ZİHİN FELSEFESİ VE İSLAM DÜŞÜNCESİ İÇİNDEKİ YERİ ÜZERİNE GİRİŞ

0
Gozlemleyen-Bilinc-1024x683

İngilizcede “zihin” olarak adlandırılan şey üzerine Anglo-Amerikan akademisyenlerin hâkim olduğu “modern” tartışmaların, felsefenin İslam dünyasındaki uzun geleneği ile tamamen uyumsuz olduğu söylenmelidir. Bu, şu ya da bu konuda bazı kesişme noktalarının kabul edilemeyeceği anlamına gelmez.

Sorun, bu “modern” felsefenin çok parçalı olması ve tartışma guruplarından oluşmasıdır. Tutarlılık yoktur. Savunucuları da bir şey inşa etmeye ya da bilgimizi artırmaya çalışamamaktadır. İlginçtir ki, ampirik bilim ya da psikolojiyi tartıştıklarında, genellikle bu alanlarda eğitim almış insanlar tarafından bile alaya alınmaktadırlar. – kendi hayran gurupları dışında kimse tarafından ciddiye alınmazlar.

Benim naçizane görüşüme göre, eğer İngilizce’de “zihin” olarak adlandırılan şeyle ilgili sorulara İslami bir perspektiften yaklaşmak ya da özgün bir anlayış geliştirmek isteniyorsa, öncelikle tüm bunları (zihin kavramı dolayımında ortaya konulanı) bir kenara bırakmalıdır.

İkinci olarak, kendi dilinin beynin içindeki farklı yönlere nasıl atıfta bulunduğunu keşfederek biraz hazırlık çabasıyla bu alana yeniden eğilmek mümkündür.. Yani bu alana ilişkin kavramsal çerçeve için Türkçe ya da tercihen ondan önce Osmanlıca. Oradan, Arapça ve Farsça dilleri üzerinde belki düşünmek gereklidir. İslam felsefesinde birçok terim var. Mesela Arapça “zihn”, “fikr”, “şuur”, “akl” kelimeleri. Bu kavramlar birbirleriyle bağlantılıdır, ancak Hukema bunların felsefi olarak insanın içinde yaşadığı dünyayla nasıl ilişki kurduğunu açıklamak için kullanılan teknik terimler olduğunu bilir.

Dünya fiziksel olarak görünen şeylerin yanı sıra dokunulamayan şeylerdir – kavramlar ve “gerçek” olduğu bilinen ama dokunulamayan, hatta bazen doğru olduğu bilinmesine rağmen kanıtlanamayan şeyler gibi. Her şeyin merkezinde “Tanrı” vardır: en derin düşüncenin nihayetinde Tanrı’ya döndüğü söylenir: bu O’nun “işlevidir” (dini pratikler dışında ki bu tamamen başka bir konudur). Bu işlev, düşüncenin kendisiyle ve hakkında düşündüğü şeyle uzlaşmasını sağlayan şeydir. “Uzlaşmak” daha geniş sonuçları da anlamak anlamına gelir.

İngilizcede ve “modern felsefe “de “zihin”, “bilinç”, “düşünme” gibi muğlak kavramlar herhangi bir tutarlı ya da istikrarlı çerçeveden yoksundur. Hepsi birbirinden kopuktur – beynin içindekileri beynin dışındakilerle ilişkilendiren tutarlı bir teori ya da tutarlı teoriler yoktur. Bununla birlikte, içeride olduğu söylenen şey de dışarıda olduğu söylenen şey de zihinseldir. Düşünmenin nesnesi hala zihinseldir, bu nedenle sadece kendi içinde ne olursa olsun nesne değildir. Batı düşüncesinin genel sorunu ya öznelciliğe ya da nesnelciliğe meyletmesidir. Her zaman “ya/ya da”.

“Batı” düşüncesi, sözde karşıtlar arasındaki bu kısır döngüden kaçabilecek donanıma sahip değildir. Genel olarak “Batı” düşüncesinin sorunu ya öznelciliğe ya da nesnelciliğe meyletmesidir. Her zaman “ya/ya da”. Bana göre “Batı” düşüncesi, sözde karşıtlar arasındaki bu kısır döngüden kaçabilecek donanıma sahip değildir.

Son olarak, bu geniş alanda Sühreverdi ilginç olabilir, çünkü Sühreverdi zihinsel yetilerin üzerinde düşündüğü ve algıladığı şeylerle ilgili olarak zihinsel olanın ne olduğu konusunu kapsamlı bir şekilde tartışmıştır. Ancak bu tür konular hakkında felsefe içinde konuşmuştur. Bunları bir psikolog ya da bilim insanı olarak tartışmamıştır, her ne kadar bazen argümanını açıklamak için kendi zamanında bilimsel olarak bilinenleri kullansa da.

 İslam felsefesinden anlamamız gereken, kendisini “bilgece” soru sormayı öğrenmek olarak görmesidir; bu da soru sorarken kişinin amacını bilmesi ve düşünmenin sonuçlarını anlaması anlamına gelir. Nihayetinde bu sonuçlar insan eylemleriyle ilgilidir ve bu eylemlerin de yaşam pratiği yoluyla düşünmeyi tamamladığı söylenir.

Molla Sadra’nın pek çok eserinde tüm bunlar hakkında söyleyecek önemli yaklaşımları vardır. Ancak “sonuçlar” konusunda Sadra’nın el-Mebde’ Ve’l-ma’ad adlı eserine bakmak gerekebilir . İnsani yetiler ve en yüksek akıl (ki bu sadece bir akıl ya da yeti değildir) için kullanılan farklı terimler hakkında Mafatih al-Ğayb’a bakabilir. Ayrıca İbn Sina’nın “İlahiyyat “ına ve diğer Şifa kitaplarına da bakılabilir.

Bununla birlikte, 19. yüzyıla kadar Osmanlı felsefesinde bu konularla ilgili canlı bir literatür vardır, bu tarihten sonra tartışmalar ne yazık ki Batılı fikirler tarafından çarpıtılmıştır ki bir kez daha hiçbir yere varmamıştır. İslam felsefesinin zengin tarihinden istifade etmemizi engelleyen hiçbir şey yok, ki bence bu tarihin yerini “Batı” düşüncesinin çok kısa bir bölümü asla alamaz.

 

Bir yanıt yazın