Psişe ve Kutsal: Samuel Bendeck Sotillos ile Söyleşi
Giriş – Sunuş
Modern dünyada psikoloji, çoğu zaman insanın acısını dindiren ama anlam arayışına temas etmeyen bir alan hâline geldi. Ruh sağlığı, ölçülebilir belirtiler ve teknik müdahaleler etrafında tanımlanırken, insanın kadim soruları olan “Ben kimim?”, “Niçin acı çekiyorum?”, “Hayatın Anlamı nedir?” ? arka plana itildi. Oysa insan ne sadece bir zihin ve ruhtan ne de sadece bir bedenden ibarettir. İnsan bir anlam varlığıdır. Anlam insanın aşkın ve manevi yönünü ifade etmektedir.
Samuel Bendeck Sotillos ile yapılan bu söyleşi, tam da bu unutulan boyuta dikkat çekiyor. Sotillos, modern psikolojinin kutsaldan kopuşunu tarihsel bir kırılma olarak ele alırken, psikolojinin kökeninde bir “ruh kavrayışı” olduğunu hatırlatıyor. Onun yaklaşımında iyileşme, yalnızca semptomların azalması değil; insanın kendisiyle, dünyayla ve nihayetinde aşkın olanla yeniden bağ kurabilmesidir.
Söyleşi boyunca Jungcu psikolojiden entheojen destekli terapilere, Enneagram gibi geleneksel sembollerin günümüzdeki kullanımından terapistin varoluşsal duruşuna kadar pek çok konu ele alınıyor. Ancak metnin asıl gücü, bu başlıkların ardında yatan ortak soruda toplanıyor: kutsaldan kopuk bir Psikoloji, insanı gerçekten şifaya ulaştırabilir mi?
Sotillos, hazır cevaplar sunmaktan çok, okuru düşünmeye davet ediyor. Haz ile iyilik hâli arasındaki farkı, işlevsellikle anlam arasındaki gerilimi, modern bilimin imkânları kadar sınırlarını da görünür kılmaya çalışıyor. Psişe ve Kutsal ilişkisinin doğru tespit çabası insan olmanın kırılganlığını, derinliğini ve sorumluluğunu ciddiye alan bir çağrı olarak anlaşılmalıdır.(B. SÖNMEZ)
**
Bülent Sönmez:
Öncelikle söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz ve bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Çalışmalarınız uzun yıllardır psikoloji ile kutsal arasındaki ilişki ekseninde şekilleniyor. Sizi bir süredir ilgiyle takip ediyor, ortaya koyduğunuz değerli çalışmaları büyük bir takdirle izliyoruz. Şöyle başlayalım..
Modern psikolojinin “kutsaldan arındırılmasını” bilimsel bir zorunluluk olarak mı, yoksa tarihsel bir sapma olarak mı görüyorsunuz?
Samuel Bendeck Sotillos:
Modern psikoloji günümüzde dinin dünyadaki rolünün yerini aldıkça, insanlar “kendilerini bulma” konusunda yalnız bırakıldı; yaşadıkları sıkıntılar için ruhsal alana başvurmaksızın çözüm aramaya teşvik edildiler. Oysa modern dünya öncesinde, geçerli tüm kutsal psikoloji biçimleri ontolojik bir temele dayanıyordu. Ortaçağ boyunca Batı, dünyanın pek çok manevi geleneğiyle büyük ölçüde ortak bir metafizik bakış açısını paylaşıyordu. Kutsaldan arındırılmış bakış açısının egemen hale gelmesi, ancak Rönesans, Bilimsel Devrim ve Avrupa Aydınlanması sonrasında gerçekleşti.
Ayrıca psikoloji disiplininde (ve ruh sağlığı tedavilerinde) aşkınlığın kaybı, baskın bilimcilik anlayışını yansıtır; yani yalnızca bilimsel yöntemin neyin doğru olduğunu belirleyebileceği inancını. Birçok kişi, Aydınlanma projesinin doğurduğu modernist zihniyetin ve ilerleme konusundaki yerleşik yanlış kabullerinin son derece yıkıcı olduğunu savunmaktadır.
BS:
Ruh sağlığının manevi iyilik hâlinden ayrılması, psikopatoloji anlayışımızı nasıl dönüştürdü?
SBS:
İnsan varlığını metafizik ölçütler olmaksızın anlamaya çalışma girişimi, modern yaşamın tüm yönlerinin patolojikleştirilmesine yol açarak küresel ruh sağlığı krizini derinleştirdi. Bilincin “dikey” ya da metafizik bir kavrayışı olmadan, parçalanmış bilişimizin zararlı uzantılarına esir hale geliriz. Bunu görmezden gelmek, kendimizi azgın bir fırtınanın ortasında denize bırakmak gibidir; bunun sonuçları psikolojik iyilik hâlimiz açısından yıkıcı olabilir.
Hem DSM (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı) hem de ICD (Uluslararası Hastalık Sınıflandırması), modern psikolojinin materyalist önyargılarını ve zihinsel patolojilere dair sapkın bakışını yansıtan yanlış varsayımlar üzerine kuruludur. Bu nedenle modern bilimler, araştırdıkları psişenin kendi kavrayışlarının ötesinde bir gerçeklik boyutuna kök salmış olması sebebiyle psikiyatrik bozuklukları etkin biçimde teşhis edemez. Ruhsal hastalıklar daima belli bir gizem payı taşıyacaktır; ancak insan durumunu anlamanın en iyi yolu metafizik bir temele dayanır.
BS:
“Psikolojizm” dediğiniz olgunun etkilerini günümüz klinik pratiğinde en açık biçimde nerede görüyorsunuz?
SBS:
Modern psikolojide manevi boyutun marjinalleştirilmesi, psişik olanla ruhsal olan arasında derin bir karmaşaya yol açmıştır. Böylece psikolojizm kaçınılmaz hâle gelmiştir: Nesnel metafizik düzeni askıya alarak insan bilincini salt öznel bir olguya indirgeme eğilimi. Bunun yanında, daha önce değindiğim bilimcilik sapması da vardır; bu, bilimsel yöntemi tarafsızca uygulamak değil, onu ampirik alanla sınırlı olan içkin sınırlarının ötesine taşıyan ideolojik bir dayatmadır.
Psikolojizmin hatası, yalnızca zararlı terapötik sonuçlar üretmiştir. Bu nedenle acilen yapılması gereken, psikolojinin insanın kutsalla olan ilişkisi içinde bütüncül bir boyut olduğunu kabul etmektir. Ancak bu bağ yeniden kurulduğunda gerçek bir “ruh bilimi”nden söz edilebilir.
BS:
Jungcu psikolojinin metafizikle ilişkisi neden hâlâ bu kadar problemli?
SBS:
Bu karmaşık bir sorudur ve nüanslı bir yanıt gerektirir. Jung’un geleneksel bilme ve iyileştirme biçimlerine saldırısı ve metafiziği reddi, modern dünya açısından yıkıcı sonuçlar doğurmuştur. Son tahlilde onun psikolojisi, dünya dinlerinin sunduğu anlamda gerçek bir “ruh bilimi” ortaya koymaz. İlahi vahyi, kutsal geleneği ve insanın manevi yaşamında lütfun zorunluluğunu reddetmesi, Jung’un fikirlerini görelilikle malul ve indirgemeci kılar. Oysa hem özgürleşmemiz hem de psişik bütünleşmemiz, kendimizin ötesinde bir güce bağlıdır.
Jung bambaşka bir yol izledi; psişik uçurumumuzu ilahlaştırmaya yöneldi. Ruhun bilinçdışından kaynaklandığı iddiası, geleneksel hikmet ışığında dayanaksızdır. Bilinçdışını kavramanın ya da bireyleşmenin, asli doğamızın ya da hakiki benliğin idrakiyle eşdeğer olduğu düşüncesi bir yanılsamadır. Jung’un sapmaları bizi, aşkınlıktan yoksun bir ruh çıkmazına sürüklerken; kadim kutsal ritüel ve öğretilere daha derin bir yöneliş, insan psişesini Ruh karşısındaki gerçek konumuna yeniden yerleştirir.
Jungculuğun dikkatli bir incelemesi, onun esasen kurucusunun kişisel inanç krizine dayalı, öznel bir psikoloji inşa etme çabasını yansıttığını gösterir. Bu, Jung’un Hristiyanlığa olan inanç kaybını telafi etme girişimi olarak da yorumlanabilir; ancak sonuç, manevi açıdan aç bir modern dünya için kurak ve boş bir tasavvur olmuştur.
Bu çıkmazdan tek çıkış, dinin kutsal temellerine geri dönmektir. Ancak o zaman içimizde var olan üçlü yapıyı—Ruh, nefs/psişe ve beden—ayırt edebiliriz. Böylece psişe, ontolojik hiyerarşide ilahi kıvılcımın altında, doğru yerine yerleştirilebilir. Manevi geleneklerin kutsaldan arındırılmış dünyada kendi zorlukları olsa da, karanlık zamanlarımıza rağmen kaynağa dönüş için elimizdeki tek güvenilir yol onlardır.
BS:
Ruh–zihin–beden hiyerarşisinin yeniden kurulması, modern terapötik modellerle bağdaştırılabilir mi?
SBS:
Modern psikolojideki krizin temelinde “Kartezyen bölünme” yer alır; yani zihin ile beden (ve madde) arasındaki düalizm. Bu bakış açısı, on yedinci yüzyıldan bu yana Batı zihniyetini kuşatmıştır. Bu dar görüşlülüğün sonucu olarak insan, gerçeklikten koparılır; her şey nesneleştirilir ve psişe özne–nesne ikiliğine hapsedilir. Descartes’ın res extensa (uzamlı şeyler) ile res cogitans (düşünen şeyler) ayrımı, bu yarılmayı aşmaya imkân tanımaz; tüm insan deneyimini özel ve öznel alana indirger, nesnel gerçeklik fikrini tahrip eder. Bu da parçalanmış bir dünya görüşü ve yalıtılmış bir benlik yanılsamasını sürdürür; kutsalla olan ilişkimizi koparır.
Bu zihin–beden düalizmi modern bilimde, özellikle psikoloji ve psikiyatride yaşamaya devam etmektedir; epistemolojik çerçevelerine derinlemesine yerleşmiştir. Ruhsal hastalıkların teşhis ve tedavisinde kullanılan tıbbi modellerde, psişik olanın (psişe) biyolojik olandan (soma) ayrılması bunun açık bir göstergesidir. Düalizm tarafından aşındırılmış bir bilince uyumu yeniden kazandırabilecek olan yalnızca metafizik ilkelerdir.
Dünyanın manevi gelenekleri, insanın—ve aynası olduğumuz kozmosun—üçlü bir yapıya sahip olduğu konusunda görüş birliği içindedir: Ruh, nefs/psişe ve beden; ya da ruhsal, psişik ve bedensel düzeyler. Dinlerin ilan ettiği görünmeyen âlemin üstünlüğü, zamanla maddi dünyanın duyusal talepleri ve ampirik bilme biçimleri lehine devrilmiştir. Alt düzeyler, kendilerini aşanı kuşatamaz. İndirgemeci yaklaşım metafiziği reddettiğini iddia etse de, örtük bir metafizik varsayımı barındırır: psiko-fizik düzeni aşan bir gerçekliğin varlığını inkâr etmek. Böylece kendi kavramsal sınırlarını da ihlal eder.
BS:
Psikoterapiyi bir tür “manevi iyileşme” olarak anlamak, terapistin rolünü nasıl değiştirir?
SBS:
Bugün en acil ihtiyaç, kutsal psikolojiden beslenen, epistemolojik çoğulculuğu ve çok-boyutlu bakış açılarını mümkün kılan bütüncül modellerdir. Seküler ruh sağlığı yaklaşımlarının egemenliği altında, manevi boyutu içeren geleneksel şifacıların karşılaştığı ciddi engellerin farkında olmalıyız; zira bu yaklaşım “Batı tıbbi modeli”nden köklü biçimde farklıdır.
Transpersonel düzeye dair belirli bir tecrübe ve idrak kazanmamış; bilinç alanlarının farklı katmanlarına aşina olmayan ve başkalarına bu tehlikeli sularda rehberlik edemeyen bir terapiste güven duyulamaz. Kutsal psikolojinin tüm biçimlerinde terapistin varlığı, söylenen sözlerden hatta yapılan eylemlerden daha belirleyicidir. Bu duruş, Taoist “eylemsizlik” (wu wei) anlayışını benimsemeyi gerektirir; bu bir pasiflik değil, kişinin tümüyle anda hazır bulunduğu, dışsal karmaşadan arındığı en yüksek etkinlik hâlidir. Hakiki yönlendirmesiz terapi biçimleri, bu geleneksel perspektiften bakıldığında anlam kazanır. “Ebedî şimdi”de gerçek sessizlik ve sükûneti kuşanmak, iyileşme sürecini tamamlamanın en etkili yoludur.
BS:
Enneagram gibi geleneksel sembollerin modern psikolojide kullanımını ne meşru kılar, tehlike nerede başlar?
SBS:
Enneagram’ın yalnızca ampirik kişiliği anlamak amacıyla ve onu aşan boyutu dışlayarak kullanılması, bu sembolün metafizik kapsamını ve bütünleştirici potansiyelini ciddi biçimde daraltır. Bu tür indirgemecilik, yalnızca dokuz köşeli sembolün değil, aşkın düzene ilişkin her şeyin derinlikli kavranışını da zedeler. Burada ihtiyaç duyulan, Yeni Çağ parodileri ile kutsalın sahih tezahürlerini ayırt edebilecek bir ferasettir.
Enneagram ancak insanlığın manevi gelenekleri içine yerleştirildiğinde, kutsal bir psikoloji olarak anlam ve işlev kazanır. Metafizik ve kozmolojiye dayalı bir “ruh bilimi” perspektifinden bakıldığında, dokuz köşeli sembol iyileştirici ve dönüştürücü bir işlev üstlenir. Kutsal bilim açısından Enneagram, ruhsal olarak “işlevsel” bir boyutu açığa çıkarır. Beş duyuya açık tezahür dünyasında her şey semboliktir. İnsan kimliğimiz ve hayatımızın anlamı, sembolik formların metafizik anlamından ayrı düşünülemez. Tanrı’nın “izlerini” (Latince: vestigia Dei; Arapça: âyâtullâh) yeniden ayırt etmeyi öğrendiğimizde, kozmosu aşkın bir çerçeve içinde kavrayan, modern çağdan önce hiç kopmamış olan birleştirici bilgiyi yeniden tesis edebiliriz.
BS:
Kutsal ya da metafizik bir çerçeve olmaksızın uygulanan entheojen destekli terapiler hangi riskleri doğurur?
SBS:
İnsanlığın manevi geleneklerinden süzülen kavrayışların psikoloji disiplinine taşınması, entheojen kullanımında terapötik sonuçları önemli ölçüde iyileştirir. Burada önerilen, materyalist varsayımlara dayanmayan bir psikoterapi ve psişe anlayışıdır. Bu yaklaşım, modernite öncesi geleneksel kültürlerde “ruh bilimi”nin nasıl kavrandığıyla uyumludur. Kutsalın epistemolojik çoğulluğuyla beslenen bir fenomenoloji bu çabaya elverişlidir; ancak bizim yaklaşımımız, bu felsefi çerçevenin yaygın modern kullanımlarından farklıdır.
Entheojenlerle yapılan tedaviler, modern Batı’nın profan psikolojisiyle kirletilmemelidir. Seküler bağlamda sunulan psikedelik destekli terapi, görece güvenli ve öngörülebilir sonuçlar üretebilir; ancak en elverişli koşullar, bu uygulamaların kutsal bir perspektif içinde ele alındığı durumlardır.
Entheojenler, basit şemalara sığdırılamaz; onları Prokrustes yatağına yatırmak, Batı tıbbi modelinin zararlı hegemonyasını pekiştirir. Bazıları, düzensiz bir dünyada psikedeliklere başvurmayı Budistlerin dediği gibi bir upāya—“ustaca araç”—olarak görebilir; zira bunlar, kutsaldan kopmuş bir çevrenin doğurduğu anormal koşullarda psikolojik bir merhem sunabilir. Ancak entheojenler, Ay’ı gösteren parmak gibidir; iyileşmeyi destekleyen daha büyük bir deneyimi işaret ederler, fakat bizzat kurtarıcı hakikat değildirler. Bazı kişilerde temel bir dengeyi yeniden kurmakta faydalı olabilirler; yine de bu, ruhun asıl rehabilitasyonunu içeren daha derin bir iyileşmenin yerine geçemez.
BS:
Sizin için gerçek iyilik hâlini hazdan ya da salt işlevsellikten ayıran temel ölçüt nedir?
SBS:
Kendimize özen göstermenin gerekli olduğu tartışmasızdır; ancak bu, ancak Ruh, nefs ve bedenden oluşan bütün benliğe yöneldiğimizde mümkündür. Aşkın ihtiyaçlarımızı ihmal eden her gelişim çabası eksik kalır. Gerçek öz-bakım ile öz-hazcılık arasında ayrım yapılmalıdır: İlki iyilik hâlimizi desteklerken, ikincisi sonuçlarını umursamadan arzuları tatmin etmeye yönelir.
BS:
Kutsal psikoloji, seküler akademik ve klinik bir ortamda gerçekten mümkün mü?
SBS:
Manevi psikolojilerle modern sapmaları arasında kimi ortak zeminler bulunabilir; ancak şu soru sorulmadan gerçek bir bütünleşme mümkün değildir: Modern psikoloji, dünya görüşünde kutsala yer açabilir mi? Mevcut hâliyle modern psikolojinin temelleri, epistemoloji ve pratikte manevi boyutun dışlanması nedeniyle zayıflamıştır. Bu gidişat sürerse, modern psikoloji hiçbir zaman tam anlamıyla bir “ruh bilimi”ne dönüşemez.
Burada sıkça gözden kaçan bir nokta, “sentez” ile “senkretizm” arasındaki farktır. Sentez, bütünlükten hareket eder ve onu kaybetmez; biçimleri aşanı tanır. Senkretizm ise heterojen fikirleri gelişigüzel harmanlayarak sahte bir birlik üretmeye çalışır. Modern disiplin bu ayrımı yapacak ölçütlerden büyük ölçüde yoksundur. Oysa metafizik, dini ve manevi biçimleri kendi terimleri içinde anlamamızı; çeşitliliklerini korurken aşkın birliklerini idrak etmemizi sağlar.
Batı merkezli psişe anlayışının tüm dünyaya dayatılması, modern bilimin totaliter eğiliminin bir sonucudur ve bugün gördüğümüz kutsaldan arındırılmış psikolojiyi üretmiştir. “Bilim” kelimesi Latince scientiadan gelir ve “bilgi” demektir. Ne var ki günümüz psikolojisinin bize gerçek bir hikmet sunup sunmadığı sorusu nadiren sorulur. Geleneksel kültürlerin insan psişesine dair çok daha derin kavrayışları vardır ve bunlar, “bilim” etiketi taşımıyor olsalar da daha az bilimsel değildir. Akademi bunu tanısın ya da tanımasın, bu disiplini asıl yerine döndürme çabasını sürdürmek zorundayız.
Bununla birlikte, özgürleşme psikolojisine artan ilgi ve ruh sağlığının sömürgesizleştirilmesi çağrıları gibi olumlu işaretler de vardır. Ancak bu gelişmelerin yüzeysel kalmaması; geleneksel kutsal bilgi çerçevesi içine yerleştirilmesi umulmaktadır.
BS
Türkiye’deki okuyucular adına teşekkür ederim…Varolun
**Bu söyleşi Yolcu dergisi 115. sayısı için hazırlanmıştır.
__________________________________________
*Samuel Bendeck Sotillos, PsyD, LMFT, LPCC, CCMHC, NCC, CPRP, CCTP, MHRS unvanlarına sahip, Kaliforniya’da çalışan bir psikoterapisttir. Uzun yıllardır ruh sağlığı ve sosyal hizmetler alanında aktif olarak görev yapmaktadır. Çalışmalarının odağında psikoloji, kültür ve maneviyatın kesişim alanı yer alır. Amerikan Psikoloji Derneği’nin (APA) 32. Bölümü bünyesinde faaliyet gösteren Yerel (Indigenous) Psikoloji Görev Gücü üyesidir ve Geleneksel Psikoloji Enstitüsü’ne danışmanlık yapmaktadır. Ayrıca Knowledge and Hope Foundation’ın bilim kurulunda ve çeşitli akademik dergilerin editör kurullarında görev almaktadır.
Altı kitap kaleme almış, bir kitabın editörlüğünü üstlenmiştir. En son yayımlanan eserleri şunlardır: Sacred Psychology: A Global Perspective (Equinox, 2025) ve Psyche and the Sacred: Integrating Mental Health and Spiritual Well-Being (Sentient, 2025). Altmıştan fazla makalesi (bazıları farklı dillere çevrilmiştir) ve çok sayıda akademik dergide yayımlanmış yaklaşık yüz kitap değerlendirmesi bulunmaktadır.
*Bülent Sönmez, Felsefe alanında uzmanlaşmış bir akademisyendir. Bir devlet üniversitesinde Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesidir. Çalışmaları ağırlıklı olarak felsefe tarihi, hermenötik, din–felsefe ilişkisi, Klasik felsefe metinleri, modernlik ve anlam sorunları üzerinde yoğunlaşır. Akademik üretiminin yanı sıra söyleşi,şiir, deneme ve editoryal çalışmalarıyla felsefi düşüncenin kamusal alanda dolaşıma girmesine katkı sunmaktadır. Sanat-edebiyat Psikoloji Tarih ve sosyolojiyi felsefeden ayrı görmeyen bir anlayışa sahiptir.
