal alanın yükselişi de mahremiyet üzerinde etkili oldu. Gürcü İngiltere’sinde (1714–1830) matbaa üzerindeki kısıtlamalar kaldırıldı ve bu, süreli yayınların ve gazetelerin olağanüstü bir artışına yol açtı. Özel kişiliğin tesisi, yurttaşlığın temeli hâline geldi. Bu unsurlar, bireylere dair gazetelerin, biyografi yazarlarının ve dedikoducuların artan ilgisiyle birleşti. Bu hikâyeler, kahvehaneler, kulüpler, publar ve tiyatrolardan oluşan daha geniş bir kamusal alanda dolaşıyordu. Bu dönüşümün etkileri, on sekizinci yüzyıl Londra’sının yeni bir eğlence profesyonelleri sınıfı olan “ünlülerin” (celebrities) iyi itibarlarını ve özel duygularını nasıl koruduklarında açıkça görülebilirdi. Kültür tarihçisi Stella Tillyard’ın ünlü ifadesiyle: “Ünlülük, özel yaşamın alınıp satılabilir bir kamusal meta hâline geldiği anda doğdu.” Sahne sanatçıları gibi kamuoyunun gözü önünde yaşayan ve geçinen kişiler için kendini temsili kontrol etmek son derece önemli hâle geldi. Mahremiyet ile yeni iletişim teknolojisi (gazeteler) arasındaki bu ilişki, on sekizinci yüzyıl Londra’sında açık biçimde görülmüştü; 1800’den sonra ise olağanüstü bir hızla gelişti ve bütün toplumu etkiledi. 1800’den itibaren, mahremiyet ve teknoloji arasındaki ilişki yoğunlaştı ve tarihte yinelenen bir tema hâline geldi.

Modern kentleşme, iletişim ve devlet oluşumu çağında mahremiyet (yaklaşık 1800–1900)

Mahremiyet tehdit altında, mahremiyet bir ideal mi?

1800’den sonra, günümüze kadar önemini koruyan iki mahremiyet yorumu ortaya çıktığı ileri sürülmüştür. İlk olarak, bu dönem modern “gözetim devleti”nin ve mahremiyeti tehdit eden “her şeyi gören göz” kavramının doğuşuna tanıklık etmiştir; bu, eninde sonunda mahremiyetin ölümüne yol açacaktır. 1780’lerin sonunda Jeremy Bentham, mahkûmların/görevlilerin ne zaman ve nasıl izlendiğini bilmediği, gözetleyenlerin her şeyi gördüğü bir (hapishane) tasarımı olan panoptikon fikrini geliştirdi. Panoptikon, bu modern rasyonalitenin başlangıç noktası olarak sıklıkla alınır.

Bu metafor yalnızca ikinci bir yorumun arka planında anlaşılabilir: mahremiyet her vatandaş için bir ideal ve özlem olarak görülmüştür. Hukuk tarihçileri, 1800 civarındaki demokratik devrimlerin bu idealin şekillenmesinde önemli bir rol oynadığını vurgulamışlardır. Amerikan Devrimi, hükümet tarafından aşağılanmama hakkının bir savunmasıydı. 1791 tarihli Haklar Bildirgesi, açıkça “halkın kişi, ev, evrak ve eşyalarında güven içinde olma hakkını” belirtmiştir. Fransız Devrimi, 1789’da İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni doğurmuştur. Georges Duby, Özel Hayatın Tarihi adlı eserin IV. cildinde, “on dokuzuncu yüzyıl özel hayatın altın çağıydı; özel hayatın hem sözlüğünün hem de gerçekliğinin şekillendiği bir dönemdi” diye iddia eder. David Vincent da Privacy. A Short History adlı eserinde modern hanenin yükseliğinin önemini vurgular: hane üyeleri özgür ve güvende idi, kapının ardında kitap okuyabilir ve mahrem ilişkiler yaşayabilirlerdi; burada modern mahremiyet gelişebilirdi.

Kalabalık mekânlar ve yeni teknolojiler

Mahremiyetin iki çelişkili yorumu aynı gelişmelerin sonucuydu. Öncelikle bunlar, toplumu nasıl denetleyeceği ve bireysel alanı nasıl koruyacağı sorusunu gündeme getiren olağanüstü nüfus artışına bir tepkiydi. Britanya örneğini ele aldığımızda fırsatları ve zorlukları açıkça görebiliriz. Britanya nüfusu 1801 ile 1851 arasında ikiye katlanmış, 1911’e kadar tekrar ikiye katlanmıştır; bu süreç kentleşmeyle el ele gitmiştir: 1900 civarında nüfusun %80’i şehirlerde yaşamaktaydı. Şehirler büyüdükçe, her kişiyi, her sokağı ya da her olayı bilmenin imkânsız olduğu yabancıların mekânı hâline geldiler. Bireyler için gece vakti daha fazla görünürlük ve güvenlik yaratmak için şehirlerde (Londra’da 1807’de) gaz lambaları tanıtıldı. Yaya yolları atlardan ve daha sonra arabalardan ayırmak için trafik kuralları konuldu; tren vagonları gibi kalabalık yerlerde fiziksel mesafeyi korumaya yönelik sosyal kurallar gelişti. İnsanları ve onların farklı görevlerini ayırmak, Viktorya dönemi konut tasarımının merkezine oturdu. Planlama kitaplarında şu ifadeler yer alabiliyordu: “Aile mahremiyete sahip olmalıdır.” Çalışma odası, oturma odası, mutfak ve yemek odası ayrıldı; hizmetçilerle aile aynı odaları paylaşmamalıydı ve bahçeler mahremiyet, inziva ve içtenlik sunmak için çitle çevrilmişti. Elbette bu koşulları karşılayan evleri sadece orta ve üst tabakalar karşılayabiliyordu ama mahremiyet herkes için bir ideal hâline geldi.

İkinci olarak, yeni (iletişim) teknolojileri etkili olmuştu. Yazılı mektuplaşma yeni değildi, fakat yeni olan şey giderek güvenilir, kolay ve ucuz hâle gelen iyi organize edilmiş posta sistemiydi. On dokuzuncu yüzyılda düşük standart fiyatlar tanıtıldı ve postacılar her kasabaya uğrar oldular. Devletin okullara yaptığı yatırımla birlikte, Batı Avrupa’da yazıp okuyabilen ve mektup gönderebilen insanların sayısı olağanüstü arttı. Telgraf ve telefon gibi yenilikler ek iletişim imkânları sundu. Gazetecilik on dokuzuncu yüzyılda gelişti ve bu yüzyılın son çeyreğinde “Yeni Gazetecilik” olarak adlandırılan şey ortaya çıktı: sütun yazan ya da “gerçekte” ne olduğunu ortaya çıkarmaya çalışan “modern”, bilgili ve saygın gazetecilerin yükselişi. Fakat Yeni Gazetecilik aynı zamanda, dedikoduya, skandala ve ünlülerin hayatına odaklanan Amerikan tarzı magazinciliğin ya da kitle gazetelerinin de ortaya çıkışını ifade eder. Ahlaksızlık konuları, örneğin siyasi yolsuzluk ya da “doğaya aykırı” cinsel ilişkiler (zina, eşcinsellik) işleniyordu. Kraliyet ailesi mahremiyet ihlallerini önlemek için hukuka başvuruyordu. 1849’da Prens Albert v. Strange davasında, Prens Albert’in çalınan gravürlerinin yayımlanmasını engelleyen karar çokça alıntılanır. Kararın önemli bir gerekçesi, “mülkiyetin en değerli niteliği olan mahremiyetin soyutlanması” idi. Medyatik bir toplumda mahremiyet kelimenin tam anlamıyla değerli hâle gelmişti. On dokuzuncu yüzyılın seçkin erkekleri ve kraliyet mensupları, “hatalarının” yayımlanmasını engellemek için para ödemişlerdir. Hollanda Kralı II. William (1840–1849), eşcinsel ilişkiler yaşadığı iddiasıyla şantaja uğramış, para ve makam vaatleriyle düşmanlarının yayımlamasını engellemiştir. Özellikle şeref ve itibar kaybetme korkusu insanları para ödemeye istekli kılıyordu. Zina, eşcinsellik ve boşanma üzerine yeni çıkarılan yasal kurallar — skandal için başka bir üreme zemini — birinin özel işlerini kolaylıkla haber değeri taşıyan kamusal hikâyelere dönüştürebiliyordu.

 Modern bilgi toplama teknikleri

Devletin ve onun nasıl yönetildiğinin değişimleri de mahremiyet üzerinde etkiliydi. Ortaya çıkan modern bürokratik ulus-devleti, caddelerde postacıyla birlikte posta ofislerinin kurulması açıkça temsil ediyordu; bunlar, programa göre çalışan ve standartlaştırılmış prosedürleri izleyen görevlilerdi. Posta sistemi ulusu ve onun sakinlerini birbirine bağladı ve polis ile ordu gibi güvenlik güçleriyle birlikte modern devletin açık bir temsilcisi hâline geldi. Fakat modern devlet, mahremiyet söz konusu olduğunda paradoksal bir olguydu. Bir yandan hükümet, mahremiyeti korumak için önlemler aldı, öte yandan da veri toplama yoluyla özel yaşama daha fazla müdahale etti. Örneğin, hükümet kimi hikâyelerin yayımlanmasını aktif biçimde engelledi veya yüksek mevkideki kişilerin mahremiyetinin tehdit altında olduğu durumlarda gazeteleri tüm baskıları imha etmeye zorladı. Aynı zamanda devlet giderek daha fazla bilgiyi yapısal olarak topluyordu. Nüfus sayımı ve devlet kayıtlarının toplanması, mahremiyet için on dokuzuncu yüzyılda “tehditler”di; bunu gizlilik hukuku profesörü Daniel Solove dile getirmiştir. ABD’de nüfus sayımı sırasında sorulan soru sayısı 1790’da yalnızca dörtten 1860’ta 142’ye yükselmişti. İngiltere’de Genel Sicil Ofisi, 1801’den itibaren evlilik ve doğum bilgilerini topluyor ve arşivliyordu; ancak görevliler, “güvenlik” gerekçesiyle ekonomik durum, konuşulan diller ve hastalıklar gibi daha hassas bilgileri giderek daha çok toplamaya başladılar.

Şaşırtıcı değildir ki, böyle bir bağlamda mahremiyet skandalları patlak verebiliyordu. 1844’te, İtalyan özgürlük savaşçısı Giuseppe Mazzini’nin Londra’daki sürgününde yazdığı mektupların, Avusturya hükümetinin talebi üzerine İçişleri Bakanı Sir James Graham’ın izniyle açıldığı ortaya çıktığında böyle olmuştu. Parlamento’da Graham, eylemlerini reddetmişti, çünkü devlet güvenliği kamuoyunda tartışılacak bir konu değildi. Bu, devlet güvenliğinin mahremiyete müdahale için bir gerekçe olarak kullanılabileceğini ve kullanılacağını gösterdi. Dahası, özel yazışmaların ne zaman ve hangi koşullarda kamusal bir mesele hâline geleceği, on dokuzuncu yüzyıl boyunca skandal kaynağı olmuştur.

Liberal devletin paradoksu

Her ne kadar on dokuzuncu yüzyıl yaygın biçimde bir liberalizm çağı olarak kabul edilse de, posta, konuşma ve basında fikir özgürlüğü gibi liberal reformların, medya sektöründe özel girişimcilik için daha fazla alan açmasının ve bireysel hakları korumaya yönelik yeni yasaların gerçekte hem mahremiyet için bir fırsat hem de bir meydan okuma olduğu görülür. Bir yandan, özel alan ve bireysel haklara yapılan liberal vurgu — ki bunların yasa ve devlet tarafından güvence altına alınması gerekiyordu — mahremiyetin bireysel bir hak olarak gelişimini desteklemiştir. Öte yandan, hatta liberal reform döneminde bile, yurttaşlar ancak devlet onlara izin verdiğinde mahremiyetlerinden yararlanabiliyorlardı. Mahremiyet tarihçisi David Vincent’in belirttiği gibi: “Liberal hükümetlilik, özel alandan kasıtlı bir geri çekilme eyleminden otoritesini türetmiştir.” Başka bir deyişle, liberal devlet vatandaşlarına belirli koşullar altında mahremiyet vermiştir. Bu yüzden modern devletin ortaya çıkışı, insanlara kendi bireysel mahremiyetlerini ve muhtemel tehditlerini yeniden düşündürmüştür.

Bu durum, seçkin liberal düşünür John Stuart Mill’in (1806–1873) çalışmalarında açıkça görülür; Mill, eserlerinin büyük bölümünü özel bireyler için “aşırı büyümüş devlet”in tehlikelerine adamıştır. O, liberal bir demokraside özel bireylerin özgürlüğünün bürokratik bir devlet ya da diğer gereksiz devlet denetimleri tarafından sınırlandırılmaması gerektiğini vurgulamış; bir bireyin özel yaşamına müdahalenin yalnızca bir başkasına zarar verdiğinde meşru olacağını belirtmiştir.

Bu dönemin önemli skandallarından ve tartışmalarından da görebileceğimiz üzere, liberal hakların ortaya çıkışı, yukarıda tartıştığımız teknolojik ve iletişimsel gelişmelerle birleştiğinde, mahremiyet üzerine yeni bir tartışmayı beslemiştir. Özel yaşamı giderek daha geniş kitlelere, sıklıkla yeni yollarla ifşa edebilen yeni iletişim araçlarını uyumlu hâle getirme mücadelesi, bu tartışmalarda belirleyici bir rol oynamıştır. 1844’teki gizli posta olayı ve 1849’daki Prens Albert v. Strange davasının yanı sıra, 1890’da Samuel Warren ve Louis Brandeis’in yazdığı “The Right to Privacy” makalesi bu dönemin kritik bir metnidir. Bu makale, ilk yazarın kızının evliliğinin izinsiz biçimde medyada işlenmesiyle boulevard gazeteciliğinin özel yaşama müdahalesine bir tepkiydi. Makale, “yalnız bırakılma hakkı” için bir savunuydu. Bu, mahremiyetin ilişkisel bir şey olduğu ve yalnızca aile ve ev bağlamında bulunduğu fikrine meydan okuyordu. Kısacası, bu metin, özel “tecrit” için ilk çağrılardan biri olarak görülebilir; kişisel imaj ve bilginin kontrol edilmesi arzusunu ve bunları koruyacak bir hukuk sistemine duyulan ihtiyacı dile getiriyordu — ki bu yorum, yirminci yüzyılda baskın hâle gelecekti.

Uluslararası çatışma çağında ve refah devletinin ortaya çıkışında mahremiyet (yaklaşık 1900–1970)

Uluslararası çatışmalar

1900 civarında, mahremiyet kavramı kamuoyunda daha yaygın bir tartışma konusu haline gelmişti. Bu dönemin çatışmaları ve diktatörlükleri sırasında mahremiyet ciddi baskı altına girdi. Avrupa’da Birinci Dünya Savaşı sırasında ifade özgürlüğü ciddi şekilde kısıtlandı. Gazeteler, dergiler ve diğer yayınlar sansürlendi ya da yasaklandı. Devlet, bireylerin postalarını denetledi. İngiltere’de postalar açıldı; Almanya’da ise bazı eyaletlerde bu, yalnızca askeri personel için söz konusuydu. Postaların açılması, sıradan vatandaşların yaşadığı pek çok küçük skandala yol açtı.

İkinci Dünya Savaşı ve savaş sonrası yıllarda Avrupa’da, özellikle de Nazi Almanyası’nda, mahremiyet fiilen ortadan kalktı. Devlet, vatandaşlarının hayatlarına derinlemesine nüfuz eden büyük çaplı bir gözetim ve kontrol sistemi kurdu. Nazi rejimi, milyonlarca Yahudi ve diğer azınlıkları takip etmek, kategorize etmek ve yok etmek için modern devletin kayıt ve yönetim mekanizmalarını kullandı. Mahremiyet yalnızca tehdit altında değildi, büyük ölçüde yok edilmişti. Bu süreç, mahremiyetin devlet iktidarına karşı kırılganlığını açıkça ortaya koydu.

Refah devleti

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, mahremiyet tartışmaları yeni bir bağlamda yeniden şekillendi. Refah devletinin yükselişi, devlet ile vatandaş arasındaki ilişkinin doğasını değiştirdi. Refah devleti, vatandaşların sağlık, eğitim ve barınma gibi temel hizmetlerde daha fazla hak kazanmasını sağladı, ancak aynı zamanda devletin bireylerin yaşamları hakkında daha fazla bilgi toplamasını gerektirdi. Devlet yardımları için gelir, aile yapısı ve sağlık gibi bilgilerin düzenli olarak rapor edilmesi zorunluluğu, mahremiyetin korunması konusundaki tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Bununla birlikte, birçok yurttaş için devletin sağladığı güvenlik, mahremiyet kaygılarından daha önemliydi. Refah devletinin vaat ettiği sosyal güvenlik ve toplumsal istikrar, mahremiyetin bazı boyutlarının geri plana itilmesine yol açtı. Yine de, özellikle 1960’lardan itibaren, yeni toplumsal hareketlerin (örneğin sivil haklar, kadın hareketi ve öğrenci hareketleri) yükselişiyle birlikte, bireysel özgürlükler ve mahremiyet konusundaki talepler yeniden önem kazandı. Bu talepler, devletin vatandaşlar üzerinde kurduğu gözetim biçimlerini sorgulamaya ve bireysel hakların genişletilmesine yönelik güçlü bir kamuoyu oluşturdu.

Bilgisayar çağında mahremiyet (1970’lerden günümüze)

1970’lerden itibaren bilgisayarların yaygınlaşması, mahremiyetin doğasını ve onun korunmasına dair tartışmaları kökten değiştirdi. Devletlerin, şirketlerin ve diğer kurumların bireyler hakkında topladığı bilgiler giderek daha büyük ölçeklere ulaştı. Veri işleme hızlandı, verilerin saklanması ve yeniden kullanılabilmesi kolaylaştı. Bu, bireylerin yaşamlarının hemen her yönünün kaydedilebilir, analiz edilebilir ve üçüncü taraflarca erişilebilir hale gelmesi anlamına geliyordu.

Bilgisayar çağında mahremiyet tartışmaları, özellikle kişisel verilerin korunması etrafında yoğunlaştı. 1970’lerde Almanya ve İsveç gibi ülkeler ilk veri koruma yasalarını çıkardılar. 1980’de OECD, kişisel verilerin korunmasına ilişkin kılavuz ilkeleri kabul etti. 1995’te Avrupa Birliği, bireylerin verilerinin toplanmasını, işlenmesini ve aktarılmasını düzenleyen Veri Koruma Direktifini yürürlüğe koydu. Daha yakın zamanda ise 2018’de Genel Veri Koruma Tüzüğü (GDPR), mahremiyetin korunması açısından küresel ölçekte referans noktası haline geldi.

Bu dönemde mahremiyet, yalnızca devletin değil, aynı zamanda çok uluslu şirketlerin de bireyler üzerindeki gücüyle ilişkilendirildi. İnternetin, cep telefonlarının ve sosyal medya platformlarının yükselişi, bireylerin gönüllü olarak kendi kişisel bilgilerini paylaşmalarını hızlandırdı. Bunun sonucunda, bireylerin kendi mahremiyetlerini korumadaki sorumlulukları da tartışılır hale geldi. “Mahremiyetin ölümü”nü ilan eden sesler yükseldi; çünkü insanlar kendi özel bilgilerini isteyerek kamuya açık hale getiriyor, böylece gözetimin ve denetimin gönüllü bir parçası oluyorlardı.

Aynı zamanda, yeni iletişim teknolojilerinin sunduğu özgürlükler mahremiyetin yeni biçimlerini de mümkün kıldı. Bireyler çevrim içi platformlarda takma adlarla kimliklerini gizleyebildiler, farklı topluluklarda farklı roller üstlenebildiler. Mahremiyet, yalnızca “yalnız bırakılma hakkı” değil, aynı zamanda “kimliğini kontrol etme” ve “kendini farklı bağlamlarda sunma” hakkı olarak da yeniden tanımlandı.

Klasik metinler

Mahremiyetin tarihine dair çok çeşitli kaynaklar bulunmasına rağmen, bazı metinler “klasik” olarak öne çıkmıştır. Bu metinler, yalnızca kendi dönemlerinde tartışmalara yön vermekle kalmamış, aynı zamanda sonraki nesillerin mahremiyeti anlamasında da belirleyici olmuştur. Bu bölümde, mahremiyetin tarihsel gelişimini anlamak için sıkça başvurulan üç temel metni ele alıyoruz:

  1. Jeremy Bentham’ın “Panoptikon”u (1787–1791)
    Bentham’ın hapishane modeli olarak geliştirdiği panoptikon, gözetim ve mahremiyet tartışmalarında simgesel bir yer edinmiştir. Panoptikon’un ardındaki fikir, mahkûmların sürekli gözetim altında olduklarını bilmeden her an gözleniyor olabilecekleri varsayımıyla hareket etmeleridir. Bu düzenek, yalnızca hapishaneler için değil, modern toplumdaki gözetim pratikleri için de bir metafor haline gelmiştir. Bentham’ın bu tasarımı, modern devletin ve kurumların gözetim mekanizmalarının anlaşılmasında kritik bir başlangıç noktası olmuştur.

  2. Samuel Warren ve Louis Brandeis’in “The Right to Privacy” (1890)
    Warren ve Brandeis’in Harvard Law Review’da yayımlanan makalesi, mahremiyet hakkını “yalnız bırakılma hakkı” olarak tanımlamıştır. Bu makale, dönemin magazin basınının özel hayatlara yönelik müdahalelerine karşı bir tepki olarak yazılmıştır. Metin, mahremiyetin yalnızca aile veya ev bağlamında değil, bireysel bir hak olarak ele alınması gerektiğini ileri sürmüş ve modern mahremiyet hukukunun temel taşlarından biri olmuştur.

  3. George Orwell’in “1984”ü (1949)
    Orwell’in distopik romanı, devlet gözetiminin mahremiyeti nasıl tehdit edebileceğini güçlü bir edebî dille gözler önüne sermiştir. 1984, “Büyük Birader” metaforu ile modern gözetim devletlerinin ve totaliter rejimlerin mahremiyet üzerindeki yıkıcı etkilerini tasvir eder. Roman, yalnızca edebiyat eseri olarak değil, mahremiyetin korunmasına dair siyasi ve toplumsal tartışmalar için de bir uyarı metni olarak klasikleşmiştir.

Bu metinler, farklı dönemlerde ortaya çıkmış olmalarına rağmen, ortak bir şekilde mahremiyetin kırılganlığını, tehditlerini ve korunma gerekliliğini gündeme getirmişlerdir. Dolayısıyla, hem tarihsel analiz hem de güncel tartışmalar için vazgeçilmez referans noktalarıdır.

Mahremiyetin tarih yazımı

Mahremiyet tarihini inceleyen araştırmaların kendileri de bir tarihe sahiptir. Tarihçilerin bu konuya yaklaşımları, farklı dönemlerde farklı öncelikler ve yöntemler üzerinden şekillenmiştir. Bu alt bölümde, mahremiyet üzerine yapılan tarih çalışmalarının nasıl geliştiğini, hangi temalara odaklandığını ve hangi metodolojik tartışmalardan etkilendiğini ele alıyoruz.

 İlk araştırmalar

Mahremiyet üzerine ilk tarihsel araştırmalar, genellikle sosyal tarih ve kültür tarihi içinde dağınık biçimde ele alınmıştır. Aile yaşamı, çocukluk, cinsellik, gündelik hayat gibi konuları inceleyen çalışmalar, dolaylı olarak mahremiyetin de geçmişteki işlevine ışık tutmuştur. Örneğin Philippe Ariès’in Çocukluğun Tarihi ve Georges Duby’nin Özel Hayatın Tarihi serisine katkıları, mahremiyetin aile ve ev bağlamındaki değişimini anlamada öncü çalışmalar olmuştur.

Mahremiyet ve disiplinlerarası yaklaşımlar

1980’lerden itibaren, tarihçiler sosyoloji, hukuk, antropoloji ve siyaset bilimi gibi alanlarla daha yakın ilişki kurarak mahremiyet konusunu disiplinlerarası biçimde tartışmaya açtılar. Michel Foucault’nun gözetim, disiplin ve iktidar analizleri, bu tartışmalar için bir dönüm noktası oldu. Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu adlı eserinde geliştirdiği panoptikon metaforu, mahremiyetin yalnızca bireysel bir mesele değil, iktidar ilişkileriyle sıkı sıkıya bağlı bir toplumsal olgu olduğunu vurguladı.

 Dijital çağın etkisi

1990’lardan itibaren dijital teknolojilerin ve internetin yükselişi, mahremiyet tarihine dair yeni araştırma sorularını gündeme getirdi. Tarihçiler, geçmişteki iletişim araçlarıyla (mektuplar, telgraflar, gazeteler) bugünkü dijital iletişim biçimleri arasında karşılaştırmalar yapmaya başladılar. Bu, yalnızca mahremiyetin korunması değil, aynı zamanda bireylerin kendi kimliklerini ve ilişkilerini nasıl inşa ettikleri üzerine de yeni içgörüler sağladı.

 Güncel yönelimler

Günümüzde mahremiyetin tarih yazımı, üç temel yönelim etrafında şekillenmektedir:

  1. Uzun dönemli (longue durée) analizler: Antik dönemden günümüze kadar mahremiyetin dönüşümünü izleyen çalışmalar.

  2. Mikro-tarihsel araştırmalar: Belirli bir dönemde veya toplulukta mahremiyetin nasıl deneyimlendiğini ayrıntılı olarak inceleyen çalışmalar.

Küresel ve karşılaştırmalı perspektifler: Batı dışındaki toplumlarda mahremiyet kavramlarının nasıl şekillendiğini araştıran, farklı kültürler arasındaki benzerlik ve farklılıklara dikkat çeken çalışmalar.

1.5 Tarihçiler ve çağdaş mahremiyet sorunları

Mahremiyet yalnızca tarihçilerin araştırma nesnesi değildir; aynı zamanda tarihçilerin mesleğini icra etme biçimlerini de doğrudan etkilemektedir. Son otuz yıl içinde, özellikle kişisel verilerin korunmasına ilişkin yasal düzenlemeler, tarihçilerin arşivlere ve belgelere erişim biçimlerinde önemli değişikliklere yol açmıştır.

 Arşivlere erişim ve kısıtlamalar

Modern veri koruma yasaları, bireylerin kişisel bilgilerinin saklanmasını ve paylaşılmasını sıkı biçimde düzenlemektedir. Bunun sonucu olarak, tarihçiler birçok arşivde 20. yüzyıla ait belgeleri kullanırken daha katı sınırlamalarla karşı karşıya kalmaktadır. Örneğin hastane kayıtları, polis dosyaları ya da okul raporları gibi belgeler, kişisel bilgiler içerdiği için çoğu zaman erişime kapatılmaktadır. Bu durum, sosyal tarih ve kültür tarihi çalışan tarihçilerin araştırma alanlarını daraltmaktadır.

Dijitalleşme ve yeni fırsatlar

Öte yandan, arşivlerin dijitalleşmesi ve büyük veri setlerinin erişime açılması tarihçiler için yeni fırsatlar yaratmaktadır. Gazete arşivleri, nüfus kayıtları veya mahkeme belgeleri dijital ortama aktarıldığında, araştırmacılar bu belgeler üzerinde yeni yöntemlerle (örneğin veri madenciliği, metin analizi) çalışabilmektedir. Böylece, mahremiyetin geçmişte nasıl tartışıldığını ve deneyimlendiğini daha geniş ölçeklerde incelemek mümkün hale gelmiştir.

Etik sorumluluklar

Tarihçilerin karşılaştığı bir diğer çağdaş zorluk ise etik sorumluluklardır. Her ne kadar belgeler teknik olarak erişilebilir olsa da, araştırmacıların hâlâ bireylerin mahremiyetine saygı göstermesi gerekir. Özellikle sözlü tarih çalışmaları, kişisel mektuplar ve günceler üzerinde çalışan tarihçiler, aktardıkları bilgilerin yaşayan bireyler ya da onların aileleri üzerindeki etkilerini dikkate almak zorundadır. Bu durum, tarihin yalnızca “geçmişi anlama” değil, aynı zamanda bugünün toplumsal ilişkilerini gözetme sorumluluğunu da beraberinde getirir.

1.6 Sonuçlar

Bu bölümde, mahremiyetin tarihini uzun dönemli bir bakış açısıyla ele aldık. Mahremiyet, ne sabit ne de tek boyutlu bir kavramdır. Farklı dönemlerde farklı anlamlar kazanmış, farklı işlevler üstlenmiş ve farklı tehditlerle karşı karşıya kalmıştır. Antik Yunan’daki oikos–polis ayrımından modern bireysel haklar anlayışına, on dokuzuncu yüzyılda liberal devletin paradokslarından bilgisayar çağındaki veri koruma tartışmalarına kadar, mahremiyetin sürekli değişen bir olgu olduğunu gördük.

Mahremiyetin tarihini anlamak, yalnızca geçmişin zihniyet dünyasını aydınlatmakla kalmaz, aynı zamanda bugünün sorunlarına da ışık tutar. Gözetim, iletişim teknolojileri ve devlet-birey ilişkisi gibi tartışmaların kökleri tarihsel süreçlerde aranabilir. Dolayısıyla mahremiyetin tarihini incelemek, çağdaş meseleleri daha geniş bir bağlama oturtmaya yardımcı olur.

Ayrıca, mahremiyetin tarih yazımı, tarihçilerin kendi mesleklerini icra etme biçimlerini de etkilemektedir. Arşivlere erişim, veri koruma yasaları ve etik sorumluluklar, bugünün tarihçileri için yalnızca teknik meseleler değil, aynı zamanda mesleki kimliğin bir parçası haline gelmiştir.

Sonuç olarak, mahremiyetin tarihsel bir perspektiften ele alınması, iki temel katkı sunar:

  1. Analitik katkı: Mahremiyetin sabit bir hak ya da evrensel bir değer değil, tarihsel olarak şekillenmiş ve değişmiş bir kavram olduğunu gösterir.

  2. Normatif katkı: Günümüz mahremiyet tartışmalarına tarihsel bir derinlik katarak, bireylerin ve toplumların bu alandaki seçimlerini daha bilinçli yapmalarına yardımcı olur.

Mahremiyetin geleceği, tıpkı geçmişi gibi, toplumsal, siyasi ve teknolojik koşullara bağlı olarak yeniden tanımlanacaktır. Bu nedenle, tarihsel farkındalık hem akademik hem de kamusal tartışmalarda vazgeçilmez bir araçtır.                   

References

Adams, Jad. (2016). Women and the Vote: A World History.

Ankersmit, F.R. (2001). Historical Representation. Stanford: Stanford University Press.

Ankersmit, F.R. (1985). Narrative Logic. Groningen: Martinus Nijhof.

Arendt, Hannah and M. Canovan. (1998). The Human Condition. Chicago: University of Chicago Press.

Ariès, Philippe, Georges Duby, and Paul Veyne. (1987). A History of Private Life. Volume 4: From the Fires of Revolution to the Great War. Cambridge, MA: Harvard University Press.

Ariès, Philippe, Georges Duby, Roger Chartier, and Arthur Goldhammer. (2003). A History of Private Life. Volume III. Cambridge, MA: Harvard University Press.

Ariès, Philippe and R. Baldick. (1962). Centuries of Childhood: A Social History of Family Life. New York: Random House.

Assange, Julian, Jacob Appelbaum, Andy Müller-Maguhn, and Jérémie Zimmermann. (2016). Cypherpunks: Freedom and the Future of the Internet.

Barry, A., T. Osborne and N. Rose (eds.). (1996). “Introduction: Foucault and Political Reason” in Foucault and Political Reason: Liberalism, Neo-Liberalism and Rationalities of Government.

Bayly, C.A. (2003). The Birth of the Modern World, 1780–1914. Wiley-Blackwell.

Bentham, Jeremy and Miran Božović. (2011). The Panopticon Writings. London/New York: Verso.

Boschma, G., O. Yonge, and L. Mychajlunow. (2003). “Consent in Oral History Interviews: Unique Challenges.” Qualitative Health Research 1, pp. 129–135.

Brown, K.L. (2016). “On the Participatory Archive: The Formation of the Eastern Kentucky African American Migration Project.” Southern Cultures 1, pp. 113–127.

Deborah, N. (2002). “Pursuing Privacy in Cold War America.” [Journal details missing].

DeCew, J. (2018). “Privacy,” in Edward N. Zalta (ed.), The Stanford Encyclopedia of Philosophy. https://plato.stanford.edu

Sjoerd Keulen       

Universiteit Leiden , Kamu Yönetimi Enstitüsü,Fakülte Kampüsü Den Haag , Öğretim Üyesi RotterdamKamu Yönetimi Bölümü

Ronald Kroeze    Ronald Kroeze'nin başlıca görevi Nijmegen Üniversitesi Sanat Fakültesi'nde Parlamento Tarihi Profesörlüğü ve Hollanda Parlamento Tarihi Merkezi (CPG) Müdürlüğü'dür.Ayrıca, NWO tarafından finanse edilen 'Sömürgeci Normatiflik: Hollanda-Endonezya ilişkilerinde 1870'lerden 2010'lara kadar yolsuzluk ve farklılık' adlı projenin koordinatörlüğünü yürüten Vrije Universiteit Amsterdam'a (yarı zamanlı) bağlıdır.Ronald Kroeze   

Ronald Kroeze’nin başlıca görevi Nijmegen Üniversitesi Sanat Fakültesi’nde Parlamento Tarihi Profesörlüğü ve Hollanda Parlamento Tarihi Merkezi (CPG) Müdürlüğü’dür.Ayrıca, NWO tarafından finanse edilen ‘Sömürgeci Normatiflik: Hollanda-Endonezya ilişkilerinde 1870’lerden 2010’lara kadar yolsuzluk ve farklılık’ adlı projenin koordinatörlüğünü yürüten Vrije Universiteit Amsterdam’a (yarı zamanlı) bağlıdır.

Bir yanıt yazın