Nobel Ödülü Salman Rüşdi Hayranı Gurnah’a Verildi
“İnsanlar tüm dünyada hep hareket hâlinde olmuşlardır. Afrikalıların Avrupa’ya gitmeleri göreceli olarak yenidir. Bundan daha eski olan ise Avrupalıların sürekli tüm dünyada dolaşıyor oluşlarıdır.”
Abdulrazak Gurnah
“Abdulrazak Gurnah, 2021 Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü . İngiltere merkezli Tanzanyalı romancı, “kültürler ve kıtalar arasındaki körfezde sömürgeciliğin etkilerine ve mültecilerin kaderine uzlaşmaz ve merhametli bir şekilde nüfuz etmesi” nedeniyle ödüle layık görüldü .
Doğu Afrika’nın kültürel ve etnik çeşitliliği ile birlikte göç ve kültürel kökten koparma , Gurnah’nın kurgusunun merkezinde yer alıyor .
1948’de Zanzibar’da doğan Gurnah, 1960’larda mülteci olarak İngiltere’ye geldi. Arap kökenli olduğu için 1964 devrimi sırasında doğduğu yerden kaçmak zorunda kaldı ve ancak 1984’te ölmekte olan babasını ziyaret etmek için geri döndü. Emekli olana kadar Canterbury’deki Kent Üniversitesi’nde tam zamanlı İngiliz ve sömürge sonrası edebiyat profesörü olarak çalıştı.

Afterlives , 20. yüzyılın başlarında Doğu Afrika’daki Alman yönetiminin arka planını gösterir . Alman sömürge birliklerine satılan genç bir çocuğun hikayesini anlatır. Roman, politik kurgu dalında 2021 Orwell ödülü için kısa listeye alındı ve tarihi kurgu için Walter Scott ödülü için uzun listede yer buldu.
Gurnah’nın çalışması, kişisel hikaye ile kolektif tarih arasındaki gerilime dikkat ederr. Afterlives, özellikle, okuyuculardan sömürgecilik ve savaşın ölümden sonraki yaşamını ve bunun yalnızca uluslar üzerinde değil, aynı zamanda ve belki de esas olarak bireyler ve aileler üzerindeki uzun süreli etkilerini düşünmelerini ister .
Etki ve Stil
Yazıları , doğduğu Zanzibar’ın kültürel ve etnik çeşitliliğinden büyük ölçüde etkilenmiştir . Doğu Afrika kıyılarında Hint Okyanusu’ndaki coğrafi konumuyla şekillenen bu ülke, başlıca Hint Okyanusu ticaret yollarının merkezindeydi.
Ada, o zamanlar Arabistan (günümüz Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan, Yemen ve BAE), güney Asya, Afrika anakarası ve daha sonra Avrupa olarak bilinen bölgeden tüccarları ve sömürgecileri çekiyordu.

1987’de yayınlanan ilk romanı, Ayrılmanın Hafızası, Gurnah’nın Zanzibar’dan ayrıldığı zamanlarda geçer. Bir anı şeklinde bir yetişkinlik hikayesi, kahramanın doğduğu yeri terk etme ve yurtdışında eğitim görme girişimlerini anlatır.
Sömürgeciliğin Sonuçları
Onun romanı Cennet, benzer şekilde, Avrupalıların Doğu Afrika kıyılarında koloniler kurmaya başladığı 19. yüzyılın başında ve 20. yüzyılın başında daha erken bir zamanda geçse de, bir yetişkinlik anlatısı olarak düşünülür. Paradise ayrıca , ana karakter olarak bağlı bir köle ile Afrika’daki ev köleliğini de ele alır .
Her şeyden önce Paradise, Gurnah’nın edebi repertuarının büyük çeşitliliğini vurgulayarak Swahili metinlerine , Kuran ve İncil geleneklerine ve Joseph Conrad’ın çalışmalarına yapılan referansları bir araya getirir .

Gurnah’nın çalışmaları, çeşitli metinsel referansları ve arşivlere gösterdiği özen ile, postkolonyal literatürdeki daha geniş kaygıları yansıtır ve bunlara dokunur. Romanları, Afrika anlatılarının ve bakış açılarının kasıtlı olarak silinmesini Avrupa sömürgeciliğinin önemli bir sonucu olarak görür.
Gurnah’nın çalışması, birey ve tarihin kayıtları arasındaki konuşmaları vurgularken, kişisel hafıza ve tarihin daha geniş anlatıları arasındaki ilişkiye eşit derecede dikkat eden bir başka postkolonyal yazar olan Salman Rushdie ile benzerlikler taşır.
Gerçekten de, Gurnah, romanlarının yanısıra, 2007’de yayınlanan Salman Rushdie’ye Cambridge Companion’ın editörlüğü ile de dikkat çekmektedir.
Gurnahın kitapları sorar: nasıl bir geçmişi hatırlıyorum kasten gölgede kalmış ve silinen sömürgeci geçmişi mi ? Bahsi geçen Rushdie’den Jamaikalı yazar Michelle Cliff’e kadar farklı geçmişlere sahip birçok postkolonyal yazar bu konuyu ele almış ve her ikisi de iktidardakiler tarafından yazılan kolektif bir tarihe karşı kişisel hafıza ve hikaye sunmuştur.
Gurnah’nın çalışması , sömürgeciliğin uzun gölgesi hakkındaki konuşmayı sürdürür ve silinmiş anlatıları anma sürecinde çeşitli metinsel gelenekleri kullanır. “(
**

Gürnah’ın Salman Rüşdiyi sahiplenmesi akla ödülün politik yönünün olduğunu düşündürmektedir. Gürnahın ödülü almasında kendisini ilk tebrik edenin Salman Rüşdi olması da tesadüf değildir. Gerçi Gürnahın Rüşdiyi sahiplenmesi göç ve yabancılık ekseninde ortaya çıksa da Ruşdinin kendi toplumunda, kendi geçmişinden nefret eden bir adam olması aslında Batı sömürgeciliğinin haklı çıkarılması fikrine hizmet eden bir anlayışa yaslanmaktadır. Rüştü kendi toplumundan utanç duymaktadır Elbette bunun haklı gerekçeleri olabilir. Fakat geçmişte “Şeytan Ayetleri” kitabında bir eleştiriden çok İslam’ın peygamberi ve Onun temiz ailesine dönük iğrenç küfürleri ve iftiraları dile getirmesi bir toplum eleştirisinden öte anlamlar taşımaktadır. İslam dünyasının sorunlarından bir çok samimi Aydın söz etmektedir bu noktada bir özeleştiri her zaman söz konusudur. Ama özeleştiriyi küfür ve aşağılamaya iğrenç iftiralara dönüştürmek fikirsel değil pisişik bir durum olarak anlaşılmalıdır.
Gürnahın Rüşdinin bu yaklaşımlarından haberdar olmaması mümkün değildir. Bu bağlamda Onun Salman Rüşdiyi sahiplenen bir oluşuma direktör olması da ayrıca düşündürücüdür. Bilindiği gibi İslam dünyasından Batıya birçok Müslüman aydın ve entellektüel baskı ve zulüm sebebiyle göç etmiştir. Ancak bunlar İslamı ve İslam peygamberini değil, kendilerine dayatılan Batı merkezli hegemonyayı sorgulamışlardır Malik Bin Nebi, Seyyid Kutup ve burada ismini sayamayacağım bir çok entellektüel Batının sömürgeci yönünü hedef almışlardır. Oysa Rüşdi sorunu Batıda değil bizzat kendi değerlerinde gören, İslam ile yozlaşmış kültürü ayırma yeteneğinden yoksun kısır bir düşmanlık ekseninde hegemenonyacı Batının kollarında kendini kaybetmişitr. Bu bağlamda sömürgecilik eleştirisi bir yana sömürgeciliğin haklılığını öne çıkaran bir yaklaşıma teslim olmuştur. Batı eliyle gerçekleşecek bir medeniyet tahayyülüdür bu. Oysa son ikiyüzyıldaki olumsuzluklar; yıkımlar egemen Batı paradigmasının ürettiği kaotik anlayışın sonucudur. İslam dünyasının sorunlarının çözümsüzlüğü bu paradigmanın sahiplenilmesinin uzantısıdır. Gerek yönetim gerekse muhalif olarak İslam dünyasında bu yabancılaşmış zihin sorunların kaynağını iyi tespit edememiş yönetimde iken de muhalefette iken de çözümü Batının insanlığa sunduğu vahşete dayalı anlayışında bulmuştur.
