Modern Psikoloji
“Psikolojinin nesnesi psişiktir; ne yazık ki, onun öznesi de aynı şeydir.”
Zamanımızın ünlü bir psikoloğu bu sözleriyle şunu kasteder: Her psikolojik yargı, kaçınılmaz olarak, incelemeye çalıştığı nesnenin öznel ve hatta tutkulu doğasına bulaşır. Çünkü bu bakış açısına göre, ruhu yalnızca kendi ruhumuz aracılığıyla anlayabiliriz; ve psikolog için bu ruh, tam anlamıyla yalnızca psişiktir – başka hiçbir şey değil.
Dolayısıyla hiçbir psikolog – ne denli nesnel olduğunu iddia ederse etsin – bu çıkmazdan kurtulamaz. Hatta bu alanda ne kadar genelleyici ve kesin ifadeler kullanırsa, söyledikleri o denli kuşkulu olur. Modern psikoloji, kendisine karşı dürüst davrandığında bile, işte böyle bir hüküm verir. Ancak dürüst olsun ya da olmasın, bu görecelilik (relativizm) onun özüne içkindir. Bu görecelilik, aynı zamanda bir tür Prometheusçuluktur: Psikolojik unsuru, insanın son ve en yüksek gerçekliği hâline getirme eğilimi… Modern psikoloji içindeki sayısız görüş ayrılığının kökeninde bu eğilim yatar. Bu eğilim öylesine baskındır ki, psikolojinin dokunduğu her şeyi etkiler: tarih, felsefe, sanat ve din – hepsi psikolojik bir bakışla yorumlanır ve bu sayede öznel hâle gelir; böylece nesnel ve değişmez hakikatlerden yoksun bırakılır.
Ama her türlü a priori görecelilik, kendi üzerine çöker. Modern psikoloji, kendi bakış açısının istikrarsız olduğunu kabul etse bile, diğer bilimler gibi davranmayı sürdürür: Yargılarda bulunur ve bunların geçerliliğine inanır. Burada da, itiraf edilmeden başvurulan doğuştan bir kesinlik vardır: Eğer psişik olanın “öznel” olduğunu – yani benmerkezci önyargılarla sınırlı olduğunu – gözlemleyebiliyorsak, bu demektir ki içimizde bu sınırları aşan, onları ilke olarak denetleyen bir şey vardır. Bu şey akıldır (intellect). İşte bu akıl, bize yalnızca psişik dünyanın değil, aynı zamanda gerçekliğin başka yönlerinin de ışığını sağlayan ölçütleri sunar. Bu apaçıktır; ama modern bilim ve felsefe bu gerçeğin tamamen dışında kalır.
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken şey, akıl (intellect) ile mantık (reason) arasındaki farktır. Mantık, aşkın aklın zihinsel bir yansımasıdır. Fakat pratikte mantık, büyük ölçüde neye dönüştürüldüğüne bağlıdır. Modern bilimlerde, mantığın işleyişi ampirik yöntemlerle sınırlandırılmıştır; bu durumda mantık, artık hakikatin kaynağı değil, yalnızca tutarlılığın bir ilkesidir. Modern psikoloji açısından durum daha da kötüdür: Çünkü fizik dünyayı gözlemlerken mantık bir miktar denge sağlayabilir, fakat ruhun karmaşık ve bilinçdışı derinliklerini tarif etmekte yetersiz kalır. Böylece psikoloji, aklın kendisini görecelileştirmeye başlar – ama bu kendi içinde çelişkili bir durumdur; çünkü psikoloji, yine de rasyonel yöntemlere bağımlı kalır. Bu yüzden, psikoloji kendini empirizm ve Kartezyen rasyonalizm temelleriyle kurduğu hâlde, karşılaştığı alan (psişe) bu çerçeveyi sürekli aşar.
Bu nedenle, modern psikologların çoğu bir tür pragmatizme sığınır. Onlar için “nesnelliğin” garantisi, ancak “angaje edilmiş” (yani uygulamaya dönük) deneyimlerde ve soğukkanlı, klinik bir tutumda bulunabilir. Oysa gerçekte ruhsal hareketler, beden olayları gibi dışarıdan incelenemez; onların ne anlama geldiğini anlayabilmek için, bir anlamda bizzat yaşanmış olmaları gerekir. Bu da gözlemcinin bizzat sürece dâhil olması anlamına gelir – ki makalenin başındaki alıntı bunu çok doğru şekilde vurguluyordu.
Peki ama bu “deneyi denetleyen zihinsel yeti” nedir? Bu çoğu zaman, önceden edinilmiş fikirlerle renklenmiş, keyfî bir sağduyudan başka bir şey değildir. O hâlde, psikolojinin öne sürdüğü bu sözde “nesnellik”, deneyimin belirsiz doğasını değiştirmez. İçsel ve değişmeyen bir ilkeye sahip olunmadıkça, bu alandaki bilgi hep kendi kuyruğunu kovalayan bir psişik çabanın, yine psişiği kavramaya çalışması anlamına gelir.
Tüm gerçeklik alanlarında olduğu gibi, ruhu da ancak onu aşan bir şeyle gerçek anlamda kavrayabiliriz. Nitekim herkesin üzerinde uzlaştığı şu ahlaki ilke – örneğin adalet duygusu – bu gerçeği zaten dolaylı olarak kabul eder. Çünkü insandan kendi öznelliğini aşması beklenir. Fakat insan, eğer onun aklı da sadece psişik bir gerçeklik olsaydı, nasıl olur da bu öznelliğin ötesine geçebilirdi? Bu da gösteriyor ki, insan zekâsı – özünde – hem içsel hem dışsal fenomen düzeyinin ötesine geçebilen bir varlığa sahiptir. Bu gözlem, bize yalnızca empirik olmayan, yukarıdan gelen (aşkın olan) bir psikolojinin zorunluluğunu değil, aynı zamanda mümkünlüğünü de gösterir.
Fakat bu yapı, aslında insanın özünde yer almasına rağmen, modern psikoloji tarafından asla tanınmaz. Geçmişteki rasyonalizme karşı zaman zaman gösterdiği tepkilere rağmen, modern psikoloji metafiziğe hiçbir şekilde yaklaşamaz. Hatta aksine, çünkü onun bakış açısı, aşkın olanla akıl-dışı olanı birbirine karıştırır. Bu ise onu en büyük hatalara açık hâle getirir.
Modern psikolojinin tamamen yoksun olduğu şey, ruhun çeşitli yönlerini ya da eğilimlerini kozmik bağlamda konumlandırmasını sağlayacak ölçütlerdir. Oysa geleneksel psikolojide bu ölçütler iki temel “boyuta” dayanır:
-
Kozmoloji: Ruhun ve onun farklı tezahürlerinin, varoluş mertebeleri hiyerarşisi içinde nereye yerleştirileceğini belirler.
-
Ahlak (veya erdem bilgisi): Ruhun, aşkın bir amaca yönelmiş olarak içsel eğilimlerinin derinliğini araştırır.
Bu ahlaki boyut, başlangıçta bireysel görünse de, ruhu kendi sınırlarını aşan evrensel ilkelere bağlar. Kozmoloji ruhu çevreler, ahlak ise onu derinleştirir.
Tıpkı bir su akıntısının gücü ve yönü, ancak bir engele çarpınca anlaşılabildiği gibi, ruh da ancak değişmeyen bir ilkeye göre değerlendirilince anlaşılır. Bu tür bir “engel” sayesinde, ruhun eğilimleri ve dalgalanmaları görünür hâle gelir. Bu durumda, ruhu bilmek isteyen kişi, önce ona direnmelidir. Ve ruh ancak, kişi kendini Tanrı’nın Zâtı’yla (el-Ena el-Hakk) ya da onun insandaki izdüşümü olan akılla (intellectus) ilişkilendirdiği zaman gerçek anlamda karşı konulabilir hâle gelir.
Bu nedenle geleneksel psikoloji, hem kişisel olmayan ve durağan bir boyuta (yani kozmolojiye), hem de kişisel ve etkin bir boyuta (yani ahlaka, erdem bilgisine) sahiptir. Çünkü insan ruhuna dair gerçek bilgi, ancak kişinin kendini bilmesiyle elde edilir. Eğer bir kişi kendi ruhsal biçimini özünün “gözüyle” nesneleştirebiliyorsa, o kişi ruhsal dünyanın tüm imkânlarını da potansiyel olarak tanıyabilir. Bu entelektüel görüş (intuition intellectuelle), her kutsal ruh bilgeliğinin hem sonucu, hem de gerekirse teminatıdır.
Modern psikoloji herkesin bildiği gibi, sözünü ettiğimiz ruhsal araçları da psikolojik olarak açıklamaya çalışır. Onun gözünde bir ayinin etkisi bir şeydir, o ayinin teolojik ya da mistik yorumu başka bir şeydir. Ayinin etkisi, keyfi biçimde yalnızca ruhsal ve öznel alana indirgenerek, biçiminin atalara ait kökenli ruhsal eğilimleri harekete geçirdiği düşünülür. Ayin ya da simgede zamansız ve insanüstü anlamlara hiç yer verilmez — sanki ruh, ister bireysel ister toplumsal olsun, kendi takıntılarının hayalî bir yansımasına inanarak kendini iyileştirebilirmiş gibi. Ne var ki bu varsayım modern psikolojiyi pek de rahatsız etmez, zira çok daha ileri gitmeye hazırdır: Örneğin düşüncenin temel biçimlerinin, mantık yasalarının yalnızca atalara ait alışkanlıkların kalıntıları olduğunu iddia eder. Bu yol ise, insan zekâsını inkâr etmeye ve onun yerine biyolojik zorunlulukları koymaya varır — ki psikoloji bunu yaparsa kendi temelini de yitirmiş olur.
Ruhu başka kozmik gerçekliklerle ilişkilendirebilmek için, varoluş derecelerini iç içe daireler ya da küreler halinde betimleyen kozmolojik şemaya başvurmak gerekir. Bu şema, görünen evrenin jeosantrik anlayışından simgesel olarak yararlanarak, maddi dünyayı yerle özdeşleştirir. Bu merkezin çevresinde, ince (latif) ya da ruhsal (psişik) dünyanın küreleri yer alır; bu kürelerin çevresindeyse Saf Ruh’un dünyası bulunur. Bu tasvir uzamsal karakteri bakımından sınırlı olsa da, söz konusu varlık düzeyleri arasındaki ilişkileri gayet iyi ifade eder. Her bir küre, kendi düzleminden bakıldığında bağımsız ve homojen bir bütün olarak görünür; oysa kendisinin üstünde yer alan düzlem açısından, yalnızca onun bir içeriğidir. Maddi dünya, kendi düzeyinden bakıldığında ruhsal olanı bilmez; ruhsal dünya da supra-formel olanı bilmez — çünkü yalnızca biçimsel olanı kuşatır. Buna karşılık, her dünya yalnızca kendisini aşan ve çevreleyen düzlem tarafından gerçekten bilinir ve kuşatılır.
Bu ilişkiler ikili bir düzlemde işler ve bireysel bakış açısından bakıldığında ilk etapta gizlidir. Ne var ki, duyusal algının doğasını göz önüne aldığımızda bunu apaçık görebiliriz. Bir yandan, duyularımız gerçekten maddi dünyaya ulaşır — ve hiçbir felsefi kurnazlık bunu yalanlayamaz; diğer yandan ise, dünyadan algıladığımız şey, yalnızca zihinsel yetimizin belleğinde tutabildiği “imgeler”dir. Bu anlamda, izlenimlerden, anılardan ve beklentilerden oluşan süreklilik — yani dünyayı anlamlı kılan şey — ruhsal ya da ince bir doğaya sahiptir. Dünyayı bu sürekliliğin “dışında” bilmeye çalışmak boşunadır, çünkü böyle bir “dış” zaten yoktur: Maddi dünya, ruhsal varlık durumuyla kuşatılmıştır ve bu yüzden onun yalnızca bir içeriğidir — her ne kadar bu ruhsal zemin üzerinde kendine ait, bağımsız bir düzen gibi görünse de.
Her fenomen, “yatay” ve “dikey” ilişkileriyle birlikte ancak tam olarak anlaşılabilir. Bu özellikle ruhsal olgular için geçerlidir ve pratik bir önem taşır. Aynı ruhsal “olay” bir yandan duyusal bir dürtüye tepki olabilir, diğer yandan bir arzunun dışavurumu, geçmiş bir eylemin sonucu, bireyin kalıtsal yapısının yansıması, kişisel yeteneğin belirtisi ya da aşkın bir gerçekliğin yansıması olabilir. Bunlardan yalnızca biriyle yetinmek yanıltıcı olur.
Rüya âleminde bireysel bilinç, ruhsal dünyaya çekilmiş olsa da, yine de “içe dönük” kalır; rüya sırasında karşılaşılan tüm imgeler bilinçli hale geldiğinde bireyin kendisine aitmiş gibi görünür. Oysa rüya bilinci, ruhsal dünyanın farklı “katmanlarından” gelen etkiler karşısında geçirgendir. Örneğin geleceği haber veren ya da telepatik rüyalar bu durumu açıkça ortaya koyar. Rüyada algılanan imgeler genellikle yalnızca bireyin ruhsal özünün yansımalarıdır. Ancak kimi zaman bu imgeler kozmik gerçeklikleri de dolaylı biçimde açığa vururlar.
Modern psikoloji bu imgelerin hangi varlık düzeyine ait olduğunu tayin edemez. Geleneksel bilgi ise bu düzeylerin dikey hiyerarşideki yerini belirleyebilir. Bu nedenle modern rüya yorumu genellikle sığ kalır ve asli anlamı kaçırır.
Rüyada görülen imgelerin uyanıkken hatırlanan kısmı, genellikle rüyanın asıl yaşanan bölümünün yalnızca bir gölgesini temsil eder. Bilinç, bu imgeleri kendi yüzeyine geri çağırır çağırmaz, onları günlük düşüncenin sıradan kalıpları içinde yeniden düzenler; buna rağmen bazı rüyalar, daha sonra bilinçli yaşamda kendini gösteren şeyleri öngörür veya belirli bir ruhsal durumu teşhis etme gücüne sahiptir. Bu tür rüyalar, her zaman açık seçik olmasa da, simgesel olarak konuşurlar; dolayısıyla onların yorumu için yalnızca içsel sezgi değil, aynı zamanda simgelerin geleneksel anlamlarını bilmek gerekir.
Gerçek anlamda anlamlı olan rüyalar, genellikle ya yukarıdan –yani bireyin özsel merkezinden– ya da aşağıdan –yani bilinçaltının daha karanlık, alt düzeylerinden– kaynaklanır. Aradaki büyük çoğunluk ise, belirsizlik, tesadüfî çağrışımlar ve ruhun yüzeyindeki duygusal kalıntıların karışımıyla şekillenir.
Bu tür “karışık” rüyalar, genellikle ruhun dengesizlikleriyle ya da dış koşulların etkisiyle ilgilidir. Dikkat çekici olan şudur ki, rüya gören bilinç çoğunlukla bu imgelerle kurduğu ilişkiyi kaybetmemiştir. Hatta bazı rüyalarda, rüya gören kişi, kendisini seyreden bir “ben” olarak hisseder ve bazen rüya sırasında bilinçli olarak müdahalede bile bulunabilir. Bu tür deneyimler, bireysel bilincin derinliklerinde ruhun asli merkeziyle olan bağını koruduğunu gösterir.
Ne var ki, modern psikoloji açısından bu tür deneyimlerin anlamı yoktur. Onun için önemli olan, yalnızca deneyimin dış görünüşü ve olası faydasıdır; oysa geleneksel psikoloji açısından önemli olan, deneyimin kaynağı ve onun ruhun bütünlüğü içindeki yeri, yani “hiyerarşik” değeridir.
Bilinç, genellikle bireysel benliğin (ego) biçimiyle özdeşleştiği için, kendisinden farklı ruhsal biçimleri yalnızca kendi benliğine yansıdıkları ölçüde tanıyabilir. Bu da demektir ki, bilinç, kendi öz biçimiyle ne kadar güçlü biçimde özdeşleşmişse, başkaca ruhsal gerçekliklere o kadar kapalıdır. Tersine, kişi kendi benliğinin bağlarını ne ölçüde gevşetirse, o ölçüde daha üst düzeydeki ruhsal ya da tinsel hakikatlere açık hale gelir.
Geleneksel bilgelikte rüya, insanın gerçek doğasını keşfetmesi için bir fırsat olarak görülür; çünkü rüyada bilinç, bedenin sınırlayıcı bağlarından geçici olarak kurtulmuştur. Ancak bu fırsat, sadece bilinçli bir yönelim ve ruhsal bir disiplinle değerlendirilirse bir anlam kazanır. Aksi takdirde rüya dünyası, yalnızca karmaşık, tutarsız imgelerin dolaştığı bir labirente dönüşür.
Modern psikoloji, bu labirentte yönünü bulamaz, çünkü onun elinde ne ruhsal bir kıble ne de aşkın hakikatlere dayanan bir harita vardır. Onun ölçütleri, yalnızca deneyimlerin yoğunluğu, tekrar sayısı ya da istatistiksel değerlendirmelere dayanır. Böylece modern psikoloji, ruhun asıl yapısını değil, sadece onun yüzeysel belirtilerini analiz edebilir.
Ruhun hakiki doğası ise, ancak onu aşkın bir ilkeden yola çıkarak anlaşılabilir. Bu ilke, bireyin içinde ama bireyi aşan; hem onun özü, hem de onun nihai hedefi olan aşkın bir hakikattir. Bu ilke olmaksızın, ruhun her türlü tanımı eksik ve yanıltıcı olur.
Sonuç olarak, modern psikolojinin en büyük yanılgısı, ruhu yalnızca bireysel bilinçle özdeşleştirmesi ve onun aşkın kökenini göz ardı etmesidir. Bu nedenle onun araçları, ancak yüzeysel dengesizlikleri geçici olarak dengelemekle sınırlıdır; oysa ruhun gerçek sağaltımı, onun kendi tinsel merkezine, yani Tanrı’ya dönmesiyle mümkündür.
_____________________________________________________________________________
Titus Burckhardt
Floransa’da doğdu. İsviçre’nin Basel şehrinden Alman asıllı aristokrat bir aileye mensuptur. Babası Carl Burckhardt meşhur bir heykeltıraş, amcası Jacop Burckhardt ünlü bir sanat tarihçisidir. I. Dünya Savaşı yıllarına rastlayan ilk öğrencilik yıllarını Basel’de gelenekselci ekolün önemli temsilcilerinden Frithjof Schuon ile (Îsâ Nûreddin) birlikte geçirdi. Ailesi tarafından bir kara kalem ressamı olarak yetiştirildi. Erken yaşlarda sanata olan alâkası İtalya ve İsviçre’de pek çok sanat çevresiyle ilişki kurmasını sağladı. İslâm sanatına duyduğu merak sebebiyle Fas’a gitti. Protestan bir geçmişe sahip bulunan Burckhardt, 1934’te Fas’ta İslâmiyet’i kabul edip İbrâhim İzzeddin adını aldı. Bu sırada Şâzeliyye tarikatının Derkāviyye koluna intisap etti. Fas’ta bulunduğu yıllarda Arapça öğrendi ve Karaviyyîn Medresesi’nde yapılan İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn derslerine katıldı. 1941-1968 yıllarında, geleneksel kent mimarisi ve kutsal şehirlerle ilgili sanat kitapları neşreden Lozan ve Olten’deki Urs Graf Yayınevi’nin sanat yöneticiliğini yaptı. Burada önemli Batı klasiklerinin tıpkıbasımını gerçekleştirdi. 1966’da Şam’a gidip Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin türbesini ziyaret etti. Fas şehrinin kültürel hazinesinin korunması için 1972-1977 yılları arasında UNESCO adına şehrin imarı ve restorasyonunda danışman olarak görev yaptı. 1980 ve 1983 yıllarında Ağa Han mimarlık ödüllerinin dokuz kişilik büyük jürisinde yer aldı. Uzun bir hastalık döneminin ardından 15 Ocak 1984’te Lozan’da vefat etti.

