Üniversitelerin En Önemli Bölümü Olan Felsefe Neden Çürümeye Terkedildi?
TÜRKİYE’DEKİ FELSEFE VE SOSYAL BİLİMLER BÖLÜMLERİNİN İDEOLOJİK YAPILANMASI ÜZERİNE
Türkiye’de felsefe bölümleri neden açıldı; hangi ihtiyaca binaen açıldı bunu ayrıca araştırmak gerekir Ama ben şimdi hâlihazırdaki durumdan söz etmek istiyorum.
Felsefe bölümleri en düşük puanla öğrenci alan bir nevi “böyle bir bölüm de var; böyle bir bölüm de olsun” diye açılan bölümler. Zaten bu bölümden mezun olmanın herhangi bir iş garantisi de bulunmadığından,gelen öğrencilerin çoğu herhangi bir hedef, herhangi bir amaç taşımayan, birçoğu üniversite okumak için; üniversite okuyor olabilmek için, hiçbir yere giremediği için gelen öğrencilerden oluşuyor. Hatta öğrenci bursu için geldiğini söyleyen öğrenciye de, denetimli serbestlik sahibi mahkumlardan cezası bitene kadar bölüme devam edenine de rastladım. Burs için gelen öğrenci “Hocam evde otursam bana bu parayı kimse vermez; en azından bir harçlık oluyor” demişti.. Üniversiteyi kazandığını tarlada öğrendiğini ve aslında felsefe bölümünü niye yazdığından da haberi olmadığını söyleyen öğrenci ile de karşılaştım. En düşük puanla kolayca girilebilen bir bölüm olunca, felsefe bölümleri marjinal grupların, hiçbir yerde dikiş tutturamamışların cirit attığı bölümler olarak öne çıkmaktadır.
Burada çalışan öğretim üyelerinin vasıflarına gelince…. Birçoğu ideolojik/marjinal yapıların devşirmeleridir. Felsefe bölümünden mezun olmuş ama eksikliklerini farketmemişlerse zaten herhangi bir felsefi altyapıya, herhangi bir felsefi geleneğe sahip olmaları mümkün değilidir. Çünkü Felsefe bölümleri herhangi bir geleneğe; felsefi altyapıya herhangi bir düşünsel zemin olabilme potansiyeline sahip değildir.
En kaliteli dedikleri ODTÜ’de bir tane felsefe çıkışlı hoca bulunmaması tesadüf değildir. Ya mühendistir, ya İngiliz Dili edebiyatı mezunudur, ya açık öğretim fakültesi iktisat işletme bölümü mezunudur falan. Bunlar elbette iyi bir felsefeci olma noktasında sorun değil, ama ortada bir felsefe geleneği olmayınca bunların birçoğu herhangi bir felsefi alt yapıya sahip olmadan yetişmiş ideolojik ve örgütsel yönleri ağır basan tipler olmaktadır.. Bir de ilahiyat çıkışlılar vardır. İlahiyat fakülteleri aslında felsefe bölümlerini içinde barındıran asli bir felsefi hamle ekseninde kurulmuş fakültelerdir.
Felsefe ve din bilimleri bölümü batıdaki felsefe geleneğine uygun olarak dizayn edilmiştir. Doğru olan da budur. Çünkü batıdaki felsefe geleneği teolojik kavramlar üzerine oturan bir felsefe geleneğidir. Bu bağlamda dinsel-teolojik kavramlara yabancı olanların felsefe ile herhangi bir tanışıklığının olması mümkün değildir.
Ancak İlahiyat içinde de felsefe bölümleri cemaat baskılarının ve siyasal aymazlıkların kurbanı olmaktan kurtulamamaktadır. Hayati öneme haiz bu bölümler kendi amacını gerçekleştirme noktasında cılız kalmaktadır. Bir ara bu bölümdeki derslerin bir çoğunun kaldırılması yoluna bile gidilmişti..Felsefe ile imansızlık(!) arasında kurulan kadim yanılgı sebebiyle…Bu konuya ilerde değinmek isterim.
Bu durumda Batılı anlamda bir felsefe geleneğini anlama durumunun bile olmadığı söylenebilir. O halde bir felsefe çevresinden değil, bir felsefe piyasasından sözedilebilir. Sadece belli eğilimleri felsefe maskesi ile gizlemeye çalışan Marksizmin müminleri diyalektik çatışma anlayışıyla hem hayatta, hem de bu bölümlerde kendileri dışında hiç kimseye hayat hakkı tanımak istememektedir.
Çoğu İslamafobiktir. Ne Arapça ne de herhangi bir Batı dilinin çerçevesini bilirler, ne herhangi bir Müslüman filozofa olumlu bakarlar, ne de Müslümanlara insan gözüyle bakarlar. Hastalıklı zihniyetlerini bile analiz etmekten aciz bu adamlar birbirlerine pas atarlar, birbirlerini yağlarlar, birbirlerine sahip çıkarlar, birbirlerini dünyanın en kaliteli filozofu diye lanse ederler. Onlara göre bir Müslüman ne bilim adamı, ne de felsefeci olabilir. Bunlara göre Dine bulaşan herhangi bir felsefi ve bilimsel etkinlik olamaz..Bu çok trajikomik bir anlayıştır. Çünkü okudukları bütün filozoflar aşağı yukarı papaz; rahiptir. Hiçbir filozofun kitabına nüfuz edememiş olmanın trajik sonucudur bu..
Bunun yanısıra, Millicilik anlayışıyla Felsefe bölümlerinin belli marjinal grupların elinde olmaması için özellikle etnikçi çevrelerden veya cemaat denilen oluşumlardan insanların istihdam edilmesi gibi bir amaç da söz konusudur. Bu da ayrı bir faciadır. Çünkü burada da felsefe alanı bir ideolojik çekişme alanına dönüştürülmektedir. Oysa bir toplumun can damarı sosyal bilimler alanlarıdır. Türkiye’de sosyal bilimler alanlarının ideolojik çekişmelerin zemini olarak varlığını sürdürmesine gözyummak ülkenin geleceği için çok kaygı vericidir.
Dünya çapında söz söylemeyi bırakın Türkiye’de bile doğru düzgün bir felsefe veya bir sosyal bilim geleneği bulunmaması biraz da bu hasarlı anlayışla alakalıdır.
O zaman bu kısır döngüyü nasıl kırabiliriz.
Tabii ki uzmanlığa değer vererek, felsefeyi kendi zemininden koparmayarak, felsefe ve teolojiyi birlikte ele alarak, Batı felsefe geleneğini besleyen Hristiyanlık ve Yahudiliği iyi özümseyerek, Yahudi ve Hristiyan teolojisine vakıf olarak, Arapça’yı ve Grekçeyi de hatırı sayılır derecede bilerek; kısacası sosyal bilimlerde yeni bir yapılanmaya girerek kırabilirz.
Felsefe ve İlahiyat problemi
