Üniversitelerin En Önemli Bölümü Olan Felsefe Neden Çürümeye Terkedildi?

0
philosophers-768x384

TÜRKİYE’DEKİ FELSEFE VE SOSYAL BİLİMLER BÖLÜMLERİNİN İDEOLOJİK YAPILANMASI ÜZERİNE

Türkiye’de felsefe bölümleri neden açıldı; hangi ihtiyaca binaen açıldı bunu ayrıca araştırmak gerekir Ama ben şimdi hâlihazırdaki durumdan söz etmek istiyorum.

Felsefe bölümleri en düşük puanla öğrenci alan bir nevi “böyle bir bölüm de var; böyle bir bölüm de olsun” diye açılan bölümler. Zaten bu bölümden mezun olmanın herhangi bir iş garantisi de bulunmadığından,gelen öğrencilerin çoğu herhangi bir hedef, herhangi bir amaç taşımayan, birçoğu üniversite okumak için; üniversite okuyor olabilmek için, hiçbir yere giremediği için gelen öğrencilerden oluşuyor. Hatta öğrenci bursu için geldiğini söyleyen öğrenciye de, denetimli serbestlik sahibi mahkumlardan cezası bitene kadar bölüme devam edenine de rastladım. Burs için gelen öğrenci “Hocam evde otursam bana bu parayı kimse vermez; en azından bir harçlık oluyor” demişti.. Üniversiteyi kazandığını tarlada öğrendiğini ve aslında felsefe bölümünü niye yazdığından da haberi olmadığını söyleyen öğrenci ile de karşılaştım. En düşük puanla kolayca girilebilen bir bölüm olunca, felsefe bölümleri  marjinal grupların, hiçbir yerde dikiş tutturamamışların cirit attığı bölümler olarak öne çıkmaktadır.

 Burada çalışan öğretim üyelerinin vasıflarına gelince…. Birçoğu ideolojik/marjinal yapıların devşirmeleridir. Felsefe bölümünden mezun olmuş ama eksikliklerini farketmemişlerse zaten herhangi bir felsefi altyapıya, herhangi bir felsefi geleneğe sahip olmaları mümkün değilidir. Çünkü Felsefe bölümleri herhangi bir geleneğe; felsefi altyapıya herhangi bir düşünsel zemin olabilme potansiyeline sahip değildir.

En kaliteli dedikleri ODTÜ’de bir tane felsefe çıkışlı hoca bulunmaması tesadüf değildir.  Ya mühendistir, ya İngiliz Dili edebiyatı mezunudur, ya açık öğretim fakültesi iktisat işletme bölümü mezunudur falan. Bunlar elbette iyi bir felsefeci olma noktasında sorun değil, ama ortada bir felsefe geleneği olmayınca bunların birçoğu herhangi bir felsefi alt yapıya sahip olmadan yetişmiş ideolojik ve örgütsel yönleri ağır basan tipler olmaktadır.. Bir de ilahiyat çıkışlılar vardır.  İlahiyat fakülteleri aslında felsefe bölümlerini içinde barındıran asli bir felsefi hamle ekseninde kurulmuş fakültelerdir.

Felsefe ve din bilimleri bölümü batıdaki felsefe geleneğine uygun olarak dizayn edilmiştir. Doğru olan da budur. Çünkü batıdaki felsefe geleneği teolojik kavramlar üzerine oturan bir felsefe geleneğidir. Bu bağlamda dinsel-teolojik kavramlara yabancı olanların felsefe ile herhangi bir tanışıklığının olması mümkün değildir.

Ancak İlahiyat içinde de felsefe bölümleri cemaat baskılarının ve siyasal aymazlıkların kurbanı olmaktan kurtulamamaktadır. Hayati öneme haiz bu bölümler kendi amacını gerçekleştirme noktasında cılız kalmaktadır. Bir ara bu bölümdeki derslerin bir çoğunun kaldırılması yoluna bile gidilmişti..Felsefe ile imansızlık(!) arasında kurulan kadim yanılgı sebebiyle…Bu konuya ilerde değinmek isterim.

Bu durumda Batılı anlamda bir felsefe geleneğini anlama durumunun bile olmadığı  söylenebilir. O halde bir felsefe çevresinden değil, bir felsefe piyasasından sözedilebilir. Sadece belli eğilimleri felsefe maskesi ile gizlemeye çalışan Marksizmin müminleri  diyalektik çatışma anlayışıyla hem hayatta, hem de bu bölümlerde kendileri dışında hiç kimseye hayat hakkı tanımak istememektedir. 

Çoğu İslamafobiktir. Ne Arapça ne de herhangi bir Batı dilinin çerçevesini bilirler, ne herhangi bir Müslüman filozofa olumlu bakarlar, ne de Müslümanlara insan gözüyle bakarlar. Hastalıklı zihniyetlerini bile analiz etmekten aciz bu adamlar birbirlerine pas atarlar, birbirlerini yağlarlar, birbirlerine sahip çıkarlar, birbirlerini dünyanın en kaliteli filozofu diye lanse ederler. Onlara göre bir Müslüman ne bilim adamı, ne de felsefeci olabilir. Bunlara göre Dine bulaşan herhangi bir felsefi ve bilimsel etkinlik olamaz..Bu çok trajikomik bir anlayıştır.  Çünkü okudukları bütün filozoflar aşağı yukarı papaz; rahiptir. Hiçbir filozofun kitabına nüfuz edememiş olmanın trajik sonucudur bu..

Bunun yanısıra, Millicilik anlayışıyla Felsefe bölümlerinin belli marjinal grupların elinde olmaması için özellikle etnikçi çevrelerden veya cemaat denilen oluşumlardan insanların istihdam edilmesi gibi bir amaç da söz konusudur. Bu da ayrı bir faciadır. Çünkü burada da felsefe alanı bir ideolojik çekişme alanına dönüştürülmektedir.  Oysa bir toplumun can damarı sosyal bilimler alanlarıdır. Türkiye’de sosyal bilimler alanlarının ideolojik çekişmelerin zemini olarak varlığını sürdürmesine gözyummak ülkenin geleceği için çok kaygı vericidir.

Dünya çapında söz söylemeyi bırakın Türkiye’de bile doğru düzgün bir felsefe veya bir sosyal bilim geleneği bulunmaması biraz da bu hasarlı anlayışla alakalıdır.

O zaman bu kısır döngüyü nasıl kırabiliriz.

Tabii ki uzmanlığa değer vererek, felsefeyi kendi zemininden koparmayarak, felsefe ve teolojiyi birlikte ele alarak, Batı felsefe geleneğini besleyen Hristiyanlık ve Yahudiliği iyi özümseyerek, Yahudi ve Hristiyan teolojisine vakıf olarak,  Arapça’yı ve Grekçeyi de hatırı sayılır derecede bilerek; kısacası sosyal bilimlerde yeni bir yapılanmaya girerek kırabilirz.

Felsefe ve İlahiyat problemi

Türkiye’de felsefe bölümlerinde bir ilahiyatçının ders vermesi yasal olarak mümkün değildir.. ama Lisans eğitimi olarak bir mühendisin bir İngiliz Dili edebiyatı mezunun bir maliye muhasebe mezununun görev yapması konusunda herhangi bir polemik yoktur.. herkesin bildiği gibi Ortadoğu teknik üniversitesi felsefe bölümünde felsefe çıkışlı herhangi bir hoca görev yapmamıştır. Sanırım halen de öyledir varsa da bu şu sıralar mümkün olabilmiştir..
Türkiye’de felsefe bölümlerinde çalışan İlahiyatçı bilinen arkadaşların çoğu aslında ya ilahiyatın içindeki felsefe bölümünden ya da Kelam bölümünden mezundur.. Yani felsefe bölümlerinde bulunmaları “felsefe ve din bilimleri” bölümünden mezun olmaları ile alakalıdır..
Türkiye’deki ilahiyat fakülteleri aslında modern Batı üniversiteleri model alınarak kurulduğundan felsefenin belli bir geleneğe yaslanmış olması zorunluluğu sebebiyle ilahiyatın içinde ayrı bir bölüm olarak kurulmuştur. Bu amaç ne kadar yerine getirilmiştir, o ayrı bir konu..
Bu konuda ilahiyattan bağımsız felsefe bölümlerinin kurulması sonraki bir sürece rastlıyor ve ülkedeki ideolojik anlayış -tepeden inmeci ideolojik anlayış- felsefeyi de kendi geleneğinden koparacak bir zemine oturtuyor. Hal böyle olunca felsefe bölümleri daha çok modern Batı paradigması ekseninde materyalist pozitivist temelde yapılanan ve algılanan bölümlere dönüştürülmeye çalışılıyor. Böylelikle Aslında felsefe geleneğinin hem önü kesilmiş oluyor; hem de felsefi düşüncenin asli doğasından kopması ve ölü bir alan haline dönüşmesi sağlanıyor. Bu bağlamda felsefe eğitimi sadece formaliteden ibaret bir eğitime dönüşüyor. Ya da belli marjinal grupların cirit attığı ortama evriliyor.
Toparlayıcı Bir Değerlendirme
İdeolojik tepeden inmeci bilimsel yaklaşım bütün bilim alanlarında olduğu gibi felsefede de bir atılımın bir gelişmenin olmasının önüne engel oluyor . Bir felsefe çevresinden ziyade bir felsefe piyasası ortaya çıkıyor ve bu felsefe piyasası için üretilen mallar burada pazarlanıyor . Felsefe tarihi kitapları felsefeye giriş kitapları hiçbirinin ne bir geleneği, ne bir perspektifi olmamasına rağmen felsefe bölümlerinde en düşük puanla bölüme gelen öğrencilere felsefe diye sunuluyor..
Batı mahreçli filozoflarının isimlerini zikretmek onlar üzerinde şerh ve haşiye yazmaya çalışmak ayrıca zaten trajikomik bir durumdur. Çünkü aktarılan Batı da Batı değildir.  Çünkü bir filozofu kendi geleneği içerisinde anlamıyorsanız onu zaten anlamamışsınız demektir. Bu anlayışta anlama ya da anlamama diye bir şey söz konusu bile değildir..
Hristiyan teolojisinden habersiz insanların Kanttan Hegel’den  bahsetmeleri anlamsızdır.
“Felsefe bölümlerinde ilahiyatçıyı görmek istemeyen” adamların bütün bu okuttukları Batı filozoflarının birçoğunun papaz olmasına ses çıkarmamaları da ayrıca düşündürücudur.. Yani Müslüman ilahiyatçı olduğun zaman felsefeci olamıyorsun ama batılı bir papaz olunca felsefeci olabiliyorsun…
Anlaşılıyor ki konu burada felsefe de değil;felsefi anlayış da değil bu bir piyasa, bir pazar burası, Bu pazarda da bilim adamı değil işportacılar, tetikçiler ve hiçbir baltaya sap olamamış bir alay hasarlı tip at oynatıyor. Toplumun hiçbir derdine deva olmayacak üstelik de gençlerin Aydın zihinlere ulaşmasını engelleyecek bir zemin varlığını sürdürüyor.
Teolojik kavramlara yabancı olmanın ayrıcalıklı bir durum olması bir felsefe çevresi ile değil, bir felsefe piyasası ile karşı karşıya olduğumuzu ele vermektedir.
Gerçekten aptallık düzeyinde bir trajikomik durumdur bu…
Sonuç
Felsefenin bir görevi var mı?
Ben felsefe derken Hikmet geleneğinden; bir gelenek içinde felsefeden bahsediyorum yoksa maddeci ya da ruhbani, yani skolastik eğilimlerin tanımladığı bir felsefeyi kastetmiyorum. 
Bence felsefenin çağımızda iki tane önemli işlevi var..
Hikmet olarak felsefenin birinci işlevi kişinin madde ve ruh dengesini kurmasına yardımcı olması, yani ruhsal bir sağaltım ameliyesi olma yönü. Kabul edilenin aksine bu alanın psikiyatrinin ve psikolojinin değil felsefenin alanı olduğunu düşünüyorum… Yani psikoloji ve psikiyatri felsefi alan üzerine kendini var etmek zorundadır.. psikoloji eğitimi felsefenin kendi içerisinde yürütülmelidir..
Felsefenin ikinci işlevi bir medeniyet projesi olarak öne çıkıyor. Felsefe insanın insanla, insanın evrenle ve insanın çevresiyle ilişkisini sağlıklı bir zeminde kurmaya yardımcı olur..
Felsefe bu anlamda Hikmet geleneği ile kendini ortaya koyarak insanın ve toplumun ıslahı noktasında önemli bir misyona sahiptir.

Bir yanıt yazın