Modern Kreşin İçinde Kaybolan Yetişkinlik

0
modern-cagin-sessiz-salgini-kalabalik-yalnizlik-1735038398-641_large

Tarihî tecrübeyi anlamanın yolu, görünen yüzeylerde oyalanmaktan değil; o yüzeyin altında dolaşan ortak kodları yakalamaktan geçer. Modern insan ise hâlâ yüzeyde toplanan kutuplaşmaların büyüsüne kapılmayı sürdürüyor. Bu kutuplaşmalar, tarihin önümüze koyduğu gerilimleri sanki kendi başlarına birer gerçekmiş gibi sunuyor. Oysa çoğu kez, bu gürültülü çatışmaların arkasında işleyen daha sessiz, daha sabit bir zemin var. Görünen dünya, satha vuran dalgadır; mesele, dalgayı değil, o dalgayı doğuran akıntıyı anlamaktır.

II. Dünya Savaşı sonrası oluşan dünya düzenine bile hep iki kutup üzerinden bakmaya meyilli olduk: Kapitalist blok ve sosyalist blok. Hâlbuki bugün biliyoruz ki, iki görünüm altında işleyen şey, kapitalizmin farklı formlarıydı. Biri piyasa üzerinden, diğeri devlet eliyle… İkisinin de beslendiği ana damar aynıydı. Bütün o ideolojik hararet, farklı yollarla aynı dünyaya çıkan birer tali yoldu aslında. Siyasal tarihteki şiddetli ayrışmalar, şimdi geriye bakıldığında, şaşırtıcı biçimde tek tip bir ekonomik kodun varyasyonları olarak beliriyor.

İdeolojilerin buharlaşmasını, birçokları bir ferahlama işareti sandı. Oysa tam tersine, asıl hararet kültürel alanda ortaya çıktı. Çünkü ideolojilerin bıraktığı boşluğu, “yaşama tarzlarıyla ölçülen” kültürel açılımlar doldurdu. Siyaset, kültürle yan yana geldiğinde, ateş daha da yükseldi. Kültürel çatışmaların alev aldığı bu dönemde, meselenin özünde yine tek tip bir koda yaslanan, tüketim merkezli bir dünya görüşünün bütün renkleri belirli bir düzene soktuğunu fark eden pek çıkmadı. McDonald’s’ın Hindistan’da inek eti, Pakistan’da domuz eti sunmaması elbette kültürel bir farklılık olarak görülebilir; fakat menünün kendisinin, tüm farklılıkları soğurarak aynı fast food koduna bağlandığı gerçeği gözden kaçtı. Kabı tartışmak yerine, kabın içindeki sıvının renginde boğuşup durduk.

Berlin Duvarı’nın ardından ortaya saçılan kültürel çeşitliliğin büyüsüne kapılmak kolaydı. Herkes bu anlık çiçeklenmeyi bir tür hürriyet patlaması sandı. Fakat kimsenin görmek istemediği, bu rengârenk serginin aslında Amerikan mahreçli bir tüketim kültürünün hoş kokulu ambalajı olduğuydu. Dinlerin canlanması bile bir sivil başarı olarak alkışlandı; fakat dinî hayatların ontolojik zemini boşaltılmıştı. İnanç, metafizik bir derinliğin değil, kültürel bir aksesuarın parçası hâline gelmişti. Zamanla anlaşıldı ki, bu canlanmalar, tarihin içinden konuşan bir diriliş değil; tüketimin prizmasından geçirilmiş, fazlalıklarından arındırılmış birer gölgeydi. Dinlerin sahici ağırlığı, yerini estetik bir çeşitliliğe terk etmişti.

Modern dünyanın bize sunduğu bu geniş renk yelpazesi, aslında süreksiz anların peş peşe dizildiği bir güncellik üretimiydi. Tüketim devam ettikçe çiçeklenme sürdü. İnsanlık, ağır olgunlaşma deneyiminden sıkılıp topluca bir çocuklaşma ideali etrafında birleşmiş gibiydi. Dünya adeta büyük bir kreşe dönüşüyor; iri gövdeli, güçlü kaslı ama ruhlarında çocuk beyni taşıyan ergenler bu kreşin en görünür figürleri hâline geliyordu. Çocuk masumdur elbette; ama çocuklaşma asla masum değildir. Çünkü çocuklaşma, aklı değil arzuyu merkeze yerleştirir; yükümlülüğü değil oyunu yüceltir; zamanı değil anı putlaştırır.

Bu büyük kreşin içinde bir de yükselen bir sınıf oluştu: Güncelin önünde koşan, yeniliğin peşinden giden, teknolojiyi bir tür oyuncak gibi gören “garaj çocukları”. Onların yüzünde, Edison ve Franklin’in fotoğraflarındaki o çocuksu muzipliğin daha yoğun, daha hınzır bir hâli var. Daima yeni oyuncaklar üretmekle kalmıyorlar; bu oyuncaklarla yeni bir dünya tasarlıyorlar. Bu dünyanın tüketim ritmini yakalayamayan geniş kitleler ise nefessiz kalmış, huzursuz, kolayca yönlendirilebilir bir ergen topluluk olarak sahnenin dışında bekliyor.

Bugün geldiğimiz noktada, kültürelleşme dediğimiz şey tarihin içinden süzülerek gelen bir derinlik değil; saniyelerin tüketildiği güncel bir akışa dönüşmüş durumda. İnsan, geçmişle bağını kaybettikçe, zamanla ilişkisinin en kırılgan hâlini yaşıyor. Tarihsel ve metafizik kopuşların eş zamanlı yaşandığı bu dünya, bizi yekpare bir çocukluk hâline sürüklüyor. Ne olgunlaşmanın ağırlığına talibiz ne de çocukluğun masumiyetine. Bir tür dev ergenlik hâlinde, dünyanın hızını tüketerek, tüketildikçe de hafifleyerek ilerliyoruz.

Sonuç ortadadır: Dünyayı saran bu büyük kindergarden, sadece kültürün değil; insanın, tarihin ve sorumluluğun da çözülüşünü içinde barındırıyor. Ve en acı olanı, bu çözüldüğümüz zemini hâlâ bir “özgürlük alanı” sanmamızdır. Modern insan, kendi elleriyle inşa ettiği bu çocuksu evrende, nihayetinde kendisinin de oyuncağa dönüşmekte olduğunu çok geç fark edecektir.

Bir yanıt yazın