İsa ve Marx: İncil’den İdeolojiye

0
indir

1. Hristiyanlık ve İdeolojiler
“İdeoloji” klişe bir tartışma konusu haline geldi, ancak hemen hemen her anlama gelebilir. Yaygın kullanımda, her zaman olumsuz bir çağrışımla “benimkinden farklı herhangi bir görüş” anlamına gelir. Uzmanlara baktığımızda, sosyolog sayısı kadar çok tanımla karşılaşıyoruz!
Uzmanlık gerektiren çalışmalarda sıklıkla kullanılan bir tür ortak payda olan benim tanımımla başlayalım. Bu tanım, gerçeklerle somut bir şekilde ilişki kurma avantajına sahiptir: ideoloji, siyasi bir doktrinin veya dünya görüşünün popülerleştirilmiş duygusal yozlaşmasıdır; her zaman mevcut gerçeklerle ilişkili olan tutkuların ve oldukça tutarsız entelektüel unsurların bir karışımını içerir.
Günümüzün siyasi evreni, siyaset yapmayı hem kolaylaştıran hem de zorlaştıran ideolojilerle doludur. Propaganda yoluyla kitleleri manipüle etmeyi kolaylaştırıyorlar, ancak ideolojik etkinin her zaman hesaba katılması gerektiğinden karar almayı zorlaştırıyorlar. Her şey bir ideoloji olarak etiketlenebilir, tıpkı her şeyin bir ideoloji olabileceği gibi: Milliyetçilik, Sosyalizm, Liberalizm, Demokrasi, Marksizm, Irkçılık Karşıtlığı, Feminizm, vs. Çoğu zaman bir ideoloji, ideolojisiz bir pratiği savuşturmak için ortaya çıkar. Örneğin erkek egemenliğinin açıkça formüle edilmiş bir ideolojisi yoktur; feminist ideoloji buna karşı çıkmak için ortaya çıkar. Kapitalizm açıkça formüle edilmiş bir ideolojisi olmayan bir pratiktir; sosyalist ideoloji buna karşı çıkmak için ortaya çıkar. Aslında, bir ideoloji haline gelmiştir.

İman(faith) olarak, Tanrı’nın İsa Mesih’teki vahyi olarak, teoloji olarak (imanı ve vahyi açık hale getirme arayışı), Tanrı’nın iradesine sadık bir uygulama olarak Hıristiyanlık bir ideoloji değildir. Ancak, doğru olanları yanlış olanlardan (kurtulanlar ve lanetlenenler) ayırmak için bir araç, yaşam davranışları ve dünyayı yönlendirmek için bir ilke, Hıristiyan bir siyasi yapı, belirli bir kilisenin saflarını şişirmek için ne pahasına olursa olsun din değiştirme isteği, toplumu organize etmek için bir sistem veya ahlakçı bir sistem (iyi ve kötünün açık ve zamansız bir tanımına göre davranışın nesnel olarak iyi veya kötü olduğunu öğretmek) olduğunda bir ideoloji haline gelmiştir ve acımasızca olmaya devam etmektedir. Bu durumların herhangi birinde Hıristiyanlık gerçek anlamda bir ideolojidir.
Bu hataların her biri bir yozlaşmayı içerir: teolojik doktrinin basitleştirilmesi, inancın(bleief) iman(faith) ve duygulara dönüşmesi ve özgürlük pratiğinin salt dine dönüşmesi. Bu üç hatanın harmanlanmasıyla bir ideoloji ortaya çıkar. Bu ciddi bir meseledir! Hıristiyanlık aslında bir ideoloji karşıtıydı! Vahiy kavramı ideolojiye ve Hıristiyanlığa karşıdır (Fransızca’da bir “izm” -ama olmamalı!).

İki ebedi ilke, ideoloji ve Hıristiyanlığa karşıdır:

(1) Tanrı’nın Kutsal Kitap vahyi zorunlu olarak ikonoklazmı, yani tüm dinlerin, imanların, putperest imgelerin ve modaların yok edilmesini gerektirir. Bunu güncel hale getirmeli ve mevcut putlarımıza -Para, Devlet, Bilim, vs.- olduğu kadar Komünizm ve Maoizm gibi dinlere de uygulamalıyız. İkonoklazm, vahyedilmiş Tanrı’nın yerini alma eğiliminde olan ideolojik her şeyi hedef alır. (2) Pratik düzeyde, Kutsal Kitap tüm Hıristiyan davranışlarının Tanrı’nın özgürleştirmesi üzerine kurulu olduğunu ortaya koyar. Tanrı özgür insanlar olarak yaşayabilmemiz için yabancılaşmamızı ortadan kaldırır. Bu nedenle tüm ideolojilere saldırmalıyız, çünkü bunlar bizi uyuma zorlar, bizi ortodoks bir gruba dahil eder ve seçim yapma ve bireysel düşünme kapasitemizi ortadan kaldırır.
Tüm bunlardaki acı verici zorluk ideolojiyi tespit etmekle ilgilidir. Eğer Hıristiyan imanı bizi ideolojiyi tespit etmeye hazırlıyorsa, onu nerede bulacağız? Açıkçası ilk adım Hıristiyan ideolojisinin kendisini sorgulamaktır: Güç ve ideoloji olarak Hıristiyanlık.

Bu bağlamda, örneğin Karl Marx’ın ve Friedrich Nietzsche’nin eleştirilerinin açıkça hedefe yönelik olduğunu görüyoruz. Hıristiyanlığın ideolojik yönünü sorgulamaktadırlar.
Ancak bu işi Hıristiyanların kendilerinin yapması çok daha iyi olacaktır. Tek yapmamız gereken kendi fikirlerimizi, imanlarımızı, kiliselerimizi ve hareketlerimizi Kutsal Kitap’ın rasyonelleştirici bir okumasından ziyade talepkâr bir okuma temelinde eleştirmeye devam etmektir.

Bunun anlamı şudur; davranışlarımızı ya da grubumuzun davranışlarını haklı çıkaracak argümanlar bulmak için Kutsal Kitap’ı okumaktan vazgeçmeliyiz. Kutsal Kitap’ı argüman ya da gerekçe bulmak için okuduğumuz her an, Hıristiyan ideolojisinin içinde debeleniyoruz demektir.

Ancak bu işi Hıristiyanların kendilerinin yapması çok daha iyi olacaktır. Tek yapmamız gereken kendi fikirlerimizi, imanlarımızı, kiliselerimizi ve hareketlerimizi Kutsal Kitap’ın rasyonelleştirici bir okuması yerine talepkar bir okuması temelinde eleştirmeye devam etmektir. Bunun anlamı şudur; Kutsal Kitap’ı kendi davranışlarımızı ya da grubumuzun davranışlarını haklı çıkaracak argümanlar bulmak için okumaktan vazgeçmeliyiz. Kutsal Kitap’ı ne zaman argüman ya da gerekçe bulmak için okursak, Hıristiyan ideolojisinin içinde debeleniriz.
Eğer Kutsal Kitap’ı Tanrı’nın düşüncelerim, davranışlarım ve kilisem hakkında bana sorduğu soruları dinlemek için okuyorsam, o zaman ideolojiyi yok etme yolunda ilerliyorum demektir. Çünkü ideolojileri bir grup olarak eleştirmenin ilk adımı Hıristiyan ideolojisini sorgulamaktır. Bu temelde, dünyaya uymamayı içeren genel ve radikal bir meydan okuma olasılığını geliştirebiliriz. İkinci adım Pavlus’un öğretisini anlamak ve uygulamaktır: “Bu dünyaya uymayın ama zihninizin yenilenmesiyle dönüşün” (Rom. 12:2). Bu tipik bir ideoloji karşıtı eylemdir. Toplumumuzdaki sosyolojik eğilimleri ayırt etmeyi içerir. Tam da sosyolojik oldukları için, bizi diğer herkese katılmaya ve elbette eylemlerimizi ideolojik olarak haklı çıkarmaya teşvik ederler. Bu rasyonalizasyon yeni bir dünya anlayışı, İlerleme, İyi, adalet ya da Hakikat imanı gibi görünür.

Bu durumda mihenk taşı, eğilimin sosyolojik doğasını tespit etmektir. “Verili bir iş yapma biçimi yirmi yıl önce kimseye cazip gelmezdi; benim aklıma bile gelmezdi. Şimdi ise büyüleyici hale geldi ve ben bunu çekici buluyorum. Neden çekici buluyorum? Bu şey doğru, adil ya da iyi olduğu için mi? Hayır, çünkü bu durumda yirmi yıl önce de ilgimi çekerdi. Medya buna ilgi gösterdiği ve milyonlarca insan bunu takip edip inandığı için cazip buluyorum.”
Örneğin çıplaklık davranışı yarım yüzyıl önce gerçekten “yasaklanmış ya da bastırılmış” değildi; sadece yoktu ve kimse bunu düşünmüyor ya da buna ihtiyaç hissetmiyordu. Bugün binlerce insan çılgınca bir şekilde nüdizm pratiği yapma ihtiyacı duyuyor. Çıplaklık “bastırıldığında” kendilerini skandal içinde hissediyorlar ve çıplaklığı özgürlük için bir fetih olarak görüyorlar. Ancak, elbette, çıplaklık Sadece yüz binlerce insan bunu uyguladığı için ve bize rasyonelleştirici bir çıplaklık ideolojisi verildiği için bir ihtiyaç. Yani ortada bir özgürlük mücadelesi yok, sadece sosyolojik bir eğilime itaat söz konusu. Bu sadece bir örnektir.

Dolayısıyla, salt ideolojik söylemleri, davranışlarını bu tür söylemlerle meşrulaştıran çok sayıda insanı kapsayan bir eğilimin ürünü olarak tespit ediyoruz. Davranışları yalnızca büyük bir toplumsal eğilimi ifade etmektedir. Başka bir deyişle, “dünyaya” uymak Mesih’teki özgürlükle kıyaslandığında kötüdür ve bu tür bir uyumun ideolojiye dönüşmesiyle mücadele etmeliyiz. Her ideolojinin topluma uygunluğu nasıl ifade ettiğini ve beni nasıl cezbettiğini tespit etmeliyim. Bu süreç iki kat önemlidir çünkü ideoloji beni kaçınılmaz olarak önemi olmayan sahte sorunlara dahil eder.
Bu sahteliğe iki şekilde bakabiliriz.

1) Daha önce de söylediğimiz gibi, ideoloji bir doktrinin yozlaşmasıdır.

Böyle bir doktrin genellikle yazarının içinde yaşadığı gerçeklikle ve bu gerçekliğin ortaya çıkardığı sorunlarla ilişkili olarak düşünülmüştür. Ancak bir süre sonra bu doktrin yavaş yavaş popülerleştiğinde, sıradanlaştığında; iman ve tutkularla karıştığında, gerçek bir hakikiliğe atıfta bulunmaktan vazgeçmiştir. Gerçeklik geride kalmıştır.

Örneğin, Marx’ın düşüncesi, hayranlık uyandıracak kadar iyi bildiği zamanının sorunlarıyla ilişkili olarak geliştirilmiştir. Bu sorunlar için kesin çözümler önerdi. Ancak bir asır sonra, Marksist ideoloji artık zamanımızın gerçek sorunlarıyla hiçbir bağlantısı olmayan bir yığın formülü tekrarlamaya devam ediyor.

2) Bir ideolojiye sahip olmak için çok sayıda insanın onunla özdeşleşmesi gerekir.

Geçen zamanın miktarı sorununa girmeyeceğim: çok sayıda taraftara sahip olmayı başarmak için zamana sahip olmak gerekir, böylece taraftarlar toplandığında, eskiden doğru olan ancak şu anda var olmayan sorunlarla büyülenmiş olurlar. Bu zaman sorunundan ayrı olarak, çok sayıda insan bir ideolojiyi yalnızca uygunluk anlamına geliyorsa destekleyecektir. Herkesin inandığı şeyleri ifade eden bir ideolojiyi takip edeceklerdir, soru işaretleri yaratan bir ideolojiyi değil. Kahramanlar ve azizler sorgulanmayı kabul edebilirler ama başka hiç kimse kabul edemez. İdeoloji tam da hiçbir şeyi değiştirmediği ölçüde yayılır. Nazi ideolojisi milyonlarca Almanın zaten inandığı ve istediği şeyleri formüle edip kristalize etti; özünde hiçbir şeyi değiştirmedi.

Hıristiyanlık, her insanın içinde var olan dini boşluğu doldurmaya başladığında milyonlarca takipçiyi kendine çeker (ve bir ideoloji haline gelir). Bu da ideolojinin beni gerçekten yakıcı meselelerle ya da dramatik, talepkar konularla değil, sahte sorunlarla ilgilendirdiği anlamına gelir. İdeoloji bana ayın yeşil peynirden yapıldığını düşündürür; yani sahte sorunları dramatize ederek, bunların önemli olduğunu düşündürerek beni heyecanlandırır. O halde, Hıristiyanların varlığının ve görünür imanının temel önemi, ideolojiyi ve onun ortaya çıkardığı yanlış ve modası geçmiş soruları kınayabilmeleridir.
Hıristiyanlar zamanımızın gerçek sorunlarını ayırt etmelidir. Bu şekilde siyasete ve içinde yaşadığımız topluma gerçek bir hizmette bulunmuş oluruz. Bunu ruhların ayırt edilmesi yoluyla yapabiliriz, ancak bu anlayış siyasi, ekonomik ve sosyolojik alanların sağlam, titiz, bağımsız bir analizi yoluyla uygulanmalıdır. Bu tür bir analiz pratik bir meseledir, oysa ruhların ayırt edilmesi bunu mümkün kılar, korur ve denetler. Böyle bir analiz tüm ideolojilerden farklı bir “bakış açısı” temelinde gerçekleştirilmelidir.
Ütopik olduklarını iddia etseler bile, ideolojiler geçmiş bir gerçekliğe atıfta bulunurken, bizim anlayışımız Mesih’in geleceğine dair kesinliğe, Krallığın hem mevcut hem de gelecek olduğuna dair kesinliğe dayanır.

Başka bir deyişle, bugünkü dünyamızın gerçek, somut, siyasi ve sosyal sorunlarının farkına varmak ancak gelmekte olan Tanrı’nın Krallığı vizyonundan yola çıkarak mümkündür. Bu gerçek peygamberliktir: Tanrı’nın kalıcı gerçeğiyle ilgili olarak şimdiki zamanın basit bir şekilde anlaşılması. Kuşkusuz, Hıristiyan zamanımızda bir peygamber olmalıdır; ve peygamberlik tüm ideolojilerin tam karşıtıdır.

2. Meydan Okuma
Marksist Hıristiyanların dikkat çekici fenomeninin eleştirel bir analizini yapmadan önce, durumun olumlu yönünü göz önünde bulundurmalıyız. Son otuz yıl içinde pek çok Hıristiyan Marksizm ve Komünizm tarafından sorgulandığını hissetmiştir. Birçoğu sosyalizmin araştırıcı bakışlarının kendileri, kiliseleri ve hatta Hıristiyanlığın kendisi hakkında ortaya koydukları nedeniyle vicdan azabı çekmiştir. Bu meydan okumanın gerekçesi neydi?
İlk olarak, açıkça adalete dayanıyordu. Toplumumuz her açıdan hem bireyler hem de gruplar için adaletsizdir. Her düzeyde eşitsizlik üretmektedir: fırsat eşitsizliği, gelir eşitsizliği, güç eşitsizliği, kültür eşitsizliği vs. Gerçekten de toplum adaletsizliği çoğaltmaktadır. Bu adaletsiz toplum yirmi asırlık Hıristiyanlıktan kaynaklanmaktadır. Ve ne kiliseler ne de Hıristiyanlar durumu iyileştirmek, adaleti sağlamak için hiçbir şey yapmıyor. Bu duruma karşı Komünizmin hedefi adil bir toplum yaratmaktır. Bu meydan okumayı anlamak zorundayız.
Komünizmin meydan okumasının bana önemli görünen ikinci temeli ilkinden kaynaklanmaktadır: yoksulluğun ve yoksulların önemi. Toplumumuzun her düzeyinde ve her alanında yoksullar reddedilmekte, kötü muamele görmekte ve yoksulluklarının daha da derinlerine itilmektedir. Hıristiyanlık yoksulların davasını üstlenmeliydi; daha da iyisi, yoksullarla özdeşleşmeliydi. 

Bunun yerine, Kilise neredeyse tüm tarihi boyunca güçlülerin destekçisi olmuş, sömürücülerin ve devletlerin yanında yer almıştır. Kilise “Güçler” arasında sayılmış; yoksulların durumunu kutsallaştırmıştır. Siyasi rejimlere teolojik gerekçeler sunmuş, yoksulları ezilmişliklerini kabullenmeye ikna etmeye çalışmış ve bu arada sömürülmelerini meşrulaştırmıştır. Kilise gerçekten de halkın afyonu olarak işlev görmüştür. Böyle yaparak sadece insanlara yapılan kötülüklere ortak olmakla kalmamış, her şeyden önce İsa’nın öğretisine ve şahsına ihanet etmiştir.
Ancak bu tutuma karşı Komünizm yoksulların yanında yer alır. Onların mücadelesine katılır; aslında yaptığı tek şey budur. Yoksullar ne tür bir yoksulluk çekerse çeksin, Komünistler onların yanındadır ve yalnızca Komünistler onlarla birliktedir. Sonuç olarak, Hıristiyanlığın vaaz ettiği ama uygulamada başarısız olduğu şeyi gerçekleştirirler.

Bu da bizi Komünizmin Kilise’ye meydan okumasının üçüncü bir yönüne götürmektedir. Kiliselerde ve bireysel Hıristiyanların yaşamlarında görüldüğü gibi, sözler ve eylemler ya da yaşam arasındaki yankılanan çatışma göze batar ve acı verici hale gelmiştir. Komşumuzu sevmeyi öğretiyoruz ve onu sömürüyoruz; adalet hakkında vaaz veriyoruz ve adaletsizlik üretiyoruz vs. Yukarıda, içinde bulunduğumuz dünyanın Mesih’in ilan ettiğinin tam tersi olduğunu ve hatanın Hıristiyanlıkta olduğunu söylemiştik. Ancak Komünistlerde tamamen farklı bir model buluyoruz: vaaz ettiklerini uyguluyorlar. Düşünce ve eylem, teori ve pratik arasında tutarlılık sağlarlar. Sözde Komünist toplumlar ve Komünizmi ne derece uyguladıklarıyla ilgili değerlendirmelere takılıp kalmayalım. Şu anki yanıt çok iyi bilinmektedir: “Ama bu ülkeler (özellikle Sovyetler Birliği) Komünist değildir ve hiçbir zaman da olmamıştır.” İyi ve güzel.

Bu değerlendirmeye rağmen, bir tutarlılık söz konusudur: Komünistlerin ilan ettiği adalet ve özgürlük “ideali” (pek de Komünist bir terim değil!) ile Stalinizmin uygulamaları arasında değil, örneğin Lenin’in strateji ve taktik analizi ile gerçekleştirilenler arasında. Marx’ın ve daha sonra Lenin’in taktiklerle ilgili yazdıklarını ciddiye alırsanız, Sovyetler Birliği’ndeki ve Prag’daki uygulamalarının, 1947’de Polonya’daki hak ihlallerinin vb. hepsinin yazılarıyla tamamen tutarlı olduğunu görürsünüz. Bu düzeyde Hıristiyanları cezbeden bir tutarlılık vardır, tıpkı entelektüel düzeyde teori ve pratik arasındaki diyalektik ilişkide hayranlık uyandıracak derecede tatmin edici bir uyum olduğu gibi.
Komünizmin Kilise’ye meydan okumasının dördüncü yönü “materyalizm “dir. Hıristiyanlık giderek bir tür bedensiz ruhçuluk haline gelmiştir. İman, dini duygular, iç yaşam, hisler ve niyetlerle ilgili bireysel ve özel bir mesele haline gelmiş ve asla eyleme dönüşmeyen kısır tefekkür haline gelmiştir. Hıristiyanlar imanlarını yaşamaktan ziyade “hissetmektedirler”. Hepimiz Pazar günü Hıristiyan olan kişi ile haftanın geri kalanında yaşayan aynı kişi arasındaki kolaylıkla eleştirilebilecek, ancak gerçek olan ikilemin farkındayız.
Böyle bir yaşam hem Eski Ahit’i hem de İsa Mesih’in beden almasını inkâr eder.

O tarihe katılır. Eski Ahit’in tamamı siyasi tarihtir ve hiç de dini değildir. Bedeni, bedensel gerçekliği içinde aşkı (Süleyman’ın Şarkısı!) yüceltir ve beden olmadan hiçbir şeyin yaşanamayacağını gösterir. Önemli sayılabilecek bir ruh ile aşağılık ve alçak olarak görülen bir beden arasında hiçbir ayrım yoktur Aynı şey Pavlus’un yazıları için de geçerlidir; burada “beden” kelimesinin orijinal anlamı yeniden ortaya konmuştur: “beden” anlamına gelmez Eski Ahit muhtemelen ölümden sonraki bir yaşamdan ya da bireysel bir dirilişten bahsetmez; kesinlikle ölümsüz bir ruh ya da cennet bilmez!
İsa’ya gelince, O’nun enkarnasyonunun basit bir hatırlatması, bedensiz bir Hıristiyanlığın içerdiği korkunç hataya ihanet eder. İncillerde günlük yaşamın, bedenin ve varlığın bölünmemiş birliğinin önemi de görülebilir. Böylece Hıristiyanlık, vahyin özünü dinsel maneviyata dönüştürerek ona tamamen ihanet etmiştir. Hıristiyanlık, Hıristiyan eylemini bireysel bir din değiştirme meselesine indirgeyerek saptırmıştır.
Marksizm bu ihanete burnumuzu sürtmektedir. Bize somut, ölümden önceki insan yaşamının, bedenin ve günlük faaliyetin belirleyici önemini hatırlatır. Ama aynı zamanda bize kutsal ayinin maddi niteliğini de hatırlatır: “Bu benim bedenim.” Marksizm, Hıristiyanlığın silikleştirdiği şeyi rehabilite ettiği izlenimini verir. İncil’in mesajına uygun olarak, Marksizm Hıristiyanlığı bir köşeye sıkıştırır: onu yaşayacak mıyız, yaşamayacak mıyız?

Marksizm, bu sadeleştirilmiş müjdeciliğin yalanını ortaya çıkararak, ruhani meselelere sığınmışsak, bunu bilerek yaptığımızı gösteriyor. Örneğin saflıkla değil, Hıristiyanların gerçekte ne yaptıklarını gizlemekle ilgileniyorduk. Yeryüzündeki adaletsizliği, yoksulluğu ve sömürüyü görmemek için cennete yönelmek istedik. Komünizm, Hıristiyanların kavraması gereken her şeyi kavradı. Bu “materyalizm” Kutsal Kitap’ın hakikatinin temel bir hatırlanışını içerir. Materyalizm çürük maneviyatımıza biraz ağırlık kazandırır.
Bu nedenle Hıristiyanlar, tarihin yeniden keşfiyle de aynı zamana denk gelen bu mesaja kulak vermelidir. İlahiyatçılar İsrail’in Tanrısının bir tarih Tanrısı olduğunu ve tüm Kutsal Kitabın felsefeden (ya da daha da kötüsü metafizikten) ziyade bir tarih kitabı olduğunu yeni baştan öğrenmişlerdir. Ancak Hıristiyanlar Kutsal Kitap’ın akıl yürütmeyi değil olayları anlattığını tamamen unutmuşlardı; metafiziğe dalmışlardı.
Bu temel gerçeğin yeniden keşfedilmesini Marx’a borçluyuz (popüler anlayışa göre; aslında Hegel tarih ve tarih olarak İncil konusunda Marx’tan önce gelmiştir). Marx tarihi yeniden gün ışığına çıkardı: tarihçilerin tarihini değil, Kutsal Kitap’ta bulduğumuz şekliyle tarihi: anlamla dolu, vahyedilmiş bir yönde ilerleyen ve bir “apotheosis” ile doruğa ulaşan ama her şeyin tarihte “yer aldığı” tarihi. Marx burada da Hıristiyanları vahyedilmiş gerçeğe geri götürmektedir.

Son olarak, Komünizmin Kilise’ye meydan okuduğu diğer yollara militan ve komünal bir ruhu da eklemeliyiz. Hıristiyanlar eskiden de militandılar ve militan olmalıdırlar. Ve kardeşliğe dayalı yaşayan, aktif bir topluluk oluşturmaya çağrılmışlardır. Ama biz ne görüyoruz? Kendilerini hiçbir şeye adamamış, gevşek, tembel, bireyci kilise üyeleri. Pazar günleri yan yana oturuyorlar ve birbirlerini tamamen görmezden gelmeye devam ediyorlar. Hiçbir fedakarlık yapamazlar, yeni hiçbir şey yaratmazlar. Oysa Komünistler arasında militan bir ruh, bağlılık, mücadele ve fedakarlık isteği ve bir topluluk buluyoruz. Hıristiyanlar nasıl olur da bu örnekten rahatsız olmazlar ve “Kilise “nin ne olduğunu ve ne olmadığını ortaya koymasından etkilenmezler?
Hıristiyanlar Marksizm ve Komünizm hakkındaki tüm keşiflerini zorlayıcı bulmuşlardır. Bu tür meydan okumalar elbette Hıristiyan’ın kötü vicdanı için ağır bir sınavdır. Buna şöyle bir yanıt verilebilir: sonuçta Marx ve Komünistlerin bize öğretecekleri yeni bir şey yoktur. Hiçbir şey icat etmediler, Hıristiyanların zaten bilmediği hiçbir şey söylemediler. Ancak her halükarda, kesin bir yeniden keşfi temsil etmektedirler. Onların meydan okuması temelinde, artık Kutsal Kitap’ın ve vahyin meydan okumasından kaçamayız!
Marksizm ve Komünizm kaçınılmaz bir provokasyonu temsil etmektedir. Ancak onların meydan okuması aynı zamanda bizi dikkate değer bir yakınlaşmayı tanımaya zorlamaktadır.

Burjuva kilisesi, para ve güçler tarafından kirletilmiş ruhaniliği ve gelenekçiliğiyle, bizi Marksizm ve Hıristiyanlığın birbirine karşıt olduğuna ikna etmeye çalıştı. Ancak bunun yerine, iki farklı düzeyde bir anlaşma buluyoruz. Bu zorluğun farkına varmak bizi bir sonraki adımı atmaya itiyor: Hıristiyanlığı yeniden ciddiye almak, sonunda gerçek anlamda Hıristiyan olmayı arzulamak. Böylece büyük ölçüde kendimize gelmeye teşvik edildik.
Ancak kiliseler ve Hıristiyanlık, İncil’in ima ettiklerini, anlam ve değerin bu yeniden keşfini gerçekleştirebilecek mi?
vahyin tarihte yaşanması? Kutsal Kitap’ın anlamını yeniden keşfetmek çok güzel, ama önemli olan onu yaşamak ve mesajını günlük pratikte yerine getirmektir! Birçok Hıristiyan, Kilise’nin, Hıristiyan çevrelerin ve Hıristiyanlığın reforme edilemez olduğuna ve tarihe olan bağlılıklarını asla yerine getiremeyeceklerine kendilerini ikna etmişlerdir. Bu taahhüt, insanların “Hıristiyan” olmalarını sağlamaktan çok, sadece insan olmalarını sağlamayı içerir! Yoksul bir insanın Mesih’i bize yeniden temsil edebilmesi için Kutsal Yazıların gerektirdiği asgari adaleti sağlamayı içerir. Kilise bu görevi yerine getiremezse, bunu kim yapacak? Artık cevabı biliyoruz: Bunu komünizm yapacaktır.

Böylece bir meydan okumayı dinleme aşamasının ötesine geçerek bir anlaşmayı not eder ve bu gözlemden hareketle eylem düzeyinde uygunluğu görmeye geçeriz. Hıristiyanlar artık sadece daha Mesih gibi olmaya çağrılmadıklarını, daha iyi Hıristiyanlar olmak için Komünistlerle işbirliği yapmaları gerektiğine inandıklarını fark ederler. Komünizmin sırrını sakladığı bir uygulamayı benimsemeleri gerektiğini düşünüyorlar. Hıristiyanlar onlarla birlikte tarih yazmalıdır çünkü tarih yoksullara aittir.
Bu noktadan hareketle, Hıristiyanların teolojinin materyalist olması gerektiğini, İncil’in yeni bir şekilde okunması gerektiğini vs. kanıtlamaları gerektiği sonucuna nasıl vardıklarını görmek kolaydır. Başka bir deyişle, Komünizm ile ortak bir siyasi pratiğe sahip olduklarının keşfine dayanarak Hıristiyanlığın yeni bir yorumuna ulaşırlar. Son otuz yılda düşüncenin aşağı yukarı bu şekilde ilerlediğine inanıyorum.
Ancak şimdi, bu düşüncenin arkasında neyin yattığını görmeliyiz. Bu konuyu irdeleyerek, en az diğerleri kadar iyi bir Marksist olduğumu gösterdiğimi belirtmek isterim. Ne de olsa Marx’ın kendisi bize bir yandan hiçbir şeyi açıklığa kavuşturmadan bırakmamayı, diğer yandan da görünüşlerin ve yüzeysel konuşmaların ötesine bakmayı öğretiyor. Böylece, konuşmacının pozisyonunu yalnızca imanı nedeniyle ve sonunda gün ışığına çıkan gerçeğe dayanarak aldığını iddia ettiği gizli, anonim sosyolojik süreci keşfedebiliriz.

Bir sonraki yazı: (Bölüm II. Hıristiyanlar ve Sosyalizme Uygunluk)

Fransızcadan İngilizceye çeviri :
Joyce Main Hanks

Türkçesi post-truthdergi

_______________________________________________________________

*Jacques Ellul

( 6 Ocak 1912 – 19 Mayıs 1994), Fransız filozof, sosyolog ve ilahiyatçı. Tanınmış bir Hristiyan anarşisti olan Ellul, Bordeaux Üniversitesi’nde kıdemli tarih ve kurum sosyolojisi profesörlüğü yapmıştır. Kariyeri boyunca 60’tan fazla kitap ve 600’dan fazla makale yayınlamıştır. Eserlerinin çoğu propaganda, teknolojinin toplum üzerindeki etkisi ve din ile politikanın etkileşimini konu almaktadır; bunların ana teması teknolojinin insanların özgürlüğü ve din üzerindeki olumsuz etkisi olmuştur. En önemli eserleri Teknoloji Toplumu ve Propaganda’dır. Ellul, teknoloji ve toplum sorununa diyalektik bir bakış açısıyla yaklaşmıştır ve eserlerinde teknoloji tiranlığının insanlığa baskın gelmesini işlemiştir.
2000 yılında Ellul’un öğrencileri bazı öğrencileri Jacques Ellul Cemiyeti’ni kurmuştur.

Bir yanıt yazın