MEKKE’DEN MEDİNE’YE, MEDİNE’DEN İNSANLIK SÖZLEŞMESİNE
Belki de insanlığın bugün karşı karşıya bulunduğu en büyük mesele, yeni bir iktidar modeli kurmaktan önce, insanların birlikte yaşamasını mümkün kılacak yeni bir sözleşme ortaya koyabilmektir.
Bu noktada Mekke ve Medine tecrübesi yeniden düşünülmelidir. Mekke, farklı coğrafyalardan insanların buluştuğu bir ticaret, inanç ve kültür merkeziydi. Medine ise farklı inançlara, kabilelere ve topluluklara mensup insanların ortak bir siyasal ve toplumsal düzen içerisinde yaşamalarını mümkün kılmaya yönelik tarihsel bir tecrübe ortaya koydu. Medine Vesikası’nı yalnızca geçmişte kalmış bir tarih belgesi olarak okumak yerine, farklılıklarla birlikte yaşama iradesinin tarihsel örneklerinden biri olarak yeniden değerlendirmek mümkündür.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, bu tarihsel tecrübeyi doğrudan kopyalamak değil; onun arkasındaki temel ilkeleri çağımızın şartları içerisinde yeniden düşünmektir. Bu bakımdan Mekke Sözleşmesi, Medine Sözleşmesi ve bunların insanlık tasavvuru, daha geniş bir “Medeniyet Sözleşmesi” ve nihayetinde bir “İnsanlık Sözleşmesi” fikrine ilham verebilir.
Burada söz konusu olan, dini siyasetin aracı hâline getirmek değildir. Tam tersine mesele, inanç ile siyaset arasındaki ilişkiyi insan onuru, adalet, özgürlük, hukuk ve birlikte yaşama ilkeleri üzerinden yeniden düşünmektir. Yeni bir teopolitik paradigma, herhangi bir dinin, mezhebin veya ideolojinin diğerleri üzerinde tahakküm kurmasını değil; inançların kendi özgürlük alanları içerisinde yaşayabildiği, hukuk düzeninin ise bütün vatandaşlara eşit mesafede durduğu bir siyasal zemini esas almalıdır.
Böyle bir paradigma; mezhepçiliğin, meşrepçiliğin, ideolojik fanatizmin, kimlik üzerinden kutuplaşmanın, dini veya siyasi tekelciliğin ve çoğunluğun azınlık üzerindeki tahakkümünün karşısında durmalıdır. Çünkü insanlık tarihinin temel problemi farklılıkların varlığı değil, farklılıkların birbirine karşı tahakküm aracına dönüştürülmesidir.
Bir mezhep insanlığın tamamı değildir. Bir dinin belirli bir yorumu insanlığın tamamı değildir. Bir siyasi ideoloji insanlığın tamamı değildir. Bir millet de insanlığın tamamı değildir. Hiçbir grup kendisini mutlak hakikatin ve bütün insanlığın tek temsilcisi olarak gördüğünde, çoğulculuk zayıflar ve çatışma ihtimali artar.
Oysa insanlığın ortak zemini daha geniştir: adalet, özgürlük, güvenlik, insan onuru, mülkiyet hakkı, inanç özgürlüğü, can güvenliği, hukukun üstünlüğü ve karşılıklı güven. Medeniyet Sözleşmesi’nin temelini de bu ortak değerler oluşturabilir.
Böyle bir sözleşmenin en önemli kavramlarından biri mütekabiliyet, yani karşılıklılık olmalıdır. Benim inancıma saygı gösterilmesini istiyorsam, ben de başkasının inancına saygı göstermeliyim. Benim ibadet özgürlüğümü güvence altına almak istiyorsam, başkasının ibadet özgürlüğünü de güvence altına almalıyım. Ben kendi kimliğimi özgürce ifade etmek istiyorsam, başkasının kimliğini ifade etme hakkını da kabul etmeliyim. Ben hukukun beni korumasını istiyorsam, hukuk benim hoşlanmadığım insanları da korumalıdır.
İşte gerçek çoğulculuk burada başlar. Bu anlayış, “ben kazandım, sen kaybettin” siyasetinin yerine “hepimiz birlikte güven içerisinde yaşayabiliriz” anlayışını koyar.
Belki de yeni binyılın en önemli siyasi ve ahlaki projesi, ülkelerin ve toplumların birbirleriyle sürekli mücadele ettiği bir düzen yerine, ortak insanlık değerleri üzerinde yeni bir sözleşme kurabilmektir. Bu sözleşme herhangi bir medeniyetin diğerine üstünlüğünü ilan etmemelidir. Doğu’yu Batı’ya, Batı’yı Doğu’ya; Müslümanı Hıristiyana, Hıristiyanı Müslümana; inananı inanmayanına; muhafazakârı sekülerine; çoğunluğu azınlığına karşı konumlandırmamalıdır. Tam tersine bütün bu farklılıkların hukuk ve özgürlük içerisinde birlikte yaşayabilmesini hedeflemelidir.
İşte bu nedenle İnsanlık Sözleşmesi, herhangi bir grubun projesi olmaktan çok, insanlığın ortak güvenlik ve barış projesi olmak zorundadır.
İnsanlık bugün yeni bir eşiğe gelmiştir. Geçmiş yüzyılların ideolojik kamplaşmaları, mezhep çatışmaları, kimlik savaşları ve güç mücadeleleri dünyayı büyük acılara sürükledi. Yeni dönemin ihtiyacı ise yeni bir kutuplaşma değildir; yeni bir ortaklık zeminidir.
Bu nedenle yeni binyılın meselesi, bir tarafın diğer tarafı yenmesi değil; tarafların birbirlerini yok etmeden birlikte yaşayabilecekleri yeni bir düzen kurabilmesidir. Bunun için de insanlığın ortak vicdanına, ortak aklına ve ortak hukukuna ihtiyaç vardır.
Zaman, bütün oyunları yeniden kurma zamanıdır. Ancak bu, birilerinin diğerleri üzerinde tahakküm kuracağı yeni bir düzen anlamına gelmemelidir. Tam tersine; tahakkümün yerine adaleti, tekelin yerine çoğulculuğu, çatışmanın yerine müzakereyi, korkunun yerine güveni, dışlamanın yerine ortaklığı, kutuplaşmanın yerine karşılıklı saygıyı koyma zamanıdır.
Mekke’nin insanları buluşturan ticaret ve inanç tecrübesinden, Medine’nin farklı toplulukları ortak bir düzen içerisinde buluşturma tecrübesinden, İslam medeniyetinin farklı kültürleri bünyesine katabilme kapasitesinden ve modern dünyanın hukuk, özgürlük ve insan hakları birikiminden yeni bir sentez üretilebilir. Bu sentezin adı belki Medeniyet Sözleşmesi, daha geniş anlamıyla ise İnsanlık Sözleşmesi olabilir.
Ve tam burada yeniden İzmir’e dönüyoruz. Çünkü İzmir’in binlerce yıllık tarihsel tecrübesi, farklı kültürlerin, inançların, ticaret anlayışlarının ve yaşam tarzlarının aynı şehir havzasında buluşabileceğini gösteriyor. İzmir bu anlamda yalnızca geçmişin mirasını taşıyan bir şehir değildir. Aynı zamanda geleceğin çoğulcu şehir modelinin laboratuvarı olabilir.
Mekke’nin açıklığı, Medine’nin sözleşme fikri ve İzmir’in tarihsel çoğulculuğu birlikte düşünüldüğünde, Türkiye’nin dünyaya sunabileceği özgün bir medeniyet perspektifi ortaya çıkabilir. Bu perspektif herhangi bir dine, mezhebe veya ideolojiye karşı değildir. Fakat hiçbir dini, mezhebi, ideolojiyi veya siyasi gücü de insanlığın tamamının üzerine koymaz. Çünkü nihai hedef bir grubun kazanması değil, insanlığın kazanmasıdır.
Belki de yeni binyılın gerçek meselesi tam olarak budur: Medeniyetleri birbirleriyle savaştırmak değil, medeniyetleri ortak bir insanlık sözleşmesi etrafında buluşturmak.
Ve bunun için ihtiyaç duyduğumuz şey yeni bir düşman değil; yeni bir sözleşmedir.
Mekke’den Medine’ye uzanan tarihsel tecrübenin çağımıza söyleyebileceği en güçlü söz de belki budur: Farklılıklarımızla birlikte yaşayabiliriz. Adalet üzerinde anlaşabiliriz. Özgürlüğü karşılıklı güvence altına alabiliriz. Ve insanlığın ortak geleceğini birlikte kurabiliriz.
Yeni binyılın eşiğinde asıl büyük devrim, belki de budur.
