old-man-2803645_1920

İnsanın hem Allah’a hem kendine karşı nasıl bir konumda durduğunu belirlemek için niyetin, yönelimin ve içsel duruşun önceliği daima vurgulanmıştır. Çünkü insanın hakikatle ilişkisi, yalnızca yaptığı şeylerde değil; daha çok, o yaptığı şeyin neye tekabül ettiği, hangi idrakin ürünü olduğu ve kalpte nasıl bir yankı uyandırdığıyla ölçülür. Bu bağlamda “İnsanın bir eylemi terk ediş biçimi, o eylemi yapışından daha çok şey söyler” cümlesi, niyet meselesini açığa çıkaran nadide bir ilkedir.

Zira terk, görünürde pasif bir eylem olsa da özünde aktif bir yönelişin sonucudur. Bir şeyin yapılmaması, onu yapmaktan daha sükûnetli ama bir o kadar da çetin bir iddia barındırır. Nitekim insan, bir eylemi terk ettiğinde ya nefsini ondan üstün görür ya da kendi acziyetini fark ederek sığınma ihtiyacı hisseder. Bu iki tavır, benzer bir sonucu doğursa da anlam bakımından bambaşka âlemlere açılır. İşte tam da bu noktada niyetin hakikati belirlediği görülür.

Ataullah İskenderî, Hikem’inde sebepleri terk eden kimseyi uyararak şöyle der: “Allah seni sebeplerle halk etmişken, onlardan yüz çevirmende nefsinin gizli bir şehveti olabilir.” Bu cümle, insanın eylemsizlik üzerinden bile kendine bir mevki inşa edebileceğini gösterir. Tevekkül kisvesi altında tembellik, zühd görünümünde kibir, riyazet perdesinde nefis gizlenebilir. O hâlde hakikate sadakat, ancak kalbin niyetinde saklıdır; dış eylemin tek başına hiçbir mutlak anlamı yoktur.

Buradan hareketle diyebiliriz ki: Eylemin terkinde ortaya çıkan mana, o eylemi yaparken oluşan manadan daha derindir. Çünkü terk, bir anlamda nefsin sınır çizgilerinin belirdiği yerdir. Mesela bir insan, namazı kılıyorsa ibadet ediyor demektir; fakat namazı terk ettiğinde, bu terk bir gaflet, bir tembellik ya da bir fütursuzluk olabilir. Ama aynı şekilde, bazı dünyevî işleri terk eden kişi de – zahiren dünyadan elini eteğini çekmiş görünse bile – içten içe bu tavrıyla bir ‘üstünlük’ iddiası taşıyor olabilir. Dolayısıyla “terk ediş” dediğimiz şey, çoğu zaman bir nefs mühendisliği, bir kimlik inşası aracı hâline gelebilir.

İnsan, eylemleriyle var olur ama hakikatiyle ancak niyetinde saklıdır. Terk ediş, işte bu niyetin en görünür olduğu hâlidir. Çünkü yaparken insan çeşitli gerekçeler ileri sürebilir; ama terk edişte gerekçelerin ardındaki çıplak benlik açığa çıkar. Eylemin yokluğunda, niyetin sesi daha gür çıkar.

Manevî terbiyede bu yüzden “amel” tek başına hiçbir zaman belirleyici olmaz. Amelin terkinde ya da icrasında esas olan, onun ilâhî iradeyle nasıl bir bağ kurduğudur. Kul, bir eylemi terk ettiğinde, bu terk ediş onu Allah’a daha çok yaklaştırıyorsa, bu bir fütüvvet nişanesidir. Fakat bu terk, onun kendi benliğini kutsadığı bir zemin oluyorsa, o hâlde o terk, nefsin kılık değiştirmiş bir şehvetinden ibarettir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki: Her terk ediş bir teslimiyet değildir; bazı terkler, nefsin hayran olduğu kendi hayalî makamını inşa etme biçimidir. Bu sebeple kişinin hakikate yaklaşması için sadece yaptıklarına değil, yapmadıklarına da dönüp bakması gerekir. Zira insan, bazen yaparken değil; terk ederken konuşur. Ve çoğu zaman o sessiz konuşma, en gür iddiayı dile getirir.

Bir yanıt yazın