ANLAMIN YİTİMİ BAĞLAMINDA ŞAİRLER-ŞUERA-

0
sofistler-sophists-800x416

ŞUEARA, SOFİST, RAPSOD

Sanat insanın bu dünyayı aşan yönünü ifade eder. İnsanın anlamlandırma yöneliminin bir yönüdür. Bu anlamda kökleri insan maneviyatında ve maddeyi aşan yönünde bulunur; insanın dünyayı aşan boyutunu gösterir. Bu boyut maddede olmayan anlamdır..(mana)

Primitif topluluklarda insanın doğayla kurduğu her ilişki daima doğaüstü bir temel’e dayanıyordu. İlkel insan tarlasını ekerken bile Tanrının görevini yaptığını düşünüyordu. Tanrının düzensiz evreni(chaos) düzenli hale (cosmos) getirmesi işi ilkel insanın doğaya yönelmesinin temelini oluşturuyordu.. İlkel insan da tarlasına ekerken düzensiz evreni düzenli hale getirme işini yaparak bir tür Tanrısal görevde bulunuyordu..

Sanat da bu bağlamda insanın Tanrısal olanla kurduğu bağın önemli bir yanını oluşturmaktadır. İnsanın maddede olmayana kendini eklemesi hamlesidir.

Anlam verme hamlesi insanın ontolojik yapısından kaynaklansa da kimi sebeplerle insan odak noktasını kaybedip; odak olmayanı odak haline getirebilmektedir. Burada derin bir çelişki ve kendinden ve evrenden ayrı düşme sorunu yaşayabilmektedir. Buna anlam kaybı ve anlamın yitimi demek mümkündür. Görünenin ve insandan aşağı olanın(madde) odak haline getirilmesi insanın kendine yabancılaşmasını ve tükenmesini getirmektedir.

Haz ve fayda ekseninde hayata bakmak diyebileceğimiz bu sapma epistemolojik, etik, estetik boyutlarda anlamdan kopuşu göstermektedir.

Haz ve fayda insan için ontolojik bir temel olamayacağından insanı ya eşya ya da hayvan derekesine düşüren bir işlev görecektir.

Çünkü haz da fayda da hem öznel hem de kalıcı ve temelli özellikler değildir.

Ayrıca hem ferd olarak hem de insanlık olarak insanın üstte tuttuğu yönelimler değildir.. İnsanlar yemek yemeyi değil paylaşmayı alkışlarlar. En zalim insan bile zulmünü haklı kılacak gerekçeler ararken zulmü değil adaleti üstte tutar. O halde insanı insan yapan odak aşkın ve manevi olandır. Hem hazzı ve faydayı hem de maddeyi aşan yönüdür..

Bu bağlamda Kurandaki Şueara kavramına gelince ..

Kur’andaki Şuera kavramına şiir ve şair kavramları ekseninde bakmak da son derece yanıltıcı olacaktır. Kur’an’daki Şuara ile betimlenenler her dönemde hakikati haz ve fayda ekseninde çarpıtarak toplumu yönlendirme misyonunu üstlenmiş bir sınıftır.   Buna ilke ye (anlama) dayanmayan medya da diyebiliriz.  Buradaki Şuara sınıfını ilkçağ Yunan felsefesinde Atinadaki Sofistlere benzetmek; hatta Şuara suresini Sofist suresi diye de aanlamak mümkündür.

Bunlar tarihin her kesitinde bulunan problemli bir zümredir. Her zaman kendilerini Tanrı sözcüsü ve hakikatin temsilcisi gibi gösterseler de (ki insan ontolojisi nezdinde başka türlü zemin bulamazlar) odak noktası olarak hakikati(manayı) esas almayan bir zümredir.

Eski Yunanda da felsefi yaklaşımları şiir yoluyla dile getiren Rapsodlar vardı. Kendilerini tanrısal bir varlık olarak gören Tanrı’dan haber aldığını söyleyen ama daima kendi menfaatleri ekseninde yerleşik sistemi ayakta tutmak için kelam eden, kendilerinde herhangi bir ahlaki değer olmayan, insanların duygularını, hissiyatını yönlendiren insanlar olarak toplumda yer alıyorlardı. Hikaye anlatıp şiir söylüyorlardı.

İslam’ın zuhuru sırasında Mekke’de de Şuera sınıfı aynı işleve sahipti. Bu yüzden Paganların Kur’an’a dönük suçlamalarından biri de şiir olması yönünde bir niteleme idi.  Çünkü Kuranı da bu çeşit bir ürün olarak görüyorlardı. Peygamber ile şairleri birbirine karıştırıyorlardı. Oysa peygamber onlardan bir ücret istemiyordu. Odak noktasını yitirmiş bir zihin elbette bu tarz yaklaşımlarda bulunacaktı..

Oysa Kuran onların anladığı anlamda bir şiir değildi. Varlığını insan ontolojisinden alan aşkın bir zeminden besleniyordu..

Onun temelinde kişisel bir çıkar talebi olmadığı için hevaya değil; ilkeye dayanıyordu..

Burada Sokrates’in Sofistlerle tartışmasını hatırlamakta fayda var:

 Sofist menfaati icabı kelimeleri süsleyerek insanların duygularına hitap ederek, sadece var olan gerçeklik üzerinden; yani görünen gerçeklikten anlamlar çıkararak insanlardan menfaat devşiren bir zümre idi.

Sokrates Onlara “neden kelimeleri böyle eğip büküyorsunuz”diye sordu. Onlar “Bu tabiatın yasasıdır büyük balık küçük balığı yutar, güçlü olanlar ayakta kalır, kurnaz olanlar işini yürütür” anlamına gelecek sözler söylediler. Sokrates onlara “ hayır , biz tabiatın yolunu değil, logosun yolunu takip edeceğiz” dedi.  Logosun yolunu izlemek, ilkeleri, bütün hayatın dayandığı temeli esas almak, hayata bu temelden bakmak demekti.

Burada Sokrates insani eylemin zemini ile ilgili bir problemden söz etti. Bu zemin haz ve faydayı aşan bir zemin idi. 

Kur’an ilkesizlik için Heva kavramını kullanır. Bu noktada Şairler her vadide şaşkın şaşkın dolaşanlar olarak tasvir edilir.. Çünkü herhangi bir ilkeye dayanmama, hakikat diye bir kaygı taşımama durumu tek kelimeyle şaşkınlık, yani “dalalet”tir.

O halde burada Şuera kavramının şiir söylemek; sanat icra etmek ile alakalı bir durum değil, bir hayat algısı olduğu söylenebilir.  Hayat karşısındaki bu pozisyonu anlatmak için Descartes Avukat ve Hâkim örneğini verir. Akıl yürütme bağlamında hâkim de akıl yürütür, avukat da akıl yürütür. Biri haklı çıkmaya(menfaat) öbürü hakikati bulmaya(ilke) çalışır.

O zaman Şuara veya Rapsod denilen veya Hz Musa döneminde Sihirbaz denilen sınıf insanların duygularını zaaflarını kullanarak kendilerine menfaat temin etmekte ve hatta ilkeleri hatırlatanların ayağını kaydırmak için kelam silahını kullanabilmektedir. Bu yüzden bunun şiirle, şiir yazmakla bir alakası yoktur. Bunun tamamen hayat algısıyla bir alakası vardır. Şuara her dönemde insanlar üzerinde tahakküm kuranların aleti olan bir sınıfı temsil eder ki bu sınıf her zaman lanetlenmiştir.

Müslümanlar sanat konusunda tevhidi bir anlayışa sahip oldukları için Evren ile kurdukları ilişki de tevhide aykırı herhangi bir pozisyonda olmamak adına tarih içerisinde bazı sanat dallarında geri durmuşlardır Ama bunlar tabii ki yeniden yorumlanabilir, yeniden anlaşılabilir.

Sanat bir anlam bulma ve anlamı ifade etme işi olduğuna göre Kur’an’ın kendisi de zaten büyük bir sanat eseridir hatta evren de bir sanat eseridir ki İslam filozofları evreni de Tanrının bir sanatı olarak görürler.

 

Bir yanıt yazın